Yıllardır dinin, inancın baskı haline getirilmesinin, insanların beyninin Kur’an’da var olmayan hurafelerle, uydurma hadislerle doldurulmasının, “günah” kavramının kadınlarda “tek bir saç teli”ne, “erkek çocuğa görünmeme”ye kadar indirilmesinin sonunda buralara varacağını anlattık... Bilenlere anlattırdık.
Bilimle, siyasetle dinin laik devlet yönetiminde yanyana getirilmemesinin, dini simgelere de bu nedenle izin verilmemesinin anlamını açıklamaya çalıştık. Ama biz bunu yaptıkça “Neden türbana karşısınız” gibi tek ve ilgisiz bir soruyla tepki verenler çıktı.
Son olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha Konya gezisi sırasında “türban”ı hiç alakası yokken siyasi malzeme yaptığı görüldü.
Ve bir de Konya’da iki tesettürlü kadın radyolog doktorun 16 yaşında bir gence (çocuk da denebilir) testis ultrasonu çekmedikleri için gencin testisini kaybettiği haberi var. Sonunda ultrason bir erkek doktor tarafından çekilebilmiş.
Ne saçma bir ülke haline geldik ki bir yanda 5-6 yaşındaki çocukların pornosuna meraklı sapıklar, öte yanda çocuğa elini sürmek istemeyen doktorlar, bir başka tarafta “13 yaşındaki kızla evlenilebilir” diyen veya haremden söz eden bir anlayış...
Mesele sadece kadınların üniversiteye tesettürle gitmesi veya türbanlı bir kadının her meslekte çalışabilme isteğiyle sınırlı değil. Dini, inancı baskıyla korkuyla özdeşleştiren bir anlayışın bazı mesleklere girdiği takdirde ne tür sonuçlara yol açabileceği...
“Doktorluk, hemşirelik” bu konuda örnek olarak en fazla gündeme gelen mesleklerdir ve işte bunun önemi somut bir örnekle anlaşılmış durumda. Benzer olaylar hastanelerin acil servislerinde yaşanırsa neler olabileceğini düşünün.
Bilimle “içi tesettürlü kafalar” yanyana gelince insanların yaşamını bu nedenle kaybetmesi de gündeme gelir.
Bunları tartışanları suçlamak kolay, belki ancak kendinizi veya ailenizi “o hasta” yerine koyarak anlayabilirsiniz.
Sağlık Bakanlığı’nın “hastasına bakmayan” ve organını kaybetmesine yol açan iki doktora nasıl bir yaptırım uyguladığını umarım duyarız!
İdam isteyen ne çok kişi varmış!
İki gün önce yazdığım “İdam cezası olmalı mı” başlıklı yazıya o kadar çok destek geldi ki Estima’nın anketinde çıkan yüzde 63 oranı yanında hafif kalır.
Görünüşe göre vatandaş can ve mal güvenliğinin hiçbir zaman bu kadar ortadan kalkmadığına ve işin kötüsü sivil toplum kuruluşları ve hukukçular dahil hiç kimsenin de bunu umursamadığına inanıyor.
Evlere girilerek yapılan tecavüzler, sokaklarda turist tecavüzleri, çocuklara bebeklere inen tecavüzler, en vahşi cinayetler, kapkaç, trafik suçları ve diğerlerine sıradan suçlar gibi bakılması, ceza indirimleri yapılarak hafif cezalar (üç beş yıl, üç beş ay gibi) uygulanması ve üstüne üstlük canilere İYİ HAL İNDİRİMİ’nden söz edilmesi insanları isyan noktasına getirmiş.
Ben onlara yerden göğe kadar hak veriyorum. Medeni ülkelerde bu suçların karşılığı İNDİRİMSİZ 25-30 yıldan başlarken bizde hakimler bu cezaları vermekten neden kaçınıyorlar?
Cinayet, silahlı saldırı sonucu yaralama, tecavüz, gasp, trafik cinayeti, tehdit, şantaj, çocuk pornosu gibi suçlarda İYİ HAL İNDİRİMİ’nden nasıl söz edilebiliyor?
Durup dururken suçları üçte bir oranında indiren infaz yasası neden derhal değiştirilmiyor? Neden ağır cezalar verilerek caydırıcılık unsuru kullanılmıyor? Hukukçular; avukat ve hakimler neden hiç değilse bizim kadar bu durumdan rahatsız değiller?
Halk bu soruların cevabını merak etmekte... Öyle merak etmekte ki “İdam cezası geri getirilsin, ABD’nin birçok eyaletinde uygulanıyor da Türkiye gibi bilerek suç işleyeni, canisi, sapığı çok bir ülkede neden uygulanmıyor” sorusunu soranların sayısı bildiğiniz gibi değil.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek en iyisi kendisi bir kamuoyu araştırması yaptırıp sonuca bakmalı bence. Bu arada onun e-posta adresini isteyenler için bir kez daha yazıyorum:
cemilcicek@adalet.gov.tr

