“Herkesi eleştiren medya kendini de eleştiriyor mu” sorusunun şu günlerde bir kez daha ciddi şekilde sorulması ve cevaplanması gerekiyor. Dün yazdığım “Lütfen bizi kurtarmayın Paşam” başlıklı yazıya gelen okur tepkilerinden bazılarını görünce bunun kesinlikle şart olduğunu anladım.
Bunlardan bir örnek vereceğim; Doğan Kapkıner isimli bir okurumuz şöyle diyor:
“Bence aşırı duygusal davranıyorsunuz Sayın Mengi (...) Bu işi halledecek sivil kurumların başında gazete ve televizyonlar geliyor, yani medya... Yürekli davranın ve gazetenizde bağıra bağıra söyleyin, deyin ki; ‘Bugün Türkiye’deki bu medya bütün sıkıntılarınızı halleder ve hükümete Türk milleti adına 4. kuvvet olarak yol göstericilik yapar. Askere filan da gerek kalmaz.’ Her gün Başbakan tarafından hakarete uğradığı halde Başbakan’a yapışan bu medyaya kefil değil misiniz? Bir ülkede gazeteler, televizyonlar tarafsızlığını kaybetmişse siz iktidarların neyi yapıp neyi yapmadığını halka nasıl anlatacaksınız ki demokrasilerde tek çare olan sandığa başvurasınız?..
‘Paşam kurtarmayı sivillere bırak’ doğru. Ben de aynı şeyi söylüyorum. 27 Mayıs’ta askeri öğrenciydim, sonraki bütün askeri müdahale veya adına ne derseniz deyin, olayları yaşayan bir kişi olarak ben de sesleniyorum “Paşam demokrasi var, Allah’a şükür Türkiye’nin geleceğini imamlar şekillendirecektir diyen bir Başbakan’ımız var (...) Cumhuriyetimizin bütün getirdiklerini kaldırmaya kararlı bir meclis çoğunluğumuz var. Sen işine bak Paşam, doğru söylüyorsun; Türkiye 19 Mayıs 1919’dan daha kötü olamaz (...)”
Sayın Mengi (kızmak yok) Başbakan bile ‘Basına bu millet sanıldığı kadar güvenmiyor’ dedi. ‘Ben onların hepsinin işini bitirdim’ demektir. Sizi beğeniyoruz ve takip etmeye çalışıyoruz. Bizi kandırmaya çalışmayın lütfen. Sizin gazeteniz dahil toplasanız doğruları yazmaya çalışan gazete sayısı 3-4 bile yok (...) BASININIZ YOKSA HİÇBİR ŞEY YAPAMAZSINIZ. Bu millet burnundan soluyor Ruhat Hanım, kendimizi kandırmayalım tehlikeli gidiyoruz. Ve bu işin sonu çok kötü olacak. Neden mi? Çünkü; istemediğimiz asker de bir şey yapamayacak. Saygılarımı kabul edin lütfen.”
Sayın Doğan Kapkıner’e ve aynı konuda yazan tüm okurlarıma teşekkürler. Medyanın tarafsızlığını sağlamaya sadece birkaç yazarının veya programcısının gerçek görevini hakkıyla yapması yetmiyor. Gazetelerdeki haberlerin, manşetlerin de aynı tarafsızlığa sahip olması, yani genel duruşun bağımsızlığı büyük önem taşıyor.
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ ALDATMACASI
Okurlara bu bakımdan çok hak veriyorum. Örneğin 301. madde veya bir üniversitede yapılacak tek taraflı Ermeni soykırım konferansı konu olduğunda “düşünce ve ifade özgürlüğü” diye ortaya dökülen, “soykırım vardır” diye Avrupa ve ABD üniversitelerini, gazetelerini inleten yazarların, akademisyenlerin çoğu karşı görüşteki aydınları, yazarları, tarihçileri yok sayarlar. Onlara açıkça “düşman” bir tutum sergiler, bir masada görüş alışverişinde bulunmayı bile kabul etmezler.
Bunu defalarca yaşadık, hâlâ yaşıyoruz. Kendi görüşlerine yakın isimler dışında kimseyle konuşmuyor, görüş bildirmiyorlar. Bunu da bırakın, bir tarihî olay bile Türkiye’nin “aydın”larını, yazarlarını kendi meslektaşlarına düşman edebiliyor.
Onun için “bunları dışardan izleyen” ve dürüst basının olmadığını iddia edenler haklılar.
Başkalarını eleştirme hakkı olan medya saygınlığını yitirmek istemiyorsa acil bir özeleştiri yapmak zorundadır.
Kimin laiklik tarifi doğru?
Cumhurbaşkanı Sezer’in, Meclis Başkanı Arınç tarafından yapılan “Laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür” tanımına karşılık yaptığı laiklik tarifi medyada yeterince incelenmedi, irdelenmedi. Bu hafta Pazar günü “Her Açıdan” programında bu konuyla başlayarak “aşırı dinci ve milliyetçi gruplaşmaların, son gelişmelerin temelinde de laikliğin anlaşılamaması veya anlamından saptırılması mı yatıyor” sorusunu, genelde “Türkiye nereye gidiyor”u tartışacağız.
İlgilenenlerin kaçırmaması için erken erken bildiriyorum.

