Bravo be Prof. Oskay’a!

2 Ocak 2007

Hemen “O ‘be’ size yakışmıyor Ruhat Hanım” diye başlarsınız biliyorum ama o anda ne hissettiğimi de aynen bilmenizi sağlıyor, kusura bakmayın.Yani gazeteleri aç ve ilk sayfalarından başlayarak yavaş yavaş (veya hızla) sinir katsayını yükselt.Bayram, yeni yıl filân dinlemeyip birbirlerine karşılıklı “En kaşarlı kadrolaşma CHP’de”, “Sevsinler seni” sözleriyle saldıran, şiddetin daniskasını zirvede yapan liderler mi istersin... Amerika’dan arkadaşını görmeye gelen 22 yaşındaki Guatemalalı kıza tecavüz eden 10 tane sapık, manyak mı istersin... Yeni yıla girerken MAGANDA kurşunuyla komaya giren üniversiteli genç haberi mi istersin... Göbeğine kadar açık, göğüsler fora kıyafetlerle program sunan kadınları övgülerle baş köşelere oturtmak mı istersin... Hangisi cinini tepene daha çok çıkarıyorsa onu al, malzeme bol.VATAN’da benim köşenin hemen yanıbaşında Mine Şenocaklı’nın röportajı... (Ki onun yaptığı röportajlara bayılırım, gel gör ki bu kez...) Bir de üstelik “Çok iyi filozoftur” dedi bilenler onun için ama konuşmaları diğer haberlerin üstüne tüy dikecek nitelikte... Aslına bakarsanız bir TV programında iyi reyting yapacak türden sözler ama gazetede eleştiri görevimiz...Prof. Ünsal Oskay iki kez evlenip boşanmış. Bu nedenle uzunca bir süre de mutsuzluk çekmiş, buna rağmen adeta erkekleri boşanmaya teşvik ediyor. Sözlerinin bir yerinde bunu yapanlara “Eşşekoğlueşşek” de dediği için aslında kızıyor mu, onaylıyor mu tam belli değil.Ama... Ama evli erkeklerin 30-40 yıl aynı evde oturmasını “tavuk kümesinde oturmaya” benzetiyor.“Her sene Bursa’ya gideceğinize Marmaris, Antalya otobüsüne binip gitmenin güzel olduğunu” söyleyerek “değişikliğin” dayanılmaz hafifliğini vurguluyor.Aşkın güzelliğinden söz ediyor ama konuşmalarının özetinden “aynı kişiyle uzun süreli aşkın ve ilişkinin imkansızlığı” çıkıyor.Kadının erkekle beraberliğini “hayatının istikrar kazanmasına, süslenip püslenmesine” bağladıktan sonra bir de üstüne kadınları “erkeklerin parası için evlenmek”le, hem de kendi bakımına harcayacağı bir paranın peşinde koşmakla suçluyor.Uzun süre evli kalan erkeklerin “hayatı monoton bulmaya başladıklarını ve para gücü de kendilerinde olduğu için çizgi değiştirdiklerini” söylüyor.Bunların hepsini birleştirince pek beğenmediği “akıllı kadın”lara da “Bravo be” demekten başka seçenek kalmıyor.AŞKI KARIŞTIRMAYIN!Sayın Ünsal Oskay’ın şu andaki “mutluluğu buldum” dediği seçiminin ne olduğunu bilmiyoruz, keşke açıklasa ama her halükârda ona göre aşk parayla çok yakından ilişkili demek ki... Para sendeyse aşk da senin istediğin kadar sürer. İstediğin anda “bitti” der ve çocuklarını, mutsuz edeceğin insanları filan hiç düşünmeden ceketini alır, başka birine (muhtemelen daha genç) koşarsın.Erkeklerin aklına esti mi ilişkiyi “bitti” noktasına taşımak da zor değildir. Neden ararsanız, herkes için çok kolaydır bulmak...Ama efendim insanların aşkıyla, ilişkisiyle diğer canlıların “ilişkisi” ya da üremesi arasındaki fark insanların aşkı veya beraberliği devam ettirecek, monotonlugu ortadan kaldıracak bir akla, zekâya sahip olmalarıdır. Tabii bunu isterlerse... Gayret ederlerse...Oskay’ın röportajı devam ediyor, biz de yarın devam edeceğiz

Devamını Oku

Biyonik kadınlar ve yanlış anlaşılabilecek yorumlar!

1 Ocak 2007

Bayram ve Yılbaşı telaşı içinde “biyonik kadın”lığa ara verdim dün... Neden biyonik kadın diyorum önce onu açıklayayım; çünkü efendim gazetecilik, televizyonculuk, yöneticilik, hukuk, sağlık, eğitim gibi zor ve çoğu iddialı alanlarda çalışan kadınlar için hayat aynı alanlarda çalışan erkeklerden çok daha çetrefilli ve yıpratıcıdır.Beyler her ne kadar bu gerçeği gözardı etme konusunda oldukça uzman iseler de gerçek budur. Kadınlar bir yandan “kendilerinden beklenen” veya zaten kendilerinin de arzu ettiği şekilde evin bakımı; alışveriş, düzen, temizlik, yemek, çocukların yetiştirilmesi veya “onlara yetişmek”, gece evde bir organizasyon varsa onu hazırlamak, tüm aile fertlerinin ihtiyaçlarını sağlamak gibi “görevlerini” hergün ifa etmek ve hem de aynı zamanda erkeklerle aynı alanda “at koşturmak” zorundadırlar.Erkekler ise otelde yaşar gibi sabah kahvaltılarını eder, işlerine gider ve açıkça her konuda “hazıra konar”lar.İşte özel günlerde, örneğin Bayram’la Yılbaşı’nın aynı güne rastladığı bir günde bu adeta Süperman gibi (bir uçması eksik) her işe yetişebilen varlık durumunda aksamalar olabiliyor. BAYRAM, YILBAŞIBaşa dönecek olursak, öyle hızlı ve yoğun geçti ki Pazar günü bari bir günlük tatil alayım dedim, zaten bazı haftalar bu bir günü ister istemez dinlenmeye ayırmak zorunda kalıyorum.Sonra dün gazeteleri ve “biyonik olmak zorunda kalmayan” erkek yazarların köşelerini okudum. Beni rahatsız eden birkaç noktayı vurgulamak istiyorum.Önce şu yabancı gazetecilerin “Kurban Bayramı ile Yılbaşı”nı aynı gün, aynı mutlulukla kutlayan tek Müslüman ülke olmamızı yazmak üzere Türkiye’ye gelmeleri haberi... Çok güzel, sık sık vurguladığımız gibi “dünyadaki tek laik-demokratik ve Müslüman çoğunluklu” ülke olmanın gururu az şey değil.Bununla birlikte sanki “Kurban Bayramı”nın Müslüman, Yılbaşı’nın ise “gâvur” adeti imiş gibi algılanmasına veya bu ikisinin özdeşleştirilerek Yılbaşı’nın “sadece laiklerin kutlayacağı” bir gün gibi algılanmasına itirazım var.Müslümanlığı tüm kurallarına harfiyen uyarak yerine getiren insanlar da (ki lâikliğin dindarlıkla ilgisi olmadığı için laikliği benimseyenler içinde sayıları hiç de az değildir) yeni bir yıla neşe içinde, kutlayarak, eğlenerek girebilirler, girmelidirler... Böyle olursa yeni yılın daha mutlu geçebileceği inanışının da dinle hiçbir ilgisi yoktur.SERDAR ORTAÇ VE DOKUNULMAZLIKBunun dışında Ahmet Hakan’ın dün “Serdar Ortaç ile bir hesaplaşma” başlıklı yazısında sanatçıya haksızlık yaptığına ve “hesaplaşma”nın da çok alâkasız olduğuna inanıyorum. Aynen bazı yazarların “Kenan Doğulu kardeşim, sen daha askerliğini yapmadın ki Eurovision’a nasıl gidiyorsun” sorusu gibi alâkasız... Serdar Ortaç internet sitesinde Kenan Doğulu’ya yapılan saldırıların haksızlığını, anlamsızlığını gayet güzel anlatmış. Ahmet Hakan ise Ahmet Kaya’nın Kürtçe klibine geçmişte yapılan itirazları getirip “Eurovision’a İngilizce veya Türkçe parçayla katılma” konusuyla karşılaştırmış. Elmalarla armutları toplamaya kalkmaktır bu ve Hakan gibi zeki bir yazar için oldukça şaşırtıcı... Can Ataklı ise bir araştırma sonucunda “milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılmasını isteyenler”in yüzde 44.6 çıkmasını “Demek ki iktidarın dokunulmazlıkları kaldırmaya yanaşmamasının arkasında halk desteği varmış” sonucuna bağlamış.Bence yine hatalı bir yorum. Bir kere AKP’nin “seçime katılanların yüzde 34 oyuyla” iktidar olduğunu ve hatta cumhurbaşkanı seçmeye kalktığını düşünecek olursak yüzde 44.6 fazlasıyla yeterli bir orandır. Bunun yanında, halk her ne kadar yolsuzluklardan fena halde şikayetçi ise de çoğunluk hâlâ yolsuzluk/dokunulmazlık ilişkisinin ne kadar önemli olduğunun, “balığın baştan koktuğunun”, hakkında yolsuzluk dosyası olanların başbakan ve cumhurbaşkanı seçilebildiğinin bilincinde değil. O 44.6 sonucunda “bu bilinçsizliğin” çok etkisi var. Yeni yıla hatalı yorumlarla başlamak istemeyiz değil mi? Nasıl başlarsanız arkası da öyle geliyor çünkü!

Devamını Oku

Yılbaşı kuyrukları

30 Aralık 2006

Dün birkaç alışveriş merkezini dolaştım, hepsinde öyle bir hava var ki sanki kıtlık ve yokluk çıkacakmış da insanlar son dakikada ne bulsalar kapıyorlarmış gibi...Kasaların önünde upuzun kuyruklar, arı gibi o reyondan bu reyona koşturanlar, arka arkaya yapılan süslü paketler... Hani şöyle geniş açıdan baktığınızda inanın güleceği geliyor insanın...Ne oluyoruz, bu ne telaş ne alışveriş çılgınlığıdır?Evet bu defa Bayram’la Yılbaşı aynı güne denk geldi ama durum yalnız bu yıla özel de değil... Her yıl ve hatta her özel günde (Sevgililer Günü, Anneler Günü, Babalar Günü, Bayramlar) bırakın gerekli malzemeleri sadece hediyeler ve giyeceğimiz kıyafetler için çılgınlar gibi koşturuyoruz.Her şey yeni olacak, benzeri varsa bile yeniden alınacak, biz bu çılgınlığı yaşarken çocuklarımız da aynı alışkanlığı edinecek.Bir İngiliz arkadaşım Türkiye’deki lüks, giyim kuşam, son model araba, gösteriş merakını gördükten sonra bana “Türkiye çok zengin bir ülke olmalı, İngiltere’de asiller, zenginler arasında bile bu kadar lüks merakı, bu kadar şıklık yoktur” demişti. Haksız mı sizce?Bir yanda boğazına kadar iç ve dış borç içinde bir ülkenin vatandaşı olmak (bırakın yoksul ve işsiz insan sayısını), diğer yanda sınırsız bir harcama çılgınlığı...Fazla uzatmayacağım ama ben her yılbaşı saat 12’yi geçip de heyecan yerini sükûnete bıraktığında o günlerce süren koşuşturmanın ve aşırı harcamaların anlamsızlığını düşünüyorum. Hazırlık yapmak, eğlenmek, özel günleri belli bir heyecan ve mutluluk duygusuyla yaşamak elbette hoş bir şey... Bunu abartmak ise değil.İşe kendimizden başlayıp çocuklarımıza da aşırıya kaçmamayı, alışverişi, telaşı “çılgınlık” boyutuna vardırmamayı öğretmemiz lâzım.“Yine mi ders Ruhat Hanım” diyebilirsiniz, amacım bu değil inanın, sadece duygularımı paylaşmak.Hepinizin mübarek Kurban Bayramı’nı ve Yeni Yılını en iyi dileklerimle kutluyorum.Bana kutlama mesajı gönderen sevgili dostlarıma ve okurlarıma da çok teşekkür ediyorum.***Ajanslar uyuyor mu?9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Muğla Üniversitesi’nde Genç Bakış programında yaptığı konuşmada iki Diyanet İşleri Başkanı’nın (şimdiki Başkan Bardakoğlu ve eski Başkan Mehmet Nuri Yılmaz) kızlarıyla ilgili sözleri önceki gün bazı gazetelerde yer aldı: “Her ikisi de kızlarına ‘Önce başını aç oku’ demişler ve onlar da üniversiyeyi başlarını açarak okuyup bitirmiş.” Mehmet Nuri Yılmaz “Zaruret doğduğu bir durumda baş açılarak okula gidilir” diyor.Aynı haberde Süleyman Demirel’in “Okuyamayanlar okulda türbana müsade eden ülkelere gitsin” sözü ve “Türkiye’nin bu takan Müslüman, takmayan değil” ayrıcalığına tahammül edemeyeceği sözleri de vardı.Olaya sadece “haber” açısından bakıyorum; Demirel bu açıklamaları aynen Mayıs ayında ve 24 Aralık’ta (geçen Pazar) benim hazırladığım “Her Açıdan” programlarında yapmıştı. Diyanet İşleri Başkanları ile ilgili konuyu Mayıs’ta anlatmıştı.Haber ajansları nasıl oluyorsa bunları atlayarak Muğla Üniversitesi’ndeki konuşmayı almışlar.Hem şaşırdım, hem üzüldüm.En azından TV’leri izlemiyorlar mı yani?

Devamını Oku

Cumhurbaşkanlığı seçimi hepsini kurtarıyor!

29 Aralık 2006

Dün Türkiye’de son bir yıl içinde artan çocuk tecavüzlerinden söz etmiş ve “erkeklerin iç yüzünü” genelleme yaparak anlatan bir erkek okurumuzun mektubunu vermiştim.Son bir hafta içinde 7 ve 9 yaşındaki kız çocuklara toplu tecavüzleri duyduk yine... Annelerinin elinden tutmuş mahkemeye giden, giderken yüzünü utançla kapişonunun altına gizleyen tecavüze uğramış zavallı küçük çocukların fotoğraflarını gördük. “17 aylık bebek” vahşeti, çocuk yuvalarında çocuklara, yatılı okullarda “ağabeyleri” tarafından daha genç öğrencilere yapılan tecavüzler de çok taze haberler...Bunun yanında kocaları tarafından canavarca dövülen veya tehdit edilen, kocaları sevgilileri tarafından öldürülen kadınlar, arka arkaya intihar eden gençler, ayyuka çıkmış gasp, kapkaç, hırsızlık olayları ve daha ne tür rezalet, felâket varsa hepsi bu ülkede mevcut.Ve sonra bakıyorsunuz bu suçları işleyenler bin türlü indirimle kısa süre sonra salıverilmişler (indirimler arasında katil ve tecavüzcülere “iyi hal indirimi” gibi bir rezalet de var ki Avrupa ülkelerinde de var olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa o ülkelerde bu tür ağır suçlarda asla kullanılmıyor).İki gün önce belediyenin kepçe aracını kullanma hevesi sonucu bir işçinin ölümüne neden olan Konya Beyşehir’e bağlı Yeşildağ Belde Belediye Başkanı Yüksel Ergun’un tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını da okuduk.Memlekette böylesi bir başıboşluk, had safhada bir can ve namus güvensizliği mevcutken ülkeyi yönetenler topluca neyle meşgul; cumhurbaşkanlığı seçimi ve türbanla.Hiç ama hiç kimse de onlara “Yeter artık, susun ve toplumun haline bakın” demiyor. Sizi bilmem ama ben 21. yüzyılda bu saçmalığa vatandaş olarak daha fazla dayanamayacağımı hissediyorum. Bir Tayyip Erdoğan’ı dinliyoruz, bir Deniz Baykal’ı... Sorumsuzca kendi çıkarları için ağız kavgalarıyla ülkeye zaman kaybettiriyor, sorunlara acil çözüm arayacaklarına daha önceki dönemlerde de yaşadığımız, gördüğümüz günlük tartışmalarla dikkatleri başka yöne çekiyorlar.Son olarak Meclis Başkanı Bülent Arınç konuşmuş ve sözüm ona “yaptığı cumhurbaşkanı tarifiyle kendini anlatmış”... Adaylığı konusunda “16 Nisan’ı bekleyin” dediği için şimdi tartışmaya o da katıldı.BENCİL SİYASETÇİLERNe demiş efendim Arınç; “Cumhurbaşkanı geçmişte aktif siyaset içinde yıpranmamış biri olmalıdır” demiş. Peki kendisi hiç yıpranmamış bir isim mi oluyor? Turgut Özal ve gayet başarılı bir cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel daha önce uzun yıllar siyasetin içinde değiller miydi?Eğer gerçekten samimi olsalar her şeyden önce “Türkiye’de huzuru sağlayacak, devletin zirvesine ciddi tartışmalar ve uyumsuzluğu taşımayacak, yaratacağı huzursuz ortamla ülkeyi krizlere sürüklemeyecek bir isim olmalı” derlerdi.Eğer gerçekten samimi olsalar bu seçimi ülkeye zaman kaybettirmeden, kendileri düşünerek ve aralarında uzlaşma sağlayarak, toplumu yormadan, üzmeden, kutuplara ayırmadan yaparlardı.Kendinden çok ülkesini seven ve düşünen böyle hareket eder. Düşünmeyen ve sevmeyen ise aylarca “367 olmalı mı, olmamalı mı”, “Türbanlı olur mu, olmaz mı”, “Ben mi, sen mi” tartışması yapar. Ama haklılar, devletin zirvesini ele geçirmek çok önemli!Hesap da öyle uygun yapılıyor ki mesela Erdoğan cumhurbaşkanı olsa da, olmasa da kazanmış olacak sonunda...Nasıl mı? Seçilmesi önlenirse “mağdur” durumunda kalacağı için bu kez genel seçimde AKP’nin oyları artacak. Bu kadar basit.Tabii benzer hesaplar “en büyük alternatif parti”nin başkanı olarak Baykal için de geçerli...Bu arada üzülen, sıkılan halk, yani bizler ne olacağız?Her zamanki gibi... Satranç oyununun önemsiz piyonları maalesef!

Devamını Oku

Çocuk tecavüzcüsü manyaklar!

28 Aralık 2006

Gazetelerde giderek artan çocuk tecavüzü haberleri bizi dehşetten dehşete sürüklemeye devam ediyor.Bu ülkede 17 aylık bir bebeğe tecavüze kalkışan sapıkların bile olduğunu gördükten sonra bunun en önemli toplumsal sorun haline geldiğini hepimiz anlayabiliyoruz. Konuya devam etmeden önce bir okurumdan gelen mektubu okumanızı istiyorum.“Size bir sorum var:Çevrenizde bu tip, yani küçük çocuklara tecavüz edebilecek yapıda insan var mı? Bu soruyu sizden önce kendime sordum ve çevremi inceledim... Maalesef var...Anadolu’da, “kalkamadığı için oturuyor” diye tanımlanan tiplerden etrafımızda oldukça fazla var. Erkek sohbetlerinde bunu kolayca görebilirsiniz. Ama sizin bunu tespitiniz pek mümkün değil. Zira erkekler ne kadar rahat hissederse etsin, kadınların bulunduğu bir ortamda yine de kendini gizler.İnsanların, aklı başında, eğitimli, kültürlü, oturup kalkmasını bilir, ahlaklı, kimsenin namusunda gözü olmaz diye bildiği birçok kişi işte bu caniliği yapabilecek düzeyde...Günümüzde, iki erkek bir araya gelse bir TV dizisi, bir manken, bir filmden başlayıp arkasından mutlaka belden aşağı bir muhabbete dalıyor. Samimiyet derecesine göre iş öyle ilerliyor ki, o aklı başında sandığınız yetişkin insanlar ‘Her gün aynı yemek yenir mi?’ diyerek sürdürdükleri muhabbetlerini günde kaç kadınla birlikte olabileceği iddialarıyla sürdürürken o anda karşısından geçen çocuğu yaşında (ya da torunundan biraz büyükçe) masum bir kızı işaret ederek vücut özelliklerinden başlayıp yatakta ne maharetler gösterebileceğine kadar sürdürüyor. Hatta işi “böyle bir çıtır insanın ömrünü uzatır”a bile getiriyorlar. İşte eşimiz, dostumuz, ya da eş dost sandığımız bir yığın insanda böyle bir ahlaki çöküntü var. Bunun nedenlerine girmeyeceğim, çok uzar.Burada, sizin gibi toplumun tüm katmanlarına ulaşma olanağı olanlara çok iş düşüyor. Diğer meslektaşlarınızı da bir kampanya gibi organize ederek insanlara, hiç değilse AHLAK SINIRLARI DIŞINA ÇIKAN ARKADAŞLARINA KARŞI ÇIKMA CESARETİ aşılamalısınız.Bunu yaparsanız inanın yeni sapıkların ortaya çıkmasına engel olacak, en azından, Anadolu deyimiyle, kalkamadığı için oturanların, oturmaya devamını sağlayacaksınız.Zamanınızı ayırdınız. Teşekkür eder, saygılarımı sunarım.Yusuf Küre”Yarın devam edeceğiz.*****Kenan Doğulu olsam bırakırdım!Bir konuda hiç şüphem yok ki biz takdire değer insanların kıymetini asla bilemeyen, değmeyen bir sürü insanı ise zirveye taşıyan ve hayranlıkla izleyen bir milletiz.Kısacası “Ayaklar baş, başlar ayak”tır bizde... İster kızın, ister onaylayın, ister düşünün ve öyle karar verin ama benim görüşüm bu.Kenan Doğulu’nun Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil edeceği açıklanır açıklanmaz bir yıpratma ve yıldırma faaliyeti başladı ki sorma gitsin.Doğulu’nun “İngilizce parçayla katılmak daha doğru, Türkçe şarkıda ısrar etmek geri kafalılıktır” benzeri bir söz söylemesini fırsat bilenler oradan yakaladılar. “Vay efendim sen Türkçe’ye nasıl lâf edersin, kendi diline saygısızlık ediyorsun” diye saldırıya geçen köşe yazarları mı ararsın, “Askerliğini yapmadın nasıl Eurovision’a katılacaksın canım kardeşim” diyeni mi...Sık sık 10. Yıl Marşı’nı söylüyor diye neredeyse 10. Yıl Marşı’nın kaldırılmasına kadar vardıracaklardı işi. Türk Dil Kurumu Başkanı sanatçının “Türkçe şarkı söyleyenlerden, Türk milletinden ve annesinden özür dilemesini” bile istedi.Şimdi Kenan Doğulu, hangi anlamda söylediği aşikâr olan cümleyi kelime kelime açıklamaya çalışmakla meşgul. Oysa bugüne kadar en iyi müzisyenler dahil birçok kişi ve yazar (ben de aralarındayım) İngilizce parçayla katılmanın daha iyi sonuç verdiğini defalarca tekrarlamıştır.Bu da hem Türkiye hem de başka ülkelerin sonuçlarında görülmüştür (ki birçok ülke kendi dili yerine İngilizce şarkı ile katılmaktadır). Şimdi o aynı şeyi söylemiş diye kıyamet kopuyor.Türkçe gönderilen parçalarda çok iyi sonuç mu alınmıştı, hayır. Maksat olay olsun, polemik doğsun, sanatçı daha başlamadan küstürülsün. Yahu siz değil miydiniz Fransa’dan getirilen ismi duyulmamış, başarısı bilinmeyen, “Amaç kazanmak değil, mutlu bir anı yaşamak” diyen bir şarkıcıyı bile memnuniyetle gönderen?Kenan Doğulu gibi her parçası hit olan, zirveye çıkmış bir sanatçıdan ne istiyorsunuz?O gerçekten Türkiye aşığı bir müzik adamı olduğunu konserlerinde gençlere verdiği mesajlarla, senelerdir “Bana teklif edilse ülkem adına memnuniyetle katılırım” demesiyle göstermiştir.Doğulu’nun yerinde olsam bu yapılanlardan sonra “Buyrun kimi isterseniz gönderin, ben polemiklerinize katılmayacağım” der ve Amerika’da yarım bıraktığım çalışmalarıma dönerdim.O yapmıyor. “Çok kırılıyorum” demekle yetiniyor ve şarkısını hazırlamaya devam ediyor. Bravo doğrusu, çok sabırlıymış!

Devamını Oku

“Tarih tekerrürden ibaret” mi acaba?

27 Aralık 2006

Kısır politikalarla siyaset yaptığını zanneden kısır politikacılar Türk toplumunu her zaman kaosa sürüklemişler. Türkiye’de bundan 100 yıl önce nelerle uğraşılıyorsa bugün aynen onlarla uğraşılıyor hiç şüphemiz olmasın.1908 devrimi sonrasında da tesettür ve çok eşlilik tartışılıyormuş, bugün de aynen tartışılıyor. Tek fark o dönemde erkeklerin birden çok kadınla evlenmesine engel olunma çabasının “kadının örtünmesi” tartışmalarından daha çok tepki çekmesiydi.Prof. Niyazi Berkes “Türkiye’de Çağdaşlaşma” isimli kitabında şöyle anlatıyor: “Ulemâ poligaminin erdemlerini ıspatlama yarışına girmişti, en aydın kafalı İslâmcılar bile en ufak bir ödün vermeye yanaşmıyordu. Bunlardan biri olan Musa Kâzım şunları söylemişti:Gebelik ve hayiz gibi koşullar erkeğe birden çok kadınla evlenme hakkı vermiştir. Şeriat, kadınlar arasında eşitliği sağlamak üzere bunu caiz görür.” Tesadüfe bakın ki bu ülkenin Başbakan’ı da Avrupalı gazetecilerin sorusu üzerine benzer bir cevap vermiş, “Eşin hastalığı durumunda Müslümanlığın buna izin verdiğini” söylemişti.O yıllarda “kadın ve aile” konularında reform söz konusu olduğunda (tek eşlilik, kadının eğitimi, çalışma hakkı verilmesi gibi) hemen “Müslüman aile hayatı yıkılıyor, ahlak elden gidiyor” tepkileri başlıyordu, bugün hâlâ kız çocukların eğitimi için “Haydi kızlar okula” kampanyalarıyla uğraşıyoruz, hâlâ kadının çalışma izni ve hakkı (devlet eliyle bile) sorun olabiliyor. Hâlâ Medeni Kanun Mal Rejimi ve bazı ceza kanunları aynı nedenle düzeltilmiyor veya uygulanmıyor.31 Mart olayından sonraki yıllarda (1908 sonrası) Türkiye’de din reformu sorunu “bir yanı dinsizlik, diğer yanı taassup” suçlamaları arasında geçen bir tartışmaya dönüşmüş. Bugün Cumhuriyet’ten 83 yıl sonra da hâlâ laikliği “dinsizlik” gibi empoze edenlerle, dini, inancı kendi tekelinde zannedenler arasında büyük bir tartışmaya dönüştürüldü.DARWİN TEORİSİ VE KAFİRLİK1913’te Kastamonu’da üç öğretmen tutuklanmış. Bunlardan biri olan biyoloji öğretmeni öğrencilere Darwin teorisini anlattığı için Arapça öğretmeni tarafından kafirlikle suçlanmış, bugün hâlâ Darwin teorisinin kitaplardan çıkarılması, tekrar konması tartışılıyor.Bu olayın olduğu yıllarda örneğin Abdullah Cevdet “İçtihat”ta şunu yazmış:“Darwin nazariyesinin okutulmasını küfür sayan bir ülke hâlâ Ortaçağ’da yaşıyor demektir. Böyle bir ülkenin 20. yüzyıl dünyasında yaşama hakkı yoktur. Sarıklı, sarıksız; ezilmek istemeyen her kafa artık bunu anlamalıdır.” Bilimsel teorilerin bile din sorunu haline getirildiği bir ülkede din reformunun nasıl yapılacağı, devlet işlerinin dinden nasıl ayrılıp gelişme sağlanacağı o yıllarda tartışılıyormuş, bu yıllarda hâlâ yoğun şekilde tartışılıyor.Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik “O teoriyi bulan Darwin Türkler için ‘gelişimini tamamlamamış ırk’ dedi” benzeri şeyler söylüyor. Abdullah Cevdet’in 1913’teki konuşmasına bakarsak “Bugünkü Türkiye’nin 21. yüzyıl dünyasında yaşama hakkı vardır” diyebilir miyiz?Yüz yıl önce de aydınlar Batı’ya dönük bir yol izlemeye çalışırken geri kafalılar “Aman değişmesin, hacıların hocaların etkisi kaybolmasın” demiş, bugün de bir adım Batıya, üç adım geriye bir gidiş içindeyiz.1908, 1925 veya 1930’da da irtica ortaya çıkmış, bugün 2006’da da “irtica tehlikesi”ni neredeyse devletin tüm kurumları vurguluyor.Ve biz Ana Muhalefet Partisi liderinin, Başbakan veya bir başka siyasetçinin dinle ilgili konuşmalarını tartışıyoruz.Acaba tarih gerçekten tekerrürden mi ibarettir, yoksa bu söz kafasını çalıştıramayan toplumlar için mi söylenmiştir?

Devamını Oku

24 yaşında intihar... Neden?

25 Aralık 2006

Genç... Güzel... Hali vakti yerinde... İyi bir eğitim almış, yeni mezun ve çalışan bir avukat... Arkasında başarılı bir anne baba, iyi bir aile var, altında da arabası... İpek Ertürk Boğaz Köprüsü’nde arabasını durdurup atlıyor ve bıraktığı notta da:“Yavaş yavaş delirdim, kimse farketmedi” yazıyor.Pırıl pırıl bir genç kızın bu hazin sonuna, bu duygularına hayret etmeyen var mı aranızda?“Acaba bir gencin isteyebileceği her şeye sahip bir kız ölümü hangi nedenle düşünmüş olabilir” sorusu aklından geçmeyen?Bence bu haberi okuyup, izleyip de bu soruları merak etmeyen çıkmamıştır. Aileyi ve İpek Ertürk’ü tanıyan bir İzmir’li arkadaşımla konuştum, o daha da büyük bir hayret içinde “Acaba ne olabilir” sorusunu tekrarlayıp duruyordu.REYTİNG BEKLENTİSİGençlerin yardıma ihtiyacı olduğuna inanıyorum ben... Belki taşrada yaşayanlar duygusal fırtınaları büyük şehirlerde yaşayanlar kadar hissetmiyorlar. Metropollerde özellikle gençler ailelerin kendilerinden “aşırı beklentiler”i, diğer gençlerle aralarında her konudaki rekabetin hızı; adeta her gençten bir özel “reyting” beklentisi, televizyonun kolay yoldan şöhret yaratması, ilginin çalışarak bir meslekte yükselenlere değil en ucuz sansasyonlarla kısa yoldan köşe dönenlere yönelmesi ve değerlerin tümüyle yok olması gibi nedenlerle bir mutsuzluk girdabına kolayca sürüklenebiliyorlar.Onlar da ünlü olmak istiyorlar.Onlar da dirsek çürütüp tırnaklarıyla kazıyarak isimsiz bir işte yükselmeye çalışmak yerine “kolayca” tanınmak ve bol para kazanmak istiyorlar.Kusursuzluk beklentisi, yaşıtları arasındaki hızlı rekabet ve tatminsizlik duygusu onları ruhen yıpratıyor.Bunun üzerine bir de “aşk”ın tarihe karışmasını ve onun yerini çıkar ilişkilerinin, biri bitip biri başlayan günlük ilişkilerin alması, insanların birbirlerinin duygularını hiçe sayar hale gelmesi gençlerin tümüyle “duygusal bir boşluğa” yuvarlanmasına neden oluyor.Hayat o kadar hızlı akıyor ki herkes ancak kendi işlerinin peşinde koşup onlara zaman ayırabiliyor. Durum böyle olunca aileler gençlerden beklentilerinin yanında bir de onların duygusal durumuyla yeterince yakından ilgilenemiyorlar.ZİNCİRİN SON HALKASIVe işte bu da zincirin son halkası oluyor. Anne babaların “en önemli işi” maddi kazançtan da önce çocuklarını çok yakından izlemek olmalı.“Yavaş yavaş deliren” gençlerin neden bu hale geldiği, psikolojik desteğe (gerekiyorsa uzman desteğine) ihtiyacı olup olmadığı ancak böyle farkedilebilir. Psikolog değilim ama onların da aynı noktalara dikkat çekeceğini tahmin edebiliyorum.Bence insanları 24 saat boş konularla oyalayan, “magazin” diye halka çoğu kez bir baltaya sap olamayıp giyimle kuşamla, skandallarla dikkat çekmeye çalışan insanları sunan, kolay şöhret örnekleri yaratan TV’lerin bu sonuçla yakından ilişkisi var.Dünyanın en yaygın iletişim aracı bizde şakır şakır göbek atılan, elini sallasan sanatçı (!)ya çarpacağın bir aptal kutusu olarak kullanılıyor.Aslında ‘Yazık oluyor, doğru örnekler sunalım gençlere’ diyeceğim ama... Reyting varken kim dinler ki?(Hiç değilse Boğaz Köprüsü’nden intiharları önleyecek bir “engel” düşünsünler, yeter artık yahu!)

Devamını Oku

Baykal nasıl bir çözüm öneriyor?

24 Aralık 2006

Çok enteresan bir durum var ortada; her konuda farklı düşünen iktidar ve ana muhalefet partileri cumhurbaşkanını halkın seçmesi daha doğrusu “seçmemesi” konusunda aynı şekilde düşünüyorlar. Ve hatta ana muhalefetin savunmasını Bülent Arınç yapıyor ve;“CHP üzerinde sine-i millet baskısı kurulmasını onaylamadığını” söylüyor.Gerçekten ilginç geliyor insana... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal genel seçimlerin cumhurbaşkanı seçiminden önce yapılmasını istiyor. Yani bu meclisin cumhurbaşkanı seçmesine razı değil.Başbakan Erdoğan’ın seçilmesine ve Çankaya’ya çıkmasına da razı değil çünkü “Çıkarsa hakkındaki dosyaları işleme koyarız, orada kalamaz” gibi ifadeleri var.Peki o zaman ne öneriyor?Hem “bu meclis seçemez”, hem “halkın seçmesine karşıyız, sine-i millete gitmeyiz” bu durumda AKP’de erken seçime kesinlikle karşı çıktığına göre kim seçecek?Nasıl seçecek?Ana Muhalefetin her şeye itirazıyla nereye varılacak? Deniz Baykal eşref saati gelince AKP’nin birden değişip onun teklifini kabul edeceğine ve uzlaşacağına mı inanıyor? Yoksa baskıların bir ekonomik veya siyasi kriz başlatma noktasına gelmesini, hükümeti zorlamasını mı umuyor?İyi ama Tayyip Bey yerine AKP’den bir başkasının cumhurbaşkanı olması CHP’ye göre neyi değiştirecek?Sadece Erdoğan’la ilgili bir sorunları mı var?Anlayan varsa bize de anlatsın lüften!Bu arada... Deniz Baykal cumhurbaşkanını halkın seçmesine neden “AKP kadar” itiraz ettiklerini de açıklarsa tabii çok daha iyi olur!*****Özal’ın doktoru Demirel’i onaylıyor!Dün Süleyman Demirel ‘Her Açıdan’da “Turgut Özal cumhurbaşkanlığının meşru olmadığının farkındaydı, eğer ölmeseydi görevi bırakacaktı” dedi.Tayyip Erdoğan’ın benzer şartlar altında cumhurbaşkanlığına talip olması halinde ortaya çıkacak meşru olmayan tabloyu anlatmak için yaptığı bu açıklamanın benzerini Turgut Özal’ın doktoru Cengiz Aslan yaptı.Demirel’in konuşmasını dinleyen Cengiz Aslan “Turgut Bey ölmeden iki gün önce beni arayarak ‘Eşyalarını topla yola çıkıyoruz, Anadolu’yu il, il dolaşacağım’ dedi. Vefat etmeseydi cumhurbaşkanlığını bırakarak siyasete dönmeyi düşünüyordu” şeklinde konuştu.Demek ki Cumhuriyet tarihinin meşru sayılmayacak şekilde Çankaya’ya çıkan tek örneği rahmetli Turgut Özal da sonradan durumu içine sindirememiş ve istifayı düşünmüş.Bakalım Erdoğan bunu önceden kabullenecek mi?

Devamını Oku