Rakel Dink’in acısı büyüktü, 32 yıllık eşine son mektubunu zorlukla okudu...
O mektupta sevdiği adama, kocasına olan duygularının yanında, toplanan kalabalığa verdiği sükunet mesajı, pankart açıp slogan atmadan yürüyüş yapmaları isteği vardı.
Bulunduğu ruh hali içinde bile bu olgunluğu göstermesi takdire değerdi doğrusu... Konuşması bitince eşinin yazısında söz ettiği güvercinleri uçurdu Rakel Dink...
Ailesiyle birlikte tam 20 güvercini özgürlüğe gönderdi.
Ama bir yanda beyaz güvercinler uçarken, sevgi mesajları verilirken diğer yanda nefret dağıtan akbabalar da çıkabiliyor.
Hani eski Amerikan kovboy filmlerinde vardır; posta arabasına kızılderililer saldırır ve kendilerinden olmayan beyazları öldürürler... Onların cansız bedenleri etrafa dağılmış vaziyetteyken akbabaları görürsünüz, havada uçuşmaya başlar sonra iner ve o ölülerden kendi paylarına düşeni alırlar.
Fazla beyinleri yoktur bu akbabaların, beyinsiz ama içgüdüsüyle çıkarını kollayabilen, zamanında saldırarak paralayabilen yaratıklardır. Bunların benzerlerinden her çevrede olduğu gibi basında da var. Maalesef...
Hasbelkader bir köşe kapmış, şöhret olabilmek için bir oraya bir buraya saldıran, omuzlara basa basa, bir omuzdan öbürüne atlaya atlaya yükselen, işine yarayacak insanları kollayarak, yanaşarak menfaat sağlayan, yaramayacakları ise (beyninin, bilgi ve birikiminin yetmediğini bilmesine rağmen) çaktırmadan paralayarak, kullanarak ve kendinden üstün bulduklarını kıskanarak ilerleyen.
Bunlar bir de “duygu sömürüsü”nü asla ihmal etmezler, “herkes kötü”, “kendileri iyi”dirler. Birileri onlara alıştıkları iyiliklerden birini daha yapmalı ve kötü bulduklarını cezalandırmalıdır.
Düşünce bazındaki tartışmaları ayırdedecek kadar beyne ve bilgiye sahip olmadıkları ve aslında gazete filan da okumadıkları ama cahilliklerini ustaca maskeledikleri için diğer sütunlarda, köşelerde neyin tartışıldığını, neye karşı çıkıldığını bile anlamadan havadan sudan yazılarını bir tarafa bırakıp göstermelik olarak ciddi konuların içine de atlamak isterler. Bilmediklerini bilecek olgunluktan da nasiplerini almamışlardır çünkü.
O “görünüşte büyük ama içi pek küçük” kafalarıyla bir şeylere kızıyor görünürken kızdıkları şeyi aynı anda kendilerinin yapmakta olduklarını, “akım” derken başka bir duruma geldiklerini de farketmezler.
Ne yazık ki okuyucu aldanabiliyor, süslü püslü cümlelerle aldatılabiliyor.
Üç günde yazar olduğunu zanneden, bunu yaparken yazarlığın onurunu da yerle bir eden zavallılar tarafından... Bu da az üzüntü değil!
Andrea Bocelli’yi nasıl kaçırdım?
Başlıktaki soruyu dün sabahtan beri kaç kez sordum kendime ve nasıl üzüldüm durdum bilseniz.
Müthiş bir tenor bu Andrea Bocelli; tek bir parça ile Avrupa ülkelerinde aylarca liste başı olan ve dünyanın en iyi 3. tenoru kabul edilen bir ses... Neredeyse Pavarotti-Domingo-Carreras üçlüsünü bile geride bıraktığı söylenen bir ses...
12 yaşında futbol oynarken bir kaza geçirmiş ve iki gözü de kör olmuş. Sonra o kayıp duyusunu ve tüm duygularını sesinde toplayarak zirveye çıkmış.
Koçbank ile Yapı Kredi Bankası 22 Ocak’ta onu İstanbul’a davet ederek Bilkent Senfoni orkestrası eşliğinde bir konser vermesini sağlamış. Ve bana da davetiye gelmiş.
Ben o davetiyeyi ne zaman gördüm biliyor musunuz; 22 Ocak akşamı, saat 9’da hâlâ gazetedeki masamda çalıştığım sırada... Ve de eve gidip üstümü değişip yetişemeyeceğimi anlayarak kahroldum.
Bir kısmı beni uyarmayan, hatırlatmayı unutan asistanımın hatası, bir kısmı masamın üzerindeki yüzlerce kağıt, kitap ve davetiyenin... Ama asıl hata çalışırken etrafıma dikkat etmeyişimin, yani benim...
Bin yılda bir gelecek fırsat böylece kaçtı. Oysa aşık olduğum müziğin en iyi temsilcisini nasıl da dinlemek isterdim.
Ne mutlu dinleyebilenlere... Koçbank ve Yapı Kredi Bankası’nı onu getirme başarılarından dolayı kutluyorum.
Lütfen bir kez daha yapsınlar bunu, o zevki yaşayamayanlar için... Televizyonlardan bütün Türkiye’ye izletmeyi de unutmasınlar!

