Basını yönlendirmek!

Okuyacağınız yazıyı iki gün önce yazdım, sistemde yayımlanmayı beklerken aynı konuya Ertuğrul Özkök’ün dün Madımak Sendromu başlıklı yazısında değindiğini gördüm

Haberin Devamı

Okuyacağınız yazıyı iki gün önce yazdım, sistemde yayımlanmayı beklerken aynı konuya Ertuğrul Özkök’ün dün Madımak Sendromu başlıklı yazısında değindiğini gördüm.

Açık sözlü bir yazar olarak o da duruma itiraz etmiş ve “Hrant Dink’in katili 301’i savunanlardır” veya “Şu veya bu yazar aleyhine yazmayalım” tarzındaki suçlama ve uyarıların yanlış olduğunu söylemiş.

Elbette provokatif yazılar yazmamak doğru bir görüştür, bundan kaçınmak gerekir ama gördüğü hataları açıkça belirtmek de gazetecinin görevidir. Siyasetçiler söz konusu olduğunda da başkaları konusunda da... Şimdi yazımı olduğu gibi veriyorum.

Türkiye’de 21. yüzyılda bile gazetecilerin siyasi amaçlı olarak veya sadece “görüşlerinden, ifadelerinden dolayı” öldürülebiliyor olması elbette şok boyutunda bir toplumsal psikoloji bozukluğu, derin bir üzüntü yarattı.

İnsan olmanız, bir başka insanın bu şekilde haksız ve zamansız kaybına üzülmenize yetecektir.

Ama bu cinayetin “daha önce de terör eylemleri yapmış bir grup” tarafından işlendiğinin açık ipuçları ortadayken bütün toplumu suçlayan yazılar yazmak, basın açıklamaları yapmak veya diğer gazetecilere “Artık şöyle yazmayalım, böyle yazalım” diye akıl vermek de yine sapla samanı birbirine karıştırmaktır.

Gazetecinin görevi bağımsız, baskı altında kalmadan haber yapmak veya yazar ise yorum yapmak, görüş bildirmektir.

Uğur Mumcu da, Ahmet Taner Kışlalı da, Hrant Dink ve diğer kaybedilenler de böyle gazetecilerdi, doğru bildiklerini, kendi doğrularını kimseden çekinmeden, nabza göre şerbet vermeden açıkça yazar ve söylerlerdi. Hayatta olsalar ve aynı şanssız olay bir başka gazetecinin başına gelse, bu olayın ardından birilerinin çıkıp da kendini soyutlayarak “Bundan sonra yazılarınızı şöyle yazın” veya “Şu şekilde konuşun” diye akıl vermesine hiç şüphesiz karşı çıkar, görüşlerini aynı özgürlükle savunur, gerekiyorsa karşı görüşlerdeki hataları da aynen ortaya koyarlardı. Zaten bunu yapmamaları demokrasinin, özgür düşünce ve ifadenin ortadan

kalkmasını isteyenlerin ekmeğine yağ sürmek olurdu.

Gazeteciler (ve gazeteler) hükümetleri, siyasetçileri her gün en keskin şekilde eleştirir, icabında hatalarını manşetten verir, TV programlarında onlarla görüşlerini tartışırlar. Eğer bu siyasetçilere (Allah korusun) bir saldırı olsa gazetelerin artık görevlerini farklı biçimde mi yapmaları gerekecek?

Artık siyasetçileri eleştirmeyecek, onların “hatalı buldukları görüş ve uygulamalarının” üstüne gitmeyecek veya çok daha yumuşak bir üslup mu kullanacaklar? Diğer ülkelerde basının, medyanın durumu bu mudur?

Demek istediğim şu ki bir meslektaşın kaybına veya bu tür bir cinayetin Türkiye’de hâlâ işlenebiliyor olmasına üzüntü bildirmek başka şeydir, bunu kendine yontarak, kendini soyutlayarak basını yönlendirmeye çalışmak tamamen başkadır.

Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı veya Hrant Dink bu tür ucuz, populist yaklaşımları takmazlardı, onları Uğur, Ahmet veya Hrant yapan da bu farklılıktı zaten.

İyi gazeteci olmakla fırsatçı gazeteci olmak arasındaki fark da budur!

*****

Biraz insaf yahu!
Avrupa Birliği’ne girmek isteyen ama orada olmayan her türlü abukluğu, başıboşluğu yaşayan bir ülke burası... Orada gazetecilerin birbiri arkasından suikastlere kurban gideceği bir başıboşluk yoktur, onun için de gazeteci cinayetleri görmezsiniz; bizde var ve sık sık görüyorsunuz.

Orada buna benzer bir olay olduğunda en tepedeki sorumlular bile hesap vermek zorundadır, bizde değil.

Memleket bu kadar başıboş olunca gazetecilerin sıkıntısı da bitmiyor, bir meslektaşımız; Hrant Dink’in ölümünden sonra yazdığı “Onlar milliyetçiyse ben değilim” temalı yazısından dolayı ciddi tehditler alıyor.

Ülkesini seven, bugüne kadar o sevgiyi açıkça gösterecek yüzlerce yazı yazmış bir insana “kendini daha milliyetçi” zanneden birileri tarafından yapılan tehditler... Onu “abukluğun daniskası” biçimde “Ali Kemal”e benzetenler filan çıkıyor. “El insaf” derler yani, hiç değilse açıp eski yazılarına bakma zahmetine katlansalar, o da yok...

Örneğin; “PKK terör örgütüdür, ondan özür dilenmez” dediği için gazeteciyi “Kürtçüsün” diye bile suçlayabiliyorlar. Biraz mantık, biraz akıl, biraz insaf yahu.

Bırakın artık şu düşmanlığı, vahşeti sorunlar böyle çözülmez, sabırla, kafayla çözülür. Bugüne kadar yaşanılan felaketlerden öğrenmediniz mi hâlâ?

Devlete gelince!

İşlenen cinayetlerin katillerini ortaya çıkarıp ömür boyu hapse mahkûm etmeyen, onlara indirim yapıp kısa sürede salıveren, tehlike altındaki insanlarını koruyamayan devleti artık önce biz suçlayacağız. Hem de tepeden tırnağa...

Bilmiş olsunlar ve ülkede güvenliği sağlasınlar artık, yapamıyorlarsa da adam gibi çekilsinler. Oyuncak değil bu!

*****

İsmail Cem’i de kaybettik!
Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi, en akıllı ve sağduyulu siyasetçilerinden biriydi o... Kusursuz bir Dışişleri Bakanı olmuştu, başarılı bir yazardı. Maalesef yakalandığı ağır hastalıktan kurtulamadı ve bu değerli insanımızı da kaybettik.

Ben İsmail Cem’in karşılaştığı diğer haksızlıklar, hayal kırıklığı yaratan olaylar yanında YTP hayal kırıklığından da çok etkilendiğine, üzüldüğüne inanıyorum. Tüm ciddi hastalıkların temelinde de üzüntünün yattığına...

Onun ölümü gerçekten Türkiye adına çok, çok büyük bir kayıptır. Keşke bu kadar dört dörtlük bir insanımızı kırıp üzeceğimize değerlendirebilseydik. İşte hep arkalarından ağlıyoruz...

Sevgili dostumuza Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum.

Yeri cennet olsun!

DİĞER YENİ YAZILAR