Dinle ilgili yazarsanız, soru sorarsanız “Vay sen Müslüman değil misin” derler. Hadislerden söz ederseniz “Peygambere inanmadığınızı” söylerler. Doğru dürüst okumadan, ne yapmaya çalıştığınızı anlamadan bir sürü suçlamayla, olumsuz tepkiyle karşılaşırsınız.
Gazetecilik, yazarlık zor iştir... Gerçi günümüzde “Benim de elim kalem tutuyor, o zaman yazar olabilirim” düşüncesi yaygınlaştı, “ağzı olan konuşuyor” gibi “kalemi olan da yazıyor” artık ama her işte olduğu gibi bu işte de “hakkıyla yapmak” zordur.
Atatürk’e, cumhuriyete, laik-demokratik rejime bağlılığınız yıllardır bilinse de tek bir yazınızla örneğin “aşırı, uç milliyetçiliği eleştiren” bir yazınızla birdenbire “Siz cumhuriyetin korunmasını, Türkiye’nin bütünlüğünü istemiyor musunuz” oluverirsiniz.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ABD’de yaptığı konuşma ve ona alkışlar arasında “kurtar bizi Paşam” diye seslenen dinleyicilerle ilgili yazımda da böyle oldu.
‘Lütfen bu kez siviller kurtarsın Paşam’ başlığıyla yazdığım yazıya çok sayıda olumlu ve olumsuz tepki aldım. Sözlü ve mail olarak. Olumsuz tepkilerde AKP Hükümeti döneminde yaşananlar; aşırı kadrolaşma, Milli Eğitim’in ilköğretim kitaplarına kadar giren anlayış, kısacası “bir din devleti özlemi” ile yapılmış görülen (daha doğrusu büyük bir kesim tarafından böyle algılanan) uygulamalar hatırlatılıyordu bana...
Sorulardan bazıları ise şöyleydi;
* Asker bu ülkede rejimi savunacak, koruyacak tek kurumdur, siz de mi onlara karşı çıkıyorsunuz?
* Yoksa 27 Mayıs ihtilalinde babanızın Yassıada’ya gitmiş olması mı size böyle hissettiriyor?
* Ruhat Hanım, ordu gelmesin de şeriat devleti mi gelsin, orduya ve milliyetçiliğe kızarak onları mı getireceğiz?
* “Atatürk’ün evi”ne rejime inanmayan biri mi çıksın?
Söz konusu yazı dışında, son zamanlarda konuştuğum birçok kişinin Genelkurmay Başkanı’nın bazı tepkisel cümlelerini çeşitli yönlerden şevkle desteklediğini de görünce insanların sadece rejime yönelik bir tehlikeden değil, ülkedeki genel başıboşluktan, şiddetin, yolsuzluğun, haksızlığın, işsizliğin ve her türlü sorunun çaresiz şekilde yaygınlaşmasından rahatsız olduklarını farkettim.
Bu açıdan haksız değiller.
DEMOKRATİK ÇÖZÜM BULALIM
Doğru, ben babamın ve ailemin 27 Mayıs ihtilalinde yaşadıklarını, o dönemde yapılan insanlık dışı uygulamaları bilen biri olarak elbette demokrasi dışı çözümlere tepki veren herkesten daha çok karşı çıkarım bu tür bir çözüme...
Askerin, ordunun görevi elbette cumhuriyetin bekçiliğini yapmaktır ama bu görev onlar kadar ve onlardan önce sivil topluma aittir.
Bugün seçim olsa; genellikle bugüne kadar toplumun en geniş kesiminin tercihi olan merkez sağ partilerin Meclis’e girip giremeyeceğini bile bilmiyoruz. Rejimin korunması endişesi ve telaşı taşıyan seçmen için güvenli, ne olursa olsun barajı geçeceği kesin bir merkez sağ parti yok gibi görünüyor.
Belki DYP geçecektir ama doğrusu ne gibi son dakika değişikliklerinin olacağını da tahmin edemiyoruz (Genç Parti’nin oyları bölmesi veya bir başka partiyle birleşmesi gibi birçok gelişme olabilir.)
O zaman ne yapılmalı? Sivil toplum ve medya DYP’yi Anavatan Partisi ile birleşmeye zorlamalı.
Zira ANAP buna hazır görünüyor ama DYP (duyduğuma göre ilçe başkanlarının çoğunun istemesine rağmen) buna istekli değil. Oysa bir sürprizle karşılaşabileceğini hesaba katmak ve “alternatif” sorumluluğunu taşımak zorunda...
Yapacak başka ne var? Sandığa gitmeyenlere de gitme sorumluluğunu hatırlatmak ve katılımı mümkün olduğu kadar arttırmak.
“Demokrasilerde çözüm tükenmez” denir değil mi?
O zaman neden yine tembellik edelim ve demokrasi dışı çözümlere kafayı takalım?
Ben Türk toplumunun artık sivil çözümü kendi içinde bulacağına, bu gücünün olduğuna inanıyorum.
Bunu başarmak zorundayız!
“Şeriat devleti mi istiyorsunuz?”
Dinle ilgili yazarsanız, soru sorarsanız “Vay sen Müslüman değil misin” derler. Hadislerden söz ederseniz “Peygambere inanmadığınızı” söylerler
Haberin Devamı

