Öyle çok konu var ki üzerinde konuşulması, tartışılması gereken, yetişmek mümkün değil.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı “Beyoğlu Başkanlığı” döneminden beri tanırım... Hep söylediklerinin doğru olduğunu anlatmıştır. Dilara’nın ölümüne sebep olan ihmalde aslında ilgili ilçe belediyesinden başlayarak ceza alması gereken çok kişi vardı ama ortaya günah keçisi olarak bir tek MVM şirketini sürdüler ve bu şirketin 2 yıl hiçbir ihaleye katılmayacağını söylediğinde de bu nedenle ona inandım.
Bir canın bedeli, bir çocuğun ölümünün karşılığı bu kadar hafif olmamalıydı, olamazdı ama Türkiye burası... İsyan etmek, söylenmek hapisle cezalandırılır, ölüme sebebiyet veya alenen öldürmek cezasız kalır. Bu şirketin hiç değilse 2 yıl ihaleye giremeyeceğini düşünerek milletçe teselli bulmaya çalışırken bir de bakıyoruz MVM kendisine ait bir başka şirketle (ki bunun olabileceğini Topbaş bana söylemişti, ben de ‘olamaz’ diye yazmıştım) yine ihaleye girmiş.
Bir yanda bu adaletsizlikler olurken bir yanda haktan, hukuktan söz eden, “HALKI KUCAKLAMAK”tan söz eden ve yapamadıkları işleri, çözemedikleri sorunları “bazı kurumların halkı kucaklayamamasına, çatık kaşlı oluşuna” bağlayan Başbakan’a nasıl inanalım?
Yazınca öfkeleniyor ama kendini halkın ve onun sesi olan basının yerine koysun, bakalım bu olaylar karşısında ne hissediyor?
Üçüncüsü; TV’de bir konuşmasını izlediğim Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’le ilgili... Sayın Gül’ün ekranda Ermeni soykırım tasarısını konuşurken söylediği bazı şeyleri duyunca bir yanlışlık olduğunu farkettim. Abdullah Gül “Tarih Araştırma Komisyonu’nu biz kurduk, bizden önce düşünülmemişti. Şimdi de onları biz davet ediyoruz” dedi.
Oysa ASİM (Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyon Kurulu) Ecevit döneminde kurulmuş, buna uzun seneler Devlet Bahçeli başkanlık yapmıştı.
“Tarih” ve “hukuk” araştırma grupları da ASİM içinde oluşturulmuştu. TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ise Ermenistan ve diğer ülkelerden “Tarih Araştırma Grubu”na tarihçi davet etmeyi 2001’den bu yana aralıksız sürdürüyor.
“Aman tarihte hata yapılmasın” derken tarihin bu tür gerçeklerinde de hata yapmamak ve yıllar süren çalışmaları parti başarısı haline getirmemek gerekiyor. Naçizane...
NE DEMİŞLER?
Doğruyu konuşmak için iki kişi ister;
doğru söyleyen, doğru dinleyen!
Thoreau
Gerçeği görenler ve görmeyenler!
Konuya girmeden önce Türkiye’de yaşayan Ermeni vatandaşların veya bir savaş sırasındaki olayları bugün “kan davası” haline getirenler dışındaki Ermenilerin buradaki “Ermeni” genellemesiyle bir ilgileri olmadığını tekrar hatırlatmak isterim.
Genelkurmay Başkanlığı Ermenilerin doğu cephesinde yaptıklarını görmüş bir Rus yarbayın günlüğünü yayımlamış. “Gördüklerim, anılarım” isimli kitapta Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılı sonları ile 1918’in ilk aylarında Erzurum’da “2. Ermeni-Rus Kale Topçu Alay Komutanlığı” yapan Rus Yarbay Tverdohlebov el yazısıyla tuttuğu günlüğündeki notları açıklamış.
Tebası oldukları Osmanlıya karşı Ruslarla işbirliği yapan Ermenilerin yine bir Rus tarafından anlatılması oldukça ilginç... Ve tabii “tarihle yüzleşmiyoruz, kabul edelim” önerilerini çürütecek nitelik taşıması da çok önemli.
“Gördüklerim, duyduklarım Ermenilerle ilgili her türlü tahmin ve tasavvun sınırlarını fazlasıyla aşmıştır” sözleriyle başlayarak anlatılanları özellikle “tarihle yüzleşmek, gerçeği (!) kabul etmek”ten söz eden bazı Türk aydınlarının okuması iyi olur sanıyorum.
Savaşta düşman saflarına geçtikleri için o çaresiz ortamda başka çözüm bulamayan devletin aldığı “tehcir” kararını, olayları görmeden, incelemeden, BM soykırım tanımını da umursamadan “soykırım” sayanlar, gerçek soykırım çabalarını gören bir askerin ağzından dinleyince belki haksızlıklarını kabul ederler.
Vicdansızlar!
Dün yine gazetelerde töre (veya namus) cinayetine kurban gittiği sanılan, şehrin göbeğinde “boğazı kesilerek çöp gibi arsa ortasına atılmış” bir anne ile kızının fotoğrafı vardı.
33 yaşında bir genç kadın ve 11 yaşında bir kız çocuğu... Küçük kızın önlüklü okul fotoğrafına bakarken “hayır, hayır bu töre, namus filân olamaz, düpedüz vahşet, düpedüz canavarlık... Alçaklar, barbarlar” diye tekrarlayıp durdum kendi kendime.
Öldürenler hep erkek, ölenler kadın... Daha güçlü olanın eline bir de silah (bıçak vs.) alıp güçsüze saldırmasını, onu köşeye sıkıştırmasını düşünün.
İNSAN olan için ne töre, ne namus böyle bir vahşete mazeret olamaz.
Hele bir de küçücük kız çocuğuna el uzatılmışsa...
Devlet bu cinayetleri işleyenleri bulup, asla hiçbir aftan veya indirimden yararlanamayacak şekilde ömür boyu ağır hapis cezasına mahkûm etmek zorundadır.
Aksi takdirde yakında hepimizi “Bu nasıl adalet” diye bağırdığımız için 301’den yargılamak zorunda kalacaklar!
(Not: Aslında gördüğüm kadarıyla idam cezasının geri gelmesini, tecavüzcülere ise “hadım” cezası verilmesini isteyenler çoğunlukta, onu da belirtmiş olayım.)

