“Tarih tekerrürden ibaret” mi acaba?

Kısır politikalarla siyaset yaptığını zanneden kısır politikacılar Türk toplumunu her zaman kaosa sürüklemişler. Türkiye’de bundan 100 yıl önce nelerle uğraşılıyorsa bugün aynen onlarla uğraşılıyor hiç şüphemiz olmasın

Haberin Devamı

Kısır politikalarla siyaset yaptığını zanneden kısır politikacılar Türk toplumunu her zaman kaosa sürüklemişler. Türkiye’de bundan 100 yıl önce nelerle uğraşılıyorsa bugün aynen onlarla uğraşılıyor hiç şüphemiz olmasın.

1908 devrimi sonrasında da tesettür ve çok eşlilik tartışılıyormuş, bugün de aynen tartışılıyor. Tek fark o dönemde erkeklerin birden çok kadınla evlenmesine engel olunma çabasının “kadının örtünmesi” tartışmalarından daha çok tepki çekmesiydi.

Prof. Niyazi Berkes “Türkiye’de Çağdaşlaşma” isimli kitabında şöyle anlatıyor: “Ulemâ poligaminin erdemlerini ıspatlama yarışına girmişti, en aydın kafalı İslâmcılar bile en ufak bir ödün vermeye yanaşmıyordu. Bunlardan biri olan Musa Kâzım şunları söylemişti:

Gebelik ve hayiz gibi koşullar erkeğe birden çok kadınla evlenme hakkı vermiştir. Şeriat, kadınlar arasında eşitliği sağlamak üzere bunu caiz görür.”

Tesadüfe bakın ki bu ülkenin Başbakan’ı da Avrupalı gazetecilerin sorusu üzerine benzer bir cevap vermiş, “Eşin hastalığı durumunda Müslümanlığın buna izin verdiğini” söylemişti.

O yıllarda “kadın ve aile” konularında reform söz konusu olduğunda (tek eşlilik, kadının eğitimi, çalışma hakkı verilmesi gibi) hemen “Müslüman aile hayatı yıkılıyor, ahlak elden gidiyor” tepkileri başlıyordu, bugün hâlâ kız çocukların eğitimi için “Haydi kızlar okula” kampanyalarıyla uğraşıyoruz, hâlâ kadının çalışma izni ve hakkı (devlet eliyle bile) sorun olabiliyor. Hâlâ Medeni Kanun Mal Rejimi ve bazı ceza kanunları aynı nedenle düzeltilmiyor veya uygulanmıyor.

31 Mart olayından sonraki yıllarda (1908 sonrası) Türkiye’de din reformu sorunu “bir yanı dinsizlik, diğer yanı taassup” suçlamaları arasında geçen bir tartışmaya dönüşmüş. Bugün Cumhuriyet’ten 83 yıl sonra da hâlâ laikliği “dinsizlik” gibi empoze edenlerle, dini, inancı kendi tekelinde zannedenler arasında büyük bir tartışmaya dönüştürüldü.

DARWİN TEORİSİ VE KAFİRLİK
1913’te Kastamonu’da üç öğretmen tutuklanmış. Bunlardan biri olan biyoloji öğretmeni öğrencilere Darwin teorisini anlattığı için Arapça öğretmeni tarafından kafirlikle suçlanmış, bugün hâlâ Darwin teorisinin kitaplardan çıkarılması, tekrar konması tartışılıyor.

Bu olayın olduğu yıllarda örneğin Abdullah Cevdet “İçtihat”ta şunu yazmış:

“Darwin nazariyesinin okutulmasını küfür sayan bir ülke hâlâ Ortaçağ’da yaşıyor demektir. Böyle bir ülkenin 20. yüzyıl dünyasında yaşama hakkı yoktur. Sarıklı, sarıksız; ezilmek istemeyen her kafa artık bunu anlamalıdır.”

Bilimsel teorilerin bile din sorunu haline getirildiği bir ülkede din reformunun nasıl yapılacağı, devlet işlerinin dinden nasıl ayrılıp gelişme sağlanacağı o yıllarda tartışılıyormuş, bu yıllarda hâlâ yoğun şekilde tartışılıyor.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik “O teoriyi bulan Darwin Türkler için ‘gelişimini tamamlamamış ırk’ dedi” benzeri şeyler söylüyor. Abdullah Cevdet’in 1913’teki konuşmasına bakarsak “Bugünkü Türkiye’nin 21. yüzyıl dünyasında yaşama hakkı vardır” diyebilir miyiz?

Yüz yıl önce de aydınlar Batı’ya dönük bir yol izlemeye çalışırken geri kafalılar “Aman değişmesin, hacıların hocaların etkisi kaybolmasın” demiş, bugün de bir adım Batıya, üç adım geriye bir gidiş içindeyiz.

1908, 1925 veya 1930’da da irtica ortaya çıkmış, bugün 2006’da da “irtica tehlikesi”ni neredeyse devletin tüm kurumları vurguluyor.

Ve biz Ana Muhalefet Partisi liderinin, Başbakan veya bir başka siyasetçinin dinle ilgili konuşmalarını tartışıyoruz.

Acaba tarih gerçekten tekerrürden mi ibarettir, yoksa bu söz kafasını çalıştıramayan toplumlar için mi söylenmiştir?

DİĞER YENİ YAZILAR