Son üç yıl içinde ve özellikle 2006 yılında Atatürk’e dil uzatanların sayısında hızlı bir artış görüldü. Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde yalnız Türkiye’nin değil tüm dünyanın “gelmiş geçmiş en saygın, en önemli liderlerinden biri” kabul ettiği, böyle sıradışı bir öndere sahip olduğumuz için gurur duyduğumuz Atatürk’le ilgili bu şekilde konuşma ve davranışlar duyulmamıştı.- O zaman neden şimdi? - Ne tesadüftür ki (!) benzer olaylar hep arka arkaya ortaya çıkmaktadır? Ve bu ne cesarettir?Bugüne kadar hep saygıyla, sevgiyle andığımız, Türk toplumunda gizli ve kesin bir dokunulmazlığa sahip, onun kahramanı olan bu büyük kurtarıcıya neden saldırıyorlar?Yapılan acaba şahsına tepki midir, yoksa aslında onun kurduğu laik, demokratik cumhuriyete, onun devrimlerine tepki midir?Bunları sorgulamamız, açıklamamız ve onu diline dolayanları gerçek amaçlarını ortaya koyarak sonsuza kadar susturmamız gerekiyor.NE İDEOLOJİSİ?Ülkenin farklı köşelerinde bazen bir toplantıdan, bazen bir okuldan, bazen bir siyasetçi veya öğretim görevlisinden (sanki tesadüfmüş gibi) onun veya 83 yıl önce Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmak hayaliyle kurduğu cumhuriyet aleyhinde sesler yükselir oldu.Buna doğal olarak gelen tepkileri ise her seferinde “Kemalizm ideolojisi”ne, “kalıplaşmış dayatmalar”a, “özgür düşünce ve ifadeye tepki”ye, “liberal düşünceyi veya bilimi anlamama”ya bağlayan ve “linç” olarak adlandıran bir liberaller grubu karşıladı.“O ADAM’IN HEYKELLERİ” Örneğin adını “Atatürk ve cumhuriyete karşı” konuşmasıyla duyuran Prof. Dr. Atilla Yayla’nın bu konuşmasına karşı çıkanlar yukardaki suçlamalarla karşılaştılar. Burada hemen söylemem gerekir ki bir öğretim üyesinin konuşmasından dolayı çalıştığı üniversitedeki işine son verilmesi veya vatan haini ilan edilmesi tümüyle ayrı ve onaylanmayacak konulardır.Burada ifade özgürlüğüne karşı olan tek durum budur. Ama öte yanda siz çıkıp bir ülkeyi tüm dünyayı hayrete düşürecek bir “mucize yaratarak” kurtaran önderden, bir toplum kahramanından “o adam” diye söz eder, “neden her yerde o adamın fotoğrafları, heykelleri var diye soracaklar”, “Türkiye’yi Ortaçağ karanlığından kurtardığı yanlıştır, cumhuriyet dönemini yüceltmek anlamsızdır” gibi sözler sarfederseniz, bir başkası çıkar ve onun heykellerini kastederek “Türkiye’de heykel kirliliği var” derse o toplum yazarıyla, çizeriyle, sokaktaki insanıyla buna tepki gösterir. Bunu da bir ideolojiye filan bağlamak dünyanın en anlamsız iddiası olur.O Atatürk sevgisidir Kemalizm filan değil. Milyonlarca kişinin bir saat içinde Anıtkabir’e koşmasını sağlayan, 68 yıl sonra hâlâ ölüm yıldönümlerinde saygı duruşunda milyonları ağlatan sevgidir. Eğer birileri ona veya emanetine dil uzatmaya kalkarsa zaten baştan “gelecek tepkileri göğüslemeyi” de kabul etmiş demektir.Öğretmenler Günü’nde (24 Kasım) Atatürk’e benzemeyen bir posterin asılmasyla gündeme gelen Kuşadası Endüstri Meslek Lisesi’nde bu kez de okul girişindeki Atatürk panosunda bulunan Atatürk resmi karalanmış, alnına da “enayi” yazılmış. Okul Müdürü Muzaffer Moral ise bu utanç verici olayı “devlet malına zarar vermek” olarak değerlendirmiş ve “Mutlaka birisi gelip dangalaklık yaptı” demiş. ENAYİ SENSİN!Yapılana “dangalaklık”tan daha güzel bir tanım bulunamazdı ama olay yalnızca “devlet malına zarar vermek” değildir. Aynen Atatürk tanımının sadece TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın yaptığı “cumhuriyetin kurucusu” sıfatından ibaret olmadığı gibi...Atatürk’ü yalnız cumhuriyetin kurucusu olarak tanımlamak ona ve bu uğurda hayatını feda etmiş insanlara büyük bir haksızlıktır. Onlar bu milletin kurtarıcısı, bu devletin yaratıcısıdır. “Büyük önder”in, kendisine “özgür bir ülkede yaşama, özgür bir okulda okuma imkanı sağlayan kurtarıcı” olduğunu takdir edemeyen öğrenci (veya her kim ise) asıl enayi onun ta kendisidir. Böyle bir eylemi gerçekleştirmenin adı da “devlet malına zarar vermek” değil, varlık nedenini inkâr etmektir. Nankörlüğün de bir sınırı olmalıdır!
Siyasetçi ve yazar Bülent Akarcalı eksik olmasın “Ermeni soykırım iddiası”nı çürüten bilgi ve belgeleri bulup çıkarmakta esaslı bir uzman ve zaman zaman bunları bana da gönderme nezaketi göstererek yararlanmamı sağlıyor.Geçen hafta gönderdiği mektupta da gerçekten çok önemli bir bilgi var. Özellikle “İddiayı kabul edelim gitsin, biz Osmanlı döneminden sorumlu değiliz” şeklinde düşünenlerin tekrar düşünmesini sağlayacak bir bilgi.Kabul etmek tarihe, gerçeklere saygısızlık olacaktır o ayrı bir konu zaten ama öncelikle karşımızdakilerin Türkiye’ye soykırımcı damgası vurmaktan başka emelleri de olduğunu anlamamız gerekiyor.Avrupa Ermeni Federasyonu, Deutsche Bank’a Brüksel’den Avrupalı liderlere de gönderdiği bir çağrı yapmış. “1915 ile 1923 arasında Osmanlı tarafından yok edilen Ermeni nüfusunda Deutsche Bank’ın ‘soykırım kurbanlarının paralarına ve değerli eşyalarına kanunsuz olarak el koymakla’ önemli bir rol oynadığını, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeniler’in bu Alman şirketinde 20 milyon dolardan fazla parası olduğunu ve bu paranın soykırım kurbanlarının mirasçılarına iade edilmediğini” söyleyen ve bugün ödenmesini talep eden bir çağrı.Sonunda da Deutsche Bank’ın sorumluluğu kabul etmesi ve o ailelerden çalınan paraları iade etmesi tekrarlanıyor.Ermeniler’in, bizim entel takımının da destek verip papağan gibi tekrarladığı “tarihle yüzleşme”yi kendileri yapmadan, soykırımı nasıl ıspatladıklarını (!) dünyaya ve bize anlatmadan Türkiye’den “kabul” isteklerinin nereye varacağını somut olarak görüyor muyuz acaba?Kimbilir Türkiye’den kaç MİLYAR dolar ve ne kadar TOPRAK talebi gelecek arkadan...Tabii onların plânlarına göre... Türkiye var olmayan ve kanıtlanmayan bir suçlamayı sonsuza kadar kabul etmeyecektir. Umalım da Avrupa ülkelerine sırayla kabul ettirip işi toplu baskıya çevirmesinler.Türk Hükümeti, yaptıkları “kitlesel kırım” nedeniyle Fransa’dan özür isteyen Cezayir’e “Babanın hatası için oğul özür dilemez” cevabını veren Sarkozy’i hatırlatmak ve aldıkları kararın yanlışlığını vurgulamak için ne bekliyor acaba?Sayın Bülent Akarcalı’ya teşekkür ediyorum.Yine alt sıralara düşen ve “tıklamanızı” bekleyen “ermeni sorunu” sitemizin adresini tekrarlıyorum:http://www.ermenisorunu.gen.tr/english/intro/index.html
Arı Hareketi’nin Kurucu Başkanı Kemal Köprülü bir süre önce ABD’de Eski Başkan Clinton’ın konuşmacı olduğu bir toplantıya Türkiye’den davetli üç kişiden biri olarak katılmış, dönüşünde de bana izlenimlerini aktarmıştı.Bunlar arasında benim sizinle de paylaşmak istediğim önemli şeyler vardı ama bugün, yarın derken, araya gündemin atlanamayacak konuları girdi ve bir türlü yazamadım.Kemal Köprülü sık sık Amerika’ya gidiyor ve orada siyasetteki gelişmeleri izliyor. Son seyahatinde ve o toplantıda dikkatini en çok eski liderlerin, bakanların sivil toplum için yaptıkları gönüllü çalışmalar çekmişti.Clinton da dahil olmak üzere bu eski siyasetçiler gerekli konulara el atıyor ve hem sivil toplum kuruluşlarına ilgiyi arttırıyor, hem de onlar için tahminlerin üstünde büyük yardımlar topluyorlardı. Bunlar arasında Al Gore (çevre örgütlerine yardım ediyor), Madeleine Albright (güvenlik ve savunma konularında çalışıyor) gibi isimler vardı. Bill Clinton da sadece o toplantıda, 2,5 gün sürede 7.3 milyar dolar toplamıştı. Dile kolay, 7.3 milyar dolar!Türkiye’de ise böyle bir gayret asla göremezsiniz, bizde eski siyasetçileri kırpıp kırpıp “yeni siyasetçi” elde ediyorlar. Onlar Hacıyatmaz gibi yere yapışsalar bile “hoop” geri kalkıveriyorlar ve tam kurtulduğunuzu zannederken bir bakıyorsunuz yine sahnedeler.Buyrun mesela Korkut Özal’dan kurtulabiliyor musunuz? Haaayıır, kurtulamazsınız. Sanki geçmişte pek yararlı işler başarmış gibi bir süre susar sonra yeniden akıl vermeye başlar.Kimsede akıl yok, bir onlarda var ya, kullanılsın bir kenarda beklemesin istiyorlar. Memleketin başında kendileri gibi peynir gemisinin lâfla yürüyeceğini sanan insan sayısı yetmezmiş gibi bize zaten halihazırda fazlasıyla fazla gelen, her kelâmlarından birkaç köşe yazısı üretebileceğiniz bu adamların yanına bir de “zamanı geçmiş”lerin, zamanında içimizi yeterince baymışların kelâmı ekleniyor.DERİNDEN DAHA DERİN!Ne demiş hazretleri; Erdoğan’a derin yerler suikast yapabilirmiş, onu iyi korumak lâzımmış. Olur, zaten yüzlerce polis, bilmem kaç zırhlı makam aracı ve uçakla, geçtikleri geçecekleri yollar kapatılarak az korunuyorlardı, şimdi bütün polis teşkilatını kafasına yığarlar.Kendisinin aklı fazla, geriye kalanlar enayi ya söylediklerinin arkasında ne olduğunu kimse çakmayacak. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasına sanki sadece “derin yerler” karşı çıkıyormuş gibi bir hava yaratmak, ortada bir baskı varmış gibi onu mağdur pozisyonuna sokmak ve elinden gelen desteği vermek istediğini kimse anlamayacak.O zaman Korkut Özal da bir kamuoyu araştırması yaptırsın da görsün bakalım halkın yüzde kaçı bu adaylığı istiyor. Son zamanlarda yapılan her araştırma çoğunluğun istemediğini ortaya koydu.Aynı araştırmalar yine çoğunluğun cumhurbaşkanı seçiminden çok “aş ve iş”le ilgilendiğini ve bunları istediğini de.Onun için bıraksınlar bu ayakları, koktu artık.Milletin çoğunluğu aç ve işsiz. Memlekette can güvenliği sıfırlanmış. Başı olduğu Hükümet’in icraatlarından memnun değilken, bir de cumhurbaşkanlığına çıkmasına tepkide bunun da rolü yok mu acaba?Artık her olayın ve hatta suikastların arkasında bile söz ettikleri “derin”den daha derin başka nedenler aranıyor, kimse görünene, parmakla işaret edilene inanmıyor, onu da bilmiş olsunlar!*****Cumhuriyet’e cumhuriyet sahip çıksın!Dün Tayfun Devecioğlu yazdı: CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı “Cumhuriyet’e sahip çıkma koalisyonu” önermiş.Bir yanlış da burada... Mevcut durumda zaten sağduyusu olan herkes Erdoğan’ın aday olmamasının daha doğru olacağı görüşünde. Aslına bakarsanız bunu kendisi de biliyor. Siyasi ve ekonomik istikrarın etkileneceğini de bildiği için aday olacağını söylemek için son günü bekliyor.Her şeyden önce hakkında dokunulmazlığı nedeniyle bekleyen yolsuzluk dosyası bulunan birinin cumhurbaşkanı olmaya kalkması görülmemiş bir durumdur. Ayrıca ısrar ettiği takdirde bundan sonra Meclis’te çoğunluğu ele geçiren her partinin genel başkanının o mevkiye aday olması da kaçınılmaz olacaktır.CHP’ye gelince. Olayların demokratik sınırlar içinde doğal gelişimini “Cumhuriyet’e sahip çıkma koalisyonu”na çevirmeye çalışmaları son derece gereksiz ve bir kez daha “mağdur ve sırf bu nedenle mağdura ilgi” yaratacak bir çabadır.CHP eğer Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istemiyorsa elinde topluca istifa ederek “sine-i millete” gitme imkânı var, bunu kullansın.Bıraksınlar Cumhuriyet’e ona inanan ve geleceğe önem veren insanlar sahip çıksın.Bu ülke ne seçimler, ne sonuçlar görmüş, bu millet kendisine ayrıcalık, özgürlük sağlayan Cumhuriyet’i korumayı her zaman başarmıştır. Demokrasiyi zorlamaya, panik yaratmaya gerek yok!
Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk Avrupa’ya kültürümüzü üflemiş. Öyle diyor. Ama eksik; bir de “soykırımcı olduğumuzu” üfledi, hem de en yüksek volümle...Nobeli aldıktan sonra (tabii büyük maddi kazancının yanında) bir de “dünyada dalga dalga artan milyonlarca okuru olması, insanların gittikçe artan ilgisi”nin de ona sorumluluk duygusu verdiğini söylemiş. Ne güzel! Avrupa’da, Amerika’da böyle tanınmak müthiş bir duygu olmalı onun için.Ama keşke aynı sorumluluk duygusunu ülkesinin tarihini bilmeden, araştırmadan “uzman bir tarihçi” edasıyla Avrupalı gazetecilere soykırım açıklaması yaparken de hissetseydi.Romanında Atatürk’e lâf sıkıştırırken, Güneydoğu’da töre nedeniyle öldürülen veya intihar eden genç kızları Kars’a “başörtüsü nedeniyle intihar etmişler gibi” taşırken de hissetseydi.Nobel’ini güle güle kullansın ama büyük hataları yüzünden kendi milleti bu sevinci “Avrupalılar kadar” onunla paylaşamadı maalesef.Nobel konuşmasını Türkçe yapması güzel, acaba o arada Fransa, Hollanda, İsviçre gibi Avrupa ülkelerinde veya ABD’deki eyaletlerde “Ermeni soykırım iddiası”nın tarihçiler tarafından kurulmuş ortak bir komisyonda tartışılmadan, gerçek ortaya konmadan “yargısız infaz” haline getirilmesindeki haksızlığı, yanlışı da söylese nasıl olur?“Kimse söyleyemiyordu ben söyledim” lâfı yerini buldu nasılsa, şimdi de aynı cesaretle (!) bu açıklamayı yapmasında bir mahzur yok.Kendisini güreşçiye benzetip “güreşten anlamayanlar konuşmasın” lâfına gelince; milli güreşçiler madalyaları işe siyaset karıştırmadan, sadece bilek gücüyle, teknik farkıyla kazanıyorlar.Burada durum biraz farklı, bunu da kabul etsin lütfen!*****İrticai faaliyet yok mu, hadi ordan!Arkadaşlar; bu olay sadece masum bir “dindarların hakkını arama, inancından dolayı başörtüsü takana kamusal alan için veya imam hatiplinin üniversiteye girişi için destek olayı değildir, amaç başkadır” dediğimizde kapı gibi karşımıza dikilenler Şanlıurfa’da Öğretmenler Günü’nde olup bitenlere ne diyecekler acaba?İyice, dikkatle olayı incelesinler.Böyle “Öğretmenler Günü” kutlaması, böyle konuşmalar, kasıtla, inatla türbanlı kız öğrenciye şiir okutma, hiçbir gereği yokken Atatürkçü Düşünce Derneği’yle alay etme, harem selamlık oturma ve her şeyi...Sadece şunu düşünsünler ve cevaplasınlar: Bugüne kadar böyle bir kutlama görülmüş müydü?Ondan sonra irticai faaliyeti tartışmaya devam edelim!*****Merak edenlere...Pazar günü öğlen 12.00’de Star’da yayınlanacak Her Açıdan’da uzman, hukukçu ve siyasetçi konuklarla “Çocuk ve kadınlara karşı şiddet başta olmak üzere” hızla artan şiddet konusunu işleyecek ve “Neden bu hale geldik, verilmeyen cezaların olaylardaki etkisi ve çözümler nelerdir” sorusuna cevap arayacağım.Toplumun en ciddi sorunuyla ve geleceğiyle ilgilenenleri bekliyorum.
Biz de haklıyız, ilgilenecek zamanımız yok aslında... Televizyonlarda; Ahu Tuğba’nın dengesizliğiyle şöhret olan yapay sevgilisi Meriç Erkan’ın birkaç kadın arasında “paylaşılamayan adam” konumu yaratılmasıyla çıkan kavgaları, Semra’nım ve ailesinin bir türlü bitmeyen sorunlarını, ağlamalarını, Caner’le Tülin’in anlamsız tartışmalarını ve aman unutmayalım Ajdar’la müthiş şarkılarını izlemekten hiçbir şeye vakit kalmıyor (!)Kadınlı erkekli kalabalık stüdyo toplulukları ve ekranlarının karşısına yapışmış milyonlarca izleyici Meriç Erkan’ın “kimle evlenmesinin daha doğru olacağı” sorusuna kafa yoruyor, cevap arıyor. Hatta aralarında kavga bile ediyor.Ajdar “Nane, nane, naneŞahaneyim şahaneSana ne” diye ortaya çıkınca veya olanca ciddiyetiyle “Şurup gibiyim şurupTurp gibiyim turp, turp” şarkısına başlayınca mest oluyor. Onun için de Ajdar kanal kanal, program program geziyor.Eh, sabahları ve akşamları ekranları dolduran eğlence programları ve dizileri de düşünecek olursanız yani ev kadınlarının yemek pişirmeye, çocuk bakmaya, akşamları ekran başına geçen “çalışan” izleyicinin de düşünmeye bile zamanı kalmıyor.Gazeteler deseniz onlar da seks kokan fotoğraf ve yazılardan geçilmiyor... Ciddi konuları kim ne yapsın?Örneğin daha dün gazetelerde çıkan “15 yaşında tecavüze uğrayıp hamile kalan geç kız, geçen yıl bir çocuğunu zehirleyerek öldüren, bu yıl da diğerini; 5 yaşındaki oğlunu aynı şekilde öldürmeye kalkan anne, kaldırımda annesini beklerken bir hız delisinin kullandığı ciple hayatını kaybeden küçük Melike” haberleriyle kim ilgilensin? “Şiddet neden son aylarda bu kadar arttı ve bebeklere kadar indi, sokağa nasıl çıkacak, çocuklarımızı nasıl koruyacağız” konusuna kim ve neden kafa yorsun? Internetten çocuk pornosu izlemede dünya birincisi olmamıza kim üzülsün ve nedenini arasın?Biz Ajdar’ı, Caner’i, Meriç’i merak ederiz abicim, biz bize benzeriz.Haydi hep birlikte; şurup gibiyim şurup turp gibiyim turp, turp.En büyük Türkiye, başka büyük yok!*****Erol Evgin yine harika!Sahnedeki, şöhretini sansasyonla, reklâmla sürdürmeyen, sesiyle şarkılarıyla kuşaklar boyu ayakta kalmayı başarmış bir gerçek sanatçı olunca dinleyenler de dinlemeye doyamıyor.Erol Evgin’i geçen yıl sahneye çıkmaya başladığı günlerde Balmumcu’daki Plaza Otel’in “roof”unda dinlemiş ve ona bir kez daha hayran olmuştum.Etkileyici sesi, birbirinden güzel şarkıları, taklitleri, espri ve fıkralarıyla yalnız beni hayran bırakmadığı kısa sürede medyada her gün yer almasıyla, şovunun aylarca sürmesi ve rezervasyonların haftalar öncesinden dolmasıyla anlaşılmıştı.Evgin birkaç hafta önce aynı otelde Cumartesi geceleri programa yeniden başladı. Ben onu dinlemeye yeniden gittim (bu arada konserlerini de kaçırmadığımı belirtmek isterim) ve yine harika bir gece geçirdim. Kendi şarkıları yanında Zeki Müren’den Sezen Aksu’ya, Barış Manço’ya hatta Elvis Presley’e kadar birçok sanatçının şarkılarını kusursuz şekilde üç saat aralıksız söyleyerek sizi hem müziğe doyuruyor hem de eğlendiriyor.İstanbul’da iseniz “Erol Evgin Şov”u kaçırmayın derim.*****Ermeni sorunu sitemiz düşmüş. Haydi!Google’da Ermeni sorunu başlıklı aramalarda ilk 10’a girmesini sağladığımız site yeniden 31. sıraya düşmüş.Bu da “Armenian Genocide” şeklinde arama yapıldığında yine hep Ermeni diasporasına ait sitelerin çıkacağını gösteriyor.Lütfen konu önemini yitirmiş gibi hemen vazgeçmeyin. Zira karşımızda 7’den 77’ye değil, 7’den 90 yaşına kadar bıkmadan usanmadan Türkiye’nin Ermeni soykırımı yaptığını dünyaya kabul ettirmeye çalışan, aralarında maalesef Türklerin de bulunduğu kalabalık bir kitle var.Haydi hemen bilgisayarların başına!Adresi tekrarlıyorum:www.ermenisorunu.gen.tr
YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç Milli Eğitim Şurası’nda alınan ‘meslek liselerine katsayı kolaylığı’ kararının bağlayıcı olmadığını ve öğrencilerde beklenti yaratmaması gerektiğini söylemiş.2007 ÖSS’de katsayı ile ilgili değişiklik yapılmayacağının altını çizmiş. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı’nın Çorum’da yapılan “AB ve Türkiye Ekonomi Programı” konulu toplantıda yaptığı konuşma YÖK Başkanı’nın açıklamasının nedenini ortaya koyuyor. Sabancı demiş ki: “İlâve birkaç oy getireceği düşüncesiyle üniversitelere girişte meslek liselerine katsayı uygulamasını kaldırmayı tavsiye etme girişimi şuranın siyasete alet edildiği izlenimi doğuruyor ve rahatsızlık yaratıyor. Hiçbir Milli Eğitim Şurası, hiçbir milli eğitim konusu laiklikten taviz verilecek konu değildir.” Şimdi de “Züğürt ABO” kod adıyla yazan okurumun söylediklerine bakalım: “Şimdiki sorun eğitim sorunu. Üniversiteye hazırlanan bir genç olarak son milli eğitim şurasında alınan kararla sanki düz liselilerin üniversiteye girişleri daha da zorlaştırıldı. Bu konu hakkındaki görüşlerinizi duymak ve onca gencin hayalleriyle nasıl oynandığı konusuna değinmenizi isterim. İyi çalışmalar.” Gördüğünüz gibi düz liseye giden (züğürt) öğrenciler de kendi açılarından endişe içindeler ve Milli Eğitim Şurası’nın kararını bir sonuç zannediyorlar. Onların korkusunu YÖK Başkanı’nın açıklaması sanıyorum gidermiş oluyor.TÜSİAD Başkanı’nın söylediği ise şura kararının “M.E. Şurası’nın siyasete alet edildiği” anlamına geliyor olması.Bu konuda haklı çünkü Anayasa üniversiteye giriş konusundaki kararları YÖK’e veriyor. Şura sadece bir danışma kurulu ve öneride bulunabilir. AKP ve Şura da bunu gayet iyi biliyor.YÖK tarafından kabul edilmeyeceği baştan kesin şekilde bilinen bir kararın Şura’dan çıkması ancak AKP’nin başta (yine gerçekleşmeyeceği belli olduğu halde) verdiği söze seçim öncesi bir dayanak bulma çabasından başka bir şey değildir, yani siyasidir.Böylelikle parti tabanına karşı “Biz elimizden geleni yaptık ama olmadı” görüntüsü yaratırken bir yandan da “dine dayalı eğitimi yaygınlaştırmaya yönelik çabaları rejimi korumak adına önlemeye çalışan” YÖK’e düşmanlık yaratmaktadır.Bir taşla iki kuş!Ülke için çok tehlikeli oyunlar bunlar. Kitleleri “iyi niyetle yapıldığına inandırmanın” kolay olduğu ama sonucunda iyi niyet olmayan oyunlar.Oynamaya devam ettikleri sürece bu millet huzur bulamayacak!*****İçki içenler, içmeyenler!Üsküdar Belediyesi’nin “parklarda içki yasağı” kararı ve bunun üzerine Üsküdar’a gidip inadına içki içen ve laiklik sloganı atanlar konusu epeyce soruya neden oldu.O “içki içme gösterisi” aslında Belediye’nin yine dinle bağlantılı olarak verdiği ve güvenliği sağlamaktan çok semt halkına yaranma anlamı taşıyan karara karşı çıkmak üzere yapılmıştı. Buna rağmen o da yanlıştı, Salı günü yazdık.Zekeriya Soydaş isimli bir okurumuz soruyor: “Çevrenizde içki içenlerin kaçı laik, kaçı ben laik değilim diyor (...) Fazla laik olup da içki içmeyen yok gibi. Hatta toplantılarda içki içmeyenleri irticai olmakla suçlayacak kadar da üzerine gidiyorlar (...) Toplumun tamamı aptal mı ki laikleri hep içki içen kişiler olarak görüyorlar.” Bakalım daha neler duyacağız? Allah aşkına içki içmekle laik olmak veya olmamak arasında nasıl ilişki kurulabilir? Laik olup da ağzına hayatında içki koymamış milyonlarca insan yaşıyor bu ülkede. Ayrıca ben hayatımda içki içmeyeni irticai olmakla suçlayan hiç kimseye rastlamadım.Laiktir ağzına içki koymaz, laik değildir her gün içer, bunların hepsi mümkündür. (Önce laikliğin tanımını dünkü yazımdan tekrar hatırlayın lütfen.)Bugün İran, Suudi Arabistan gibi din adına “içkiyi kesinlikle yasaklayan, içeni cezalandıran” ülkelerde bile insanların evlerinde şarap yaparak bol miktarda içtiğini, gidip görenlerden, orada yaşayanlardan sık sık duyuyoruz. Suudi Arabistan Kraliyet ailesinde de içildiği kitaplarda anlatıldı.Yani en radikal İslâm ülkelerinde bile önleyemiyorlar. Onun için kavram kargaşalarını boş verin.Taşları doğru yerine oturtmaya bakın siz!
Gündoğan Akbaş dünkü “10. Yıl Marşı böyle söylenmez” başlıklı yazımla ilgili bir mail gönderen çok sayıda okurumuzdan biri. Önce okurlarımızın ilgisine teşekkür ediyorum. Sonra da Gündoğan Akbaş’ın mektubundan kısa bir alıntı yapıyorum, diyor ki: “Çoğu gazete yazarı laiklik hakkında yazıyor. Aşağı yukarı hepsine ’laiklik nedir, bana ayrıntılı bir tanımını yapar mısınız’dedim ama nedense hiçbiri beni umursamadı, cevap vermedi. Yazınızda katıldığım şeyler de var, katılmadıklarım da. Size sormak istediğim laiklik tam olarak nedir? Saygılarımla.” TV programlarında ve yazılarda sık sık değinmemize rağmen merak edenlerin oldukça fazla olduğunu düşünerek bu soruyu cevaplamaya çalışacağım.Laikliği çok kısa ve net bir şekilde tanımlamak istersek (bu konuda etraflı bilgiler veren kitaplar vardır, birkaç cümleye sığdırmak zordur ama) şunları söyleyebiliriz:- Devlet ve toplum düzeninin din kurallarına bağlı hale getirilmemesi.- Din ve inanç konularının devlet yönetimine, devlet işlerine karıştırılmaması.- Toplum düzeninin din kuralları üzerine değil akıl ve bilim üzerine inşa edilmesi. - Devletin her din ve inançtan vatandaşa aynı özgürlüğü sağlamak için, onların din baskılarından uzak tutulması için her din ve inanca eşit mesafede durması yani bu açıdan tarafsız olması.- Belli bir din ve inanç sahiplerinin devleti ele geçirerek diğerlerine baskı uygulama fırsatının ortadan kaldırılması. Ki bu sonuncusu özellikle nüfus çoğunluğu aynı dinden olan ülkelerde demokrasinin çoğunluğun baskı rejimi haline gelmesini de önlemek içindir.Örneğin; “yüzde 99’u Müslüman (veya Hristiyan) olan bir ülkede kuralları Müslümanlar (veya Hristiyanlar) koyar” gibi söylemler laik rejimlerde bu nedenle kabul görmez.Herhangi bir dine ait simgelerin devlet kurumlarında ve üniversitelerde kullanılmamasının en önemli nedenleri de bu son iki tanımdır. Ama dini, inancı siyaseten istismar eden bazı partiler bu tanımları saptırarak laik rejim gereği sanki sadece bir dine ait simgeler yasaklanıyormuş gibi kışkırtmalar yaratıp toplumlarda siyasi rant uğruna bölünmelere neden olabiliyorlar.Olay budur!*****Ne demişler?Sevinci öğrenirsek başkalarına acı vermeyi unuturuz.Nietzsche*****Yurtta boykot!Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Yurdu’ndaki fiyatların yüksekliğini daha önce yazdığımı hatırlıyorum. Bu yazıdan sonra da Rektör Bey’den söz konusu yurdun üniversite yönetimiyle bağlantısı olmadığını, buna rağmen gereken ilgiyi göstereceklerini anlatan nazik bir mektup almıştım.Öğrencilerden bu kez “yurtta 8 gündür süren ’kantin ve idare işbirliği ile öğrencilerin sömürülmesine son verilmesi’amacını taşıyan boykot” la ilgili bir mail geldi.İstekleri:- Fiyatların normal seviyeye düşürülmesi,- Yurtta çamaşır yıkayabilecekleri bir çamaşır odası,- Gece karanlığa gömülen yurtların ışıklandırılması.Hepsi bu kadar ve sonuçta insanca yaşamak, güçleri dışında fiyatlarla sömürülmemek de zaten zor şartlarda okuyan öğrencilerin hakkı. Kısacası yerden göğe kadar haklılar.Üniversite değilse kim sorumludur bu Ziya Gökalp Yurdu’ndan bilmiyorum. Ama yurt idaresinin kantine bu konuda yardım ettiğini söylediklerine göre durum ciddi ve çözümsüz görünüyor.İlgililerin ilgilenmesini bekliyoruz.
Üsküdar Belediyesi’nin sahilde veya parklarda içki içilmesini önlemek için koyduğu yasak ve içenlerin isimlerini internette yayınlamaya kalkması saçma ve belediye yetkilerini aşan bir uygulama...Ayrıca, belediyesi bunu yapınca halkın içinden bazı şaşkınlar da Ramazan’da yemek yiyen veya bira içene saldırıp hastanelik etmekten çekinmiyor.Bu nedenle herkesin, özellikle “yönetim” kademesindeki kişilerin çok dikkatli olması gerekiyor. Ama bizde aklına geleni yapmanın, diline geleni söylemenin özellikle son yıllarda âdet haline getirilmesi sonucunda“düşünme” zorunluluğu ortadan kalkmış gibi...Bazı belediyelerin daha önce parkta elele oturanları bile polis zoruyla ayırdığını gördüğümüz için parkta içki yasağı da benzer bir uygulama olarak değerlendirildi. Yani çağdışı bir uygulama...Tabii bunun yanında restoran ve kafelerde biranın dahi yasaklandığı başka kararların olmasını da rahatça bekleyebiliriz.Elbette biz demiyoruz ki ‘parkta, sahilde insanlar elinde viski, votka şişesiyle gezinsin, içip içip etrafı rahatsız etsin.’ Böyle bir durumda güvenlik görevlileri gerekeni yapacaktır ki şimdiye kadar böyle bir olay da duymadık. Ama sessiz, sakin bir şişe bira içeni de yakalamak, internette adını teşhir etmek olacak iş değil. Acaba bir adım sonrasında ismini ve bira şişesini boynuna asarak halk arasında dolaştırırlar mı diye merak ediyor insan.LAİKLER SARHOŞ DEĞİL!Bu ne kadar yanlış bir karar ise kalabalık bir grubun Üsküdar sahiline giderek ellerinde şarap bardaklarıyla protesto gösterisi yapması da en az o kadar yanlış bir davranıştır.Hele bunu yaparken ağızlarına “laiklik ve 10. Yıl Marşı”nı almaları fahiş bir yanlış!Bir kere parklar uluorta elinde şarap bardağıyla gezinecek yerler değildir.Ayrıca bunu yaparken laiklik sloganı atma ve 10. Yıl Marşı’nı söyleme hakkına sahip değillerdir.Önce laikliğin anlamını araştırsınlar, bakalım içinde parkta içki içmekle ilgili bir şey var mı?Sonra da... 10 yılda her savaştan açık alınla çıkan ve 10 yılda ana yurdu demir ağlarla örenler alkolik filân değillerdi. Bu işleri ellerinde şarap bardaklarıyla dolanarak değil, gecelerini gündüzlerine katıp çalışarak yaptılar. Nitekim kendilerinden sonra gelenler aynı sorumluluğu göstermedikleri için demir ağlar da o günden bugüne maalesef artamadı. Arada belki kendi özel alanları içinde içki de içmişlerdir ama hiç sokakta bunun şovunu yapanı gördük mü?Kısacası arkadaşlar, biz iyice şaşırdık artık. Hiçbir konuda “orta”yı, rasyoneli bulmayı bilmiyoruz.Ne olacak bu memleketin hali(!)?*****Bu çatal “o çatal” değil!Bir gazete İtalya’da televizyon sunucuları arasında geçen bir “açık saçık giyinip göğüs çatalı gösterme” tartışmasını bizim Opera Orkestrası’na kadın müdür tarafından yapılan uyarıya benzetmiş.Oysa arada bir benzerlik yok. O çatal tartışması üç çıplak kadın arasında yaşanmış. Uyarıyı yapan; Berlusconi’nin oğlunun kız arkadaşı da diğerleri kadar çıplak zaten ve konu televizyon üzerine.Türkiye’de de sabah programlarına bile bele kadar açık elbiselerle katılan sunucu ve konuklar için benzer şeyler söylenebilir. Ama opera-bale orkestralarındaki sanatçılar böyle giyinmiyorlar, onların belli bir kıyafet standardı var ve zaten kendini bilen, görgüden/kuraldan anlayan insanlar nerede, nasıl giyinmek gerektiğini de bilirler.“Çıplaklıkla reyting sağlamak” gibi ucuz bir yaklaşımları olamaz yani.Onun için o çatalla, bu çatal da farklıdır. Aynı zannedenlerin veya aynı gibiymiş gibi göstermeye çalışanların iyi niyetinden şüphe ederim ben!