16 yaşındaki kızın babası 21 yaşında evli bir kadına silah zoruyla tecavüz ediyor.Kız için dev bir şok!Tecavüz olayından sonra gelip kızına kendisini kan davasından kurtarması için onu tecavüz ettiği kadının kocasıyla evlendireceğini söylüyor.İkinci dev şok!Kızın istememesine rağmen zorla bu adamla gerdeğe sokuyor.Üçüncü ve öldürücü şok!Ortada biri 16, diğeri 21 yaşında tecavüze uğrayan (ve üstüne üstlük 21 yaşındaki evli kadına eşinin bir akrabası tarafından ahırda “tecavüze uğradığı için” işkence de yapılmış) iki zavallı genç kadın ve içinde muhtarın da bulunduğu koca bir suçlu erkekler güruhu var.VAN’ın Özalp İlçesi Cumhuriyet Savcılığı muhtarla birlikte 10 kişiyi göz altına almış.Van Kadın Derneği Başkanı tecavüzün üstüne işkenceye de uğrayan kadına töre infazı yapılmasının da ihtimal dahilinde olduğunu söylemiş.Şimdi... Bu ülkenin vatandaşları bütün bu çağdışı olaylar karşısında “yeter artık” diyor. Şu ana kadar bü tür suçlara göz yumuldu. Suçlular bin çeşit kılıfla korundu, serbest bırakıldı. Bu yapıldıkça aynı suçlar tekrarlandı.Ama artık bıcak kemiğe dayandı. Türkiye’de korumasız, çaresiz çocuk ve kadınların vahşi akrabalar veya barbar yabancı erkekler tarafından taciz ve tecavüz edilmesine, öldürülmesine bu ülkenin vatandaşları isyan ediyor.Başbakan Erdoğan İslâm Konferansı Örgütü’ne kadınlar için yan örgüt kurmalarını önereceğine, akıl vereceğine önce kendi ülkesinde kadınları koruyacak örgütler kursun, yasaların işletilmesini, hakimlerin görevini doğru yapmasını sağlasın. VAN’daki bu iki genç kadının kurtarıldığını ve hayatlarının güvence altına alındığını görmek, duymak istiyoruz.Eğer bu 10 suçlu da cezalarını çekmeden serbest kalırlarsa Türkiye’de erkek kanun adamlarının kadınlar söz konusu olduğunda kanunu uygulamadığını ilân edeceğiz.AKP Hükümeti de ülkedeki hukuk boşluğunun, yasaların uygulanmayışının birinci sorumlusu olacak. Erdoğan verdiği bir röportajda “Bu çağda hâlâ töre cinayeti olması çok üzücü. Töre cinayetine kurban edilen insanların hesabını kimse veremez” demiş.Çok doğru. Yalnız töre cinayetinin değil, bu ülkede yaşanan ilkel, vahşi olayların hiçbirinin hesabını hiç kimse veremez.Ama başbakanların, bakanların görevi sızlanmak değil, çözüm üretmektir.Çözümleri duyalım!*****Bebeğin rızası”nı da soracak mısınız?Devrim Sevimay’ın Pazartesi röportajında Ankara Barosu Çocuk Suçları Başkanı Avukat Türkay Asma “Hakimler bile çocuğa tecavüz davalarına erkek gözüyle bakıyor. Öz kızına sürekli cinsel tacizde bulunan baba mahkemeden ceza aldı. Yargıtay bozdu. Dava Yargıtay Genel Kurulu’na gitti; 25 kişiden 24’ü ‘Kızın rızası var’ diyebildi” açıklamasını yapmıştı.Bu ne utançtır? Bu ne rezalettir? Hangi çocuğun böyle bir insanlık ayıbına rızası olabilir? 12-13 yaşındaki çocuklara tecavüz edenleri (hele de baba, öğretmen gibi çocuktan sorumlu kişiler) koruyan, bunu yapmak için küçücük çocuklara “fahişe” diyen avukat, hakim olabilir mi?Türkiye’de oluyor. Olduğu için de olaylar 17 aylık bebeklere kadar inmiştir.Acaba bebeklere tecavüzde de “kızın rızası var” derler mi şimdi ben onu merak ediyorum.Tecavüze uğradığı Adli Tıp Raporu ile kesinleşen ve AKP Milletvekili Dr. Turan Çömez’in de kendi muayenesi sonucu “Kesinlikle tecavüz var” dediği bebek N.N.B. devlet koruması altına alınacak ve bir daha annesine (onun da adı “anne” değil mi?) verilmeyecekmiş.Zaten bunun aksi asla düşünülemez. O kadının bir daha hiçbir çocuğunu devletten almasına izin verilmemeli (bir daha doğurmasına da izin verilmemeli.)Ama o zaman da SHÇEK’i düşünüyorsunuz; acaba o yuvada bu çocuklar yeterince korunacak mı?Keşke hiç değilse bazı kurumlara güvenebilseydik, durumumuz gerçekten içler acısı...Temiz toplum, temiz siyaset ve adalet arıyoruz!
Dün “Rahşan Affı”ndan da söz ettiğim, Türkiye’yi esir alan adaletsizlikle ilgili ‘Vahşi Batı’dan farksız’ başlıklı yazıma gelen tepkiler durmak bilmiyor, adeta küçük çapta bir ayaklanma yaşanmakta!Aynı gün yazımın karşısında, 5. sayfada çıkan “Talihsiz bebeğin annesi özel koğuşta. Adli Tıp yeni rapor verdi: Bebeğe tecavüz var” haberi ile onun yanındaki “Van’da silah zoruyla evli kadına tecavüzden tutuklanan sanık, tecavüz ettiği kadının kocasına 16 yaşındaki kızını verdi” haberleri de bu ayaklanmayı tetikleyen diğer olaylarla birlikte insanların sabrını iyice taşırdı.Önceki gün; serbest bırakılan kapkaççı ve katil haberleriyle, çocuk pornosu suçlularının haberi yanyanaydı, dün bu iki dehşet verici haber...Özellikle kadın okuyucular gerekirse sokaklara döküleceklerini söylüyor: “Artık bu hukuksuz, adaletsiz, rezaletin ayyuka çıktığı ülkede yaşamak istemiyoruz. Ya şerefimizle normal vatandaş gibi yaşayalım ya da toplu olarak kapılarına dayanalım” diyorlar.Bana “Bir hareket başlatın; imza kampanyası, e-mail bombardımanı, yürüyüş, ne olursa. Bunu ancak siz yaparsınız, biz de katılırız. Bitsin artık bu çağ dışı insanlık skandalları” önerisinde bulunanların sayısı az değil.Onlara bütün kalbimle hak veriyorum, bir toplumu adaletsizlik, hele de yeryüzünde eşi benzeri görülmeyecek, kadın-erkek-çocuk-bebek herkesin can/mal/namus güvenliğini sıfıra indiren bu tür bir adaletsizlik kadar yaralayan, can evinden vuran bir başka hayati sorun yoktur.DİBE VURMAK BUDUR!Eskiler bu duruma “ahlâkın tefessüh etmesi” derlerdi, “tümüyle yok olması” anlamında... Gerçekten de ülkede hukukun uygulanmaması, hırsızın, katilin, tecavüzcünün HER TÜRLÜ KOLAYLIK SAĞLANARAK cezasız bırakılması, sokaklara salıverilmesi bir de üstüne TV’sinden, dergisinden, gazetesinden sapkınlığın bin çeşit örneğinin marifet gibi sunulması, skandal yaratan insanların medyatik yapılarak, reyting kazandırılarak, şımartılarak ödüllendirilmesi işte ahlakı sıfırladı. Sorumluları mutludur umarım, misyon tamamlanmıştır.İşe yavaş yavaş başladılar, arsızlığı, sorumsuzluğu giderek arttırdılar, şu anda onlar zirvede... Rezalet, skandal, ahlaksızlık da!Senelerdir yazıp duruyoruz, yine tekrarlayalım; medya bu konularda görevini yapmadığı gibi, toplumun iyice dejenere olması açısından, sırf reyting ve reklâm gözeterek ve kalitesizliğe prim yaptırarak büyük rol oynamıştır. Hâlâ da aynı sorumsuzluğa devam etmektedir.Hiç ama hiçbir ülkede Türkiye’deki ilkelliği; şarkıcının, türkücünün türlü çeşitli abukluğu, skandalı program diye yutturduğunu göremezsiniz. Hiçbir ciddi medya kuruluşu buna izin vermez.İŞTE İSTEDİĞİNİZ ADRESLER!Bebek N.N.B. olayına ve tecavüzcünün “kızını tecavüz ettiği kadının kocasına vermesi” olayına SUSMAYACAĞIZ.Ben yıllar önce TCK değişiklikleri sırasında yasaları “çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası aransın” şeklinde değiştirmek isteyen iki hukukçuya “Böyle kanun çıkarmak isteyenler ruh hastasıdır” diye yazdığım için 15 milyar TL. ceza ödemiştim.İyi ki demişim, verdiğim para da milletime helâl olsun. Bıraksak onlar bunu bir de yasa haline getirmek istiyorlardı.İstediğiniz; Başbakan Erdoğan ve Adalet Bakanı Çiçek’in mail adreslerini veriyorum. “Bu işin peşini bırakmayacağız” diyenler adil bir ülke istediklerini onlara iletebilirler.Ben peşini bırakmayacağım!Başbakan Erdoğan:receptayyip.erdogan@basbakanlik.gov.trA. Bakanı Cemil Çiçek: cemilcicek@adalet.gov.tr*****“Kıskanç” ve “Geniş”Sevgili Ardahanlılar çok kızmışlar. Ayın 4’ünde gazetemizin 5. sayfasında bir internet sitesinin yaptığı “kıskançlık anketi” yayınlanırken haber “En kıskanç il Şırnak, en genişi Ardahan” şeklinde çıkmış. Bu habere de günlerdir tepki mektupları geliyor.Ardahanlılar “Biz kıskançlığın ilkel benlik olduğuna, medeni toplumlarda yer bulamayacağına inanmaktayız. Büyük şehirlerin bile göbeğinde insanlık dışı töre cinayetlerinin yaşandığı bir ülkede böyle ilkel bir düşünce ve yargının güzide ilimiz Ardahan’da olmaması takdire şayandır” diyor ama kullanılan “geniş” tanımının yanlış anlamalara neden olacağını, bunun yerine “medeni, modern, uygar, kıskanç olmayan” gibi tanımların kullanılması gerektiğini söylüyorlar.Ayrıca anket sonuçlarının bu şekilde yorumlanmasının “töre, kıskançlık ya da namus” adı altında cahilce işlenen cinayetleri doğal gösterdiği veya teşvik anlamına alınabileceğini belirtiyorlar.Onlara hak veriyorum, dilimizde bazı kelimelerin anlamı zamanla çok değişti ve “geniş” sözcüğü de tamamen yanlış anlamaya neden olabilir. Ama gazetecilikte bazen haber başlık veya spotları daha dikkat çekici olsun diye bu tür uç ve tezat kelimeler kullanılabiliyor.Ardahan’la ilgili gerçekten medeni anket sonucunu ve Ardahanlılar’ın bu olaydaki medeni tutumlarını kutluyor onlara sonsuz sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Anket sonucu, gurur duyulacak bir sonuçtur. Ve yazılan “geniş” tanımını yanlış anlayan varsa bu sadece anlayanın sorunudur, geriye kalanlar şüphesiz bu sonucu saygıyla değerlendireceklerdir.
Bülent Ecevit’in ölümüne ben de üzüldüm tabii, eşine ve bu üzüntüyü paylaşan herkese başsağlığı diliyorum.Belki zamanı değil ama, aksi bir tesadüf eseri günlerdir Rahşan Ecevit’in kulaklarını çınlatmaktaydım. Zira Türkiye’de suç oranının giderek artmasının yanında çocuk pornosu, çocuklara ve hatta bebeklere taciz ve tecüvüzlerin de artması gibi olayların arkasında hukuk sisteminin sakatlığının yattığına inanıyorum. Baştan beri böyleydi, şimdi inancım daha çok arttı.Cezaları hafifleten, örneğin 20 yılı 3-5 yıla indiren, kanunlara konmuş sayısız abuk nedenin yanında iktidarların oy kazanma amacıyla sık sık çıkardığı aflar bu sistem sakatlığında ciddi rol oynadılar. Düşünün; kadınlara, çocuklara tecavüz edenler, öldürenler, gasp edenler, kapkaçcılar, şiddet gösterenler, okullarda şiddet uygulayanlar; hepsi ama hepsi serbest bırakıldı bugüne kadar.Arada birkaçı göstermelik olarak cezalandırıldı, geriye kalanların tümünün tekrar toplum içine karışmasına izin verildi.RAHŞAN AFFI!Oysa bunlara yalnız ceza da yeterli değildi, çoğu psikolojik bozukluktan muzdarip bu suçluların bir de üstelik esaslı şekilde tedavi edilmesi gerekiyordu.“Rahşan affı” olarak adlandırılan ve toplumun, basının şiddetli tepkisine rağmen son Ecevit Hükümeti döneminde çıkarılan af işte bu “siyasi af”ların sembolü oldu. On binlerce ağır suçlu o afla salıverildiği ve bir kısmı benzer suçları tekrar işlediği gibi suça meyilliler arasında “Nasılsa sonunda bir af çıkar kurtuluruz” düşüncesi yaygınlaştı.İşte sonuç; 21. yüzyılda Vahşi Batı’dan farksız bir Türkiye!HEPSİ SERBEST!Dün VATAN’da “tecavüze uğradığı söylenen” 17 aylık bebeğin annesinin hakime “Linç ederler, beni tutuklayın” haberinin yanında üç önemli haber vardı:Biri: 3 yıl önce Taksim’de SAT komandosu Zeki Şen’in öldürülmesi olayına karışıp 14 ay sonra (plânlı cinayet için 14 ay, düşünün) özgür kalan suçlunun bu kez; üzerinde kesici bir aletle bir Rus gazetecinin çantasını kaptığı haberi...İkincisi: Küçük çocukları kandırarak pornografik görüntülerini çeken, üstüne bir de kurbanlarının saçlarından koleksiyon yapan adamın haberi...Ve üçüncü: “Çaldığı çantayı geri verince salıverilen kapkaççı”nın haberi...Üçüncü olayda suçlu anında serbest, ilk ikisinde kısa süre sonra!Bu durum her medeni ülkede büyük çaplı bir hukuk skandalıdır. Türkiye’de ise hükümetler toplumu siyasi olaylar çerçevesinde oyalarken ülkede can ve mal güvenliğinin ortadan kalkmış olması unutturulmaktadır.Ve biz vatandaşlar olarak unuttuğumuz, sustuğumuz, onların sorumsuzluğuna ortak olduğumuz sürece bu kısır döngü sürüp gidecek, herkesi içine alacak bir girdaba dönüşecektir.Susmayalım! Bir numaralı görevi adaleti sağlamak, hukuku uygulamak olan devletten bunu isteyelim!Ne bekliyoruz?
Böyle bir şüpheye düştüğümüz için hiç kimse bizi suçlayamaz. İki gün önce Adalet Bakanı Cemil Çiçek’le telefon görüşmesi yaparken aynı şüpheyi ona da aktardım.Bebek tecavüzcüsü sapıkların ve maalesef “anne” adı taşıyan bir dişi canavarın cezasız kalması korkusunu taşıyoruz.Arasına girmeye çalıştığımız Avrupa ülkelerinin birinde olsaydık bu korkuyu taşımazdık, çünkü o ülkelerde tek bir suçluyu yıllarca izleyerek 20 yıl sonra bile olsa cezasını veriyorlar. Af yok, zaman aşımı yok, hafifletici neden gibi budalalıklar yok; duruşmalarda takım elbise giyip kravat taktığı için “iyi hali görüldü” gibi saçmalıklarla cezalar indirilmiyor.Sadece “tecavüz”den ömür boyu hapis cezasını verdikleri için suça yeltenen de kurtuluşu olmayacağını peşinen biliyor.Bizde ise küçük çocuklara toplu tecavüzde bulunan kazık gibi yaşını başını almış sapıklar serbest bırakılıyor.Kadınlara tecavüz ettikten sonra öldürenler bile serbest bırakılıyor. Ve biz, toplum olarak elimizde mumla adalet arıyoruz. PORNO DA BİRİNCİ!Çocuk pornosu konusunda internetteki arama oranında dünya birincisi olmamız bile yeterince utandırmıyor, şaşırtmıyor bizi (hayvan pornosunda da “ikinci”ymişiz!) Sapıklığa prim verilen, sapıkların korunduğu bir ülkede sayılarının bu kadar artması neden şaşırtıcı olsun?Aramızda “içinde bunca sapık barındıran bir toplum”un bireyi olmaktan utananların sayısı az değil, biliyorum. O zaman neden biz kazanamıyor ve bu toplumsal kirliliği, yozluğu temizleyemiyor, eğitimle, hukukla, gereken her ne ise onunla adil, temiz bir topluma ulaşamıyoruz?Nedir bu iğrenç yozlaşmanın nedeni?Neden biz çocuk pornosunda daha önce ilk sırada olan Rusya’yı bile geride bırakıyoruz da o sırada Avrupa ülkeleri yok?Nedeni basit; cezasız adalet olmaz. Batı ülkelerinde çocuk pornosu da tecavüz gibi ömür boyu hapisle (suçlunun hadım edilmesi de uygulanıyormuş) cezalandırılıyor. Bizdeki gibi yeni kurbanlar bulmaları için anında sokağa salıverilmiyor. HADIM EDİN ALÇAKLARI!Kusura bakmasınlar ama bugüne kadar verilmeyen cezalar ve şimdi de “17,5 aylık bebek tecavüzü” konusunda yapılanlardan sonra, birçok vatandaş gibi benim de bu ülkede olan adalete inancım esaslı şekilde zedelenmiştir.İzmir’de 3 kişinin tecavüzüne uğradığı iddiası toplumu günlerdir ayağa kaldıran bebek için şimdi “tecavüz yok, zorlama var” deniyor.Oysa haber ilk olarak “Adli Tıp muayenesi akıllara durgunluk verecek gerçeği ortaya çıkardı. Bebeğin defalarca tecavüze uğradığı belirlendi” şeklinde çıkmıştı. Çocuğun üstünde sperm bulunduğu açıklanmıştı.Şimdi bunlar yalanlanıyor ve tecavüz için “iddia” deniyor.Olayın açıklaması inandırıcı şekilde yapılmadıkça, ortadan kaybolan anne tutuklanmadıkça, o ve diğer üç suçlu cezasını bulmadıkça ve bebek hasta ruhlu “biyolojik anne”den alınmadıkça toplum vicdanı asla rahatlamayacaktır.Gelen 4 mektuptan 3’ünde suçluların “hadım edilmesi” isteği yer alıyor.Bu tür suçlarda Batı’da uygulandığına göre bizde neden olmasın?Günün birinde başka masumların hayatını karartsın diye mi saklanacak bu sapıklar?*****Ermeni iddiasına doğru cevap!Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Yayıncılar Birliği toplantısında Ermenistan milletvekili Manukyan’a verdiği cevap doğrusu alkışı hakediyor. Bu kadar net, doğru ve yerinde bir cevap olabilir. Kinle, nefretle, kaçak güreşerek bir yere varılmaz. Bizim arşivlerimiz açık. Ermenistan da açsın. Tarihçileri de tartışmadan kaçacağına ortaya çıkıp ortak araştırma yapsınlar ve gerçek anlaşılsın.Bunları söyledikten sonra “Biz tarihimizle hesaplaşırız, siz hesaplaşabilecek misiniz? Cevap yok” demesi de hedefi tam 12’den vurmuş.Bravo Sayın Erdoğan. Keşke her konuşmanızı böyle alkışlayabilseydik!******Şu evlilik konusu!Tuğçe Baran’ın günlerdir yazdığı “evli çiftlerin ayrı evlerde oturması” konusunda bir şeyler söylemek istedim, bir türlü sıra gelmedi.Avrupa’da bunu uygulayan çiftler var ve bazıları problemsiz yürüyor. Ama Türkiye’de maalesef verilen söze sadakat, ilişkide karşılıklı güven, evlilik kurumuna saygı gibi konular özellikle son yıllarda anlamından çok şey kaybettiği için zor. Ayrıca... Biz Türkler kıskanç bir milletiz. Yıllar önce Hürriyet gazetesinin bir kadın yazarı (ki kendisi bugün klasik evliliğin en ateşli savunucusu olmuştur) benzer bir uygulamayı savunduğunda ve haftanın belli günlerinde eşiyle farklı plânlar yapmayı uygulamaya kalktığında ben; “Aşk varsa olmaz. Yürümez. Muhabbet kuşları bile birbirini kıskanır” demiştim.Aradan aylar geçti ve bir akşam, bir restoranda söz konusu kadın yazar bu parlak (!) buluşun yürümeyeceğini anladı. Sonra da “Ruhat Mengi haklıymış” diye yazdı.Naçizane hatırlatayım dedim. Teoride “uygun” görünen her şey pratikte “uymayabiliyor”.
Perşembe günü okurumuz Amaç Bükmen’den önemli bir mektup gelmiş. Daha doğrusu, aynı zamanda dikkatli bir TV izleyicisi olduğu anlaşılan Bükmen, Abbas Güçlü’nün son programındaki iki önemli noktaya dikkatimizi çekmiş.Diyor ki:“Dün gece Genç Bakış isimli programda genç bir bayan öğrenci bir soru sordu. Konuk, Devlet Bakanı Abdüllatif Şener idi. Bu kız bakana yönelttiği soruda özellikle ‘Türkiye halkları’ ifadesini kullandı. Fakat çok uyanıkça davrandı; sorunun genel içeriği salondaki gençlerin hislerini okşayacak yapıdaydı. ‘Türkiye halkları’ ifadesi araya sıkıştırıldı. Ben bakanımızın, cevabına ‘Türkiye’de halkları yoktur. Türk halkı, Türk milleti, Türk ulusu vardır’ diyerek başlayacağını tahmin ettim. Fakat Bakan Bey ‘soruyu anlamadım’ dedi (...) Abbas Güçlü Bakan’a soruyu tekrar ederken o ifadeyi ‘Etnik kökenler’ olarak değiştirdi.Ve Türk ulusu için hayati önem taşıyan bir çözülme ifadesi hiçbir tepki almadı. Oysa salon, memleketinin iyiliğini düşünen gençlerle doluydu. Açıkça anlaşılıyor ki; hükümetin ‘Türk ulusu’ kavramından daha çok önemsediği kavramlar var! Örneğin Bakan, globallikten söz etti ve ‘Sınırlar artık ülkeleri koruma işlevini yitirdi’ dedi. Yitirdiyse Türk ordusuna gerek kalmadı mı? O zaman bu an dahi yürekli gençlerimiz neden şehit oluyorlar? Bunu bakana sormak isterdim (...) Saygılarımı sunuyorum.” OSMANLI’DA DEĞİLİZ!Ben de Amaç Bükmen’e çok hak verdiğimi bilmenizi istiyorum. Türkiye sanki farklı ülkelerden, onların farklı halklarından oluşuyormuş gibi “Türkiye halkları” deyimi uzun bir süredir kasıtlı olarak kullanılıyor. Özellikle artık bazı grupların küstahlığı keyiflerine göre Türkiye haritaları üretecek boyuta getirdikleri, Diyarbakır’dan “başkentmiş gibi” söz ettikleri bir dönemde bir bakanın bu ifadeyi atlamaması gerekirdi.Osmanlı İmparatorluğu döneminde olsaydık haklı sayılabilirlerdi ama artık değiliz ve Türkiye Cumhuriyeti (Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın Atina’da yaptığı konuşmada da belirttiği gibi) ırk esasına dayalı bir Cumhuriyet değildir, yurttaşlığa dayalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran insanlar dil, din, ırk ayırımı gözetilmeksizin Türk ulusunu oluşturmuştur.Sınırlar konusuna gelince; “globalleşme” tarifi iyi anlaşılmadığı için “artık bilgi, emek ve sermaye söz konusu olduğunda, dünyanın sınırların olmadığı büyük bir köy gibi algılanması” da işte bu hale dönüşebiliyor; “sınırlar artık ülkeleri koruma işlevini yitirmiş.” Bugün herhangi bir ülkenin sınırını izinsiz olarak bir adım geçin bakalım... Koruma işlevinin ne halde olduğunu anlarsınız.Doğrusu Abdüllatif Şener’in aynı programda iki ciddi hatayı aynı anda yapması şaşırtıcı. Ona bir de Chirac’ın geçen yıl AB Fransa’yı “azınlık haklarıyla ilgili olarak” uyardığında verdiği cevabı hatırlatmak isterim.“Fransa’da azınlık yoktur, Fransız ulusu vardır” demişti Chirac. Nasıl ama?*****Cumhuriyet yürüyüşü!Bugün Ankara’da tam 125 sivil toplum kuruluşunun katılımıyla büyük bir “Cumhuriyet Yürüyüşü” yapılacak. Sabah 11.00 de AKM’de başlayacak yürüyüş, Tandoğan Meydanı’ndaki mitingle devam edecek ve Anıtkabir’de son bulacak.Bir kez de ben duyurayım dedim. Ankara’daysanız ve Cumhuriyet’i seviyorsanız durmayın, gösterin sevginizi!
Geri kalmış ülke sendromumuz her önemli olayda kapı gibi karşımıza dikiliyor. Olay veya birbirine bağlı olaylar ya medya-iktidar kavgasına veya diğer kurumların çatışmasına çevriliyor, bir bakıyorsunuz olayın kendisi zaman aşımına uğramış ve cezasız kalmış.Ortada bir YİMPAŞ rezaleti var, Avrupa’da binlerce insan dolandırılmış, mağdur edilmiş. Alman, İsviçre savcılıklarından bu dolandırıcılıklarla ilgili belgeler Türkiye’ye gelmiş. Olayı asıl çözmesi gereken merci Türk adaleti iken gelen belgelerin bile bekletildiği, konunun savsaklandığı iddia ediliyor.Sonra da Başbakan ve yardımcısı Şahin ortaya çıkıp ya medyayı suçluyor ve “belge varsa getirin” diyorlar veya “İçinizde o kadar hukukçu var, tutuklamayı bağımsız yargı organları yapar” diyorlar.Oysa medya da, ana muhalefet partisi de bu konudaki tepkilerinde yerden göğe kadar haklıdır, böylesine büyük, binlerce vatandaşı mağdur eden, Avrupa savcılıklarının belge gönderdiği olaylarda hükümetlerin takibi gereklidir.CEM UZAN’I NASIL YOK ETTİNİZ?Medya polislik yapmak, belge toplamak zorunda değildir. Ortada bir de Meclis Araştırma Komisyonu Raporu varken, Yimpaş’ın patronu Dursun Uyar uluslararası tutuklama kararıyla aranıyorken AKP’li bakanlarla yanyana törene katılıyorsa ve hakkında hiçbir işlem yapılmıyorsa, bu durumda hükümet her kimlerden oluşmuş olursa olsun sorumlu kendisidir efendim.Kaldı ki banka yolsuzluklarında kimsenin gözünün yaşına bakılmamış banka sahiplerinin tüm varlığına iç çamaşırlarına kadar el konmuştur. Kaldı ki Cem Uzan için özel yasalar çıkarılmış nesi var, nesi yok alınmıştır.YİMPAŞ’ta yapılanın benzeri bir “koruma/kollama” olayı bir başka ülkede görülse, bırakın Başbakan’ın çıkıp saldırıya geçmesini koltuğundan hemen ayrılması beklenirdi. Ama Türkiye gibi en ağır suçların cezalarına 5 yıl erteleme getirme cesareti gösterebilen hükümetlere sahip bir ülkede “siyasi etik”ten söz etmek mümkün değildir.Hükümet YİMPAŞ’ta da, BOTAŞ’ın kamu kurumlarından borçlarını alamayışında da, Ziraat Bankası’ndaki 20 trilyonluk nema skandalında da hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranıyor.Oysa BOTAŞ ve Z.B zararları da sonunda zamlarla, vergilerle milletten çıkacak. Nasıl bir rezalet, nasıl bir yönetim anlayışıdır bu?YİMPAŞ ve onun gibi şirketlerin faizsiz kazanç vaadiyle ve “Faiz yiyen Kâbe yolunda anasıyla zina etmiş sayılır” gidi dehşet verici hurafeleri Peygamber hadisi diye yutturarak para toplamayı başarmaları ise başlı başına incelemeye alınacak bir komedidir.Böyle bir hadis olsaydı %23 faizle borçlanarak ekonomiyi ayakta tutmaya çalışan AKP Hükümeti doğru cehenneme giderdi zahir!(Not: “Bu işler bağımsız yargının işidir” diyenlere savcıların geleceğinin ısrarla Adalet Bakanlığı’nın elinde tutulmasının nedenini de sormak lâzım. İlginç bir “bağımsızlık” anlayışları var doğrusu.)*****Canavarlar, ahlâksızlar!Eğer ahlâksızlığın, vahşetin, canavarlığın zirve yapması bu değilse nedir Allah aşkına?1,5 yaşındaki bir bebeğe bile tacize, tecavüze yeltenen canavarların çıktığı bir toplum olabilir miyiz biz? İnsanlık, ahlâk bu kadar mı yerlerde sürünüyor bu ülkede?Zavallı yavrucağın ağzında emziği, sapsarı yüzü, korku dolu gözleri ve alnındaki yara iziyle çekilmiş fotoğrafı sanki insanoğlunun düşebileceği kötülük, alçaklık sınırının temsilî tablosu gibiydi.Ve tabii her konuda asıl sorumluların serbest bırakılması durumunu burada da gördük; anne serbest!Hangi mahkeme çocuğunun sorumluluğunu taşımak zorunda olan anneyi bu durumda serbest bırakabilir?Sosyal Hizmetler İl Müdürü Zekeriya Ertaş hâlâ “İnceleme yapacağız, sosyal hizmetler uzmanının vereceği roparlar doğrultusunda eğer gerekiyorsa annenin velayetini iptal davası açacağız” diyor. Oysa bu yavru bir daha asla annesine verilmemeli.Ona tecavüz eden canavarlar da bir daha asla toplum içine karışmamalı. Aslına bakarsanız onlara (anne dahil) nefes almak için bile dışarı bırakılmayacak kadar ağır bir hapis cezası verilmeli. Veya daha da iyisi bu canilerin boyunlarına bebeğin fotoğrafı asılarak halkın arasında dolaştırılmalı. Aklınıza daha ağır bir ceza geliyor mu?Ama durun bir dakika, bu hükümet çocuk taciz ve tecavüz suçlarının cezalarına da 5 yıl erteleme getirmek istediğini kısa süre önce duyurmuştu. Yakında anne gibi, tecavüzcüleri de salarlarsa hiç şaşırmayalım.Sivil toplum kuruluşları ve bizler hâlâ neden isyan etmiyoruz, neden bu kadar sabırlıyız bilen var mı?
Geçen hafta Londra’daydım biliyorsunuz, orada olunca kafamın neden daha çok dinlendiği, yazı yazsam bile yorgunluk hissetmediğim sorusunun cevabını bir kez daha aldım.Orada insanlar huzurlu... Her an, her yerde “yarın ne olacağız” endişesini dile getirmelerine gerek olmadığı için, siyaset dışı konularda saatlerce sohbet edip keyifli zaman geçirebiliyorsunuz.Daha havaalanlarına adım attığınız anda güvenlik ve disiplinin lâfta değil gerçekten uygulanmakta olduğunu, her konuda “profesyonel bir yönetim”in bulunduğunu görüyor ve kendinizi güvende hissediyorsunuz. Sokağa çıkınca kapkaçcının, evinizde otururken hırsızın korkusunu yaşamıyorsunuz.Trafikten, televizyona kadar insanların şımarıklık yerine, normal vatandaşlık veya görev yaptığını izliyor ve durup dururken sinirlenmiyorsunuz.Korna sesi yok... Komşuların saygısızca ortalara salıverdiği köpeklerinin veya başıboş köpeklerin uluma sesleri yok... Ortada sahipsiz kedi bile yok... Kafanızı dinliyor, sabahın 5’inde ayağa dikilmiyorsunuz.Daha ne sayayım size? Üstüne üstlük onları yönetenler “Çok çalıştık, çok yorulduk” şovları da yapmıyorlar, zira yönetime kendilerinin talip olduğunun ve çalışıp yorulurken aynı zamanda somut başarılar elde etmenin görevleri olduğunun farkındalar. Görevinin sorumluluğunu taşıyamayanları (başta bakanlar ve kendilerine yakın kuruluşlar olmak üzere) korumadıkları için işler tıkır tıkır yürüyor. Yolsuzluk görülmüyor.YABANCILAR NEDEN SEVSİN?Okurumuz Özün Kanbay güzel bir mektup göndermiş. Etiler’de iki şeritli yolda “Beni hasta etti” dediği bir cipin uzun süre korna çalarak taciz ettikten sonra yarış arabası havalarında kendisini solladığını anlatıyor ve “Ben bu ilkelliğe delireceğim, her gün ayrı bir tip görüyorum ölümüne makas atan” diyor.Sitelerde yaşanan görgüsüzlükleri de anlatan Kanbay şöyle devam ediyor:“Demem o ki; Türk insanı birbirini seviyormu ki yabancılar sevsin? (...) Avrupa Birliği bize karşı bahane buluyor evet, çünkü biz Avrupalı değiliz ki... Sokaklarında bizle yaşamak istemiyorlar haklı değiller mi? Didinip kurdukları mis gibi düzeni acilen bozalım diye mi gidelim oraya yani. Ama bizim kafalar hatayı hep karşıda arıyor, ‘Acaba bizde mi bir hata var’ diye hiç sormuyor (...) Uyum kanunu filân çıkaracaklarına sokak aralarında ‘Avrupa Birliği ve Uygarlığa Uyum Kursları’ açılmalı aslında, belki işe yarar.” ÖZER’İN BAŞARI ÖYKÜSÜ!Haydi şimdi elimizi vicdanımıza koyup düşünelim; Özün Kanbay haksız mı?Bunun yanında Avrupa’da her şeyi kitabına, kuralına uygun yaparak akla hayale gelmedik başarılara imza atan Türkler de var. Londra’da “Sofra” restoranlarının ve Oxford Circus’ın çok yakınındaki Özer restoranın sahibi olan Hüseyin Özer bunlardan biri... Daha önceki Londra seyahatlerimde de Özer’in benzersiz mutfağının çeşitlerine, lezzetine hayran kalmıştım ama kendisiyle ilk kez geçen hafta tanıştım.Her akşam önünde İngilizlerin yer bulmak için uzun kuyruklar oluşturduğu ve ayakta saatlerce beklediği restoranda Çayan isimli genç ve nazik garsonun süper servisi eşliğinde kısa bir sohbet yaptık.Londra’ya gelişlerinde benim gibi sık sık Özer’e uğrayan Hıncal Uluç’un kulağını çınlatmayı unutmadığım sohbette Hüseyin Özer işe nasıl sıfırdan başladığını (ama öyle böyle değil, tam sıfır), bu noktaya gelmek için diyet kursları bile aldığını ve bugün “en iyi”ler arasına giren restoranlarının hikâyesini anlattı.Ankara’da parkta yaşayarak başlayan bir çocukluktan zirveye, inanılmaz bir öykü.İçinde humustan içli köfteye, “imam bayıldı”dan baklaya kadar en sevdiğim yemeklerin bulunduğu meze tabağımı silip süpürürken ilgiyle dinledim.Bu başarıyla gurur da duyarak...Bazen soranlar çıkıyor, merak edenler için söylemeyi unutmayayım; nerede olursam olayım her gidişimde hesabımı son kuruşuna kadar mutlaka öderim.Uğur Dündar çok haklı, ancak o zaman bağımsız olabilir gazeteci... Ve her istediğini ancak o zaman, kendini kimseye borçlu hissetmediği zaman çekinmeden yazabilir.Özer harika bir restoran, sunduğu Türk yemeklerinin lezzetine Türkiye’de bile az rastlanır, yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.
Dün Orhan Pamuk’un bir İsviçre gazetesindeki röportajından söz etmeye başlamıştık. Aynı röportajda “artık Nobel ödüllü” yazar “Türklerin 1 milyon Ermeni ile 30 bin Kürt’ü öldürdüğünü” söylüyor ve bunu da bir tek kendisinin ifade edebildiğini vurguluyordu.Mektubunda bu röportajı bize hatırlatan okurumuz Yasemin Erkan diğer cevapları da duymamızı istemişti.Şimdi geçelim Prof. Aysel Ekşi’nin Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji öğreten ama aynı zamanda ABD ve Avrupa’da verdiği konferans ve röportajlarla “başka şeyler” öğretmeye çalışan Fatma Müge Göçek’e yazdığı muhteşem mektuba...Mektuptan çok Ermeni soykırım iddiaları konusunda değerli bir kitapçık gibi görünen uzun yazıda Ekşi tarih bilmeden tarih kitabı yazan (!) ve konuşmaları yapan Göçek hanıma ve onun kendi deyimiyle “aynı fikirdeki akademisyen grubu”na iyi bir ders vermiş aslında.Sadece Türk değil yabancı tarihçiler tarafından da yazılmış çok sayıda tarihi belge ve yayında Ermenilerin Osmanlı Devleti aleyhine daha savaş başlamadan çok önce ayaklandığını, sayısız isyan çıkardığını, Rus ve Fransız ordularına katıldığını anlatan, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovannes Kaçaznuni’nin Taşnak Partisi Konferansına sunduğu ve 1914 yılı sonbaharında Ermeni çetelerinin Türklere karşı ayaklandığını anlattığı, “Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır” dediği rapordan (1955 yılında New York’taki Ermeni Enformasyon Servisi tarafından yayınlanmış ama bugün Ermeni diasporası tarafından toplatıldığı için sadece birkaç kütüphanede mevcut. Ermenistan’da ise yayınlanması yasak ama bizim “aydın”ları bu durum hiç ilgilendirmiyor) birçok yerli ve yabancı tarihçi, yazar ve diplomatın konuyla ilgili açıklamalarına, tarihi mektuplaşmalara kadar çok değerli bilgiler içeren bir mektup.Aysel Ekşi soykırım olayını 2000 yılında ABD’ye gidince öğrendiğini söyleyen Fatma Müge Göçek’e Ermeniler’in Türk halkına yaptıkları vahşeti, toplu mezarları da anlattıktan sonra soruyor:“Siz babanızın hırsız olmadığını bildiğiniz halde onun hırsız olduğunu kabul etmeye zorlanırsanız buna isyan etmez misiniz?” AYNI FİKİRDEKİ BİR GRUP!Ekşi, sosyolog Göçek Hanım’a biraz tarih öğretme gereği duymuş, zira bunların hepsi dünyaya yayılıp Zorian’dan çıkma bilgileri papağan gibi tekrarlıyorlar. Ermeniler de onların sözlerini alarak “Bakın Türk entelektüelleri de soykırım olduğunu söylüyor” diye bol bol kullanıyor.“Biz aynı fikirdeki bir grup akademisyen ABD’de Türk/Ermeni çalışma grubu WATS’ı, İngiltere’de PATS’ı kurduk. Ayrıca öğrencilerden de tartışma, diyalog grupları oluşturuyoruz” diyen F.M. Göçek’in “aynı fikirdeki akademisyen arkadaşları”nın başında Zorian Enstitüsü himayesinde kitapları yayınlanan, soykırım konusunda “Kraldan çok kralcı” olan Taner Akçam geliyor.Geçenlerde Hürriyet ve bazı gazetelerde haberi çıktı; Orhan Pamuk, Akçam’ın “Utanç Verici Bir İş: Ermeni Soykırımı ve Türklerin Sorumluluğu Sorunu” isimli kitabının kapağında görüşlerini yazacakmış. Zorian’ın himayesinde çıkan kitabı yayınlanan Metropolitan Books’un basın bülteninde Orhan Pamuk’un kitap için “Kendini gerçeklerin tarihini yazmaya adayan cesur bir tarihçi tarafından yazılmış, Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı örgütlü imha üzerine kusursuz bir çalışma” sözleri yer almış.BU LÂFI ÖDÜNÇ ALABİLİR MİYİM?Orhan Pamuk’un “artık Nobel’li” oluşunun birçok şeyi nasıl kolaylaştıracağı açıkça belli. Önemli işler bunlar; ucunda ne tazminatlar, ne toprak hayalleri var.İşin asıl ilginç yanı, söz konusu cesur ve kendini gerçekleri yazmaya (veya anlatmaya) adayan bu akademisyen ve yazarların tüm konuşma metinlerini toplasanız içinde “bir Aysel Ekşi mektubu kadar” bilgi ve belge bulamayacak olmanız. Onlar hep aynı sözleri tekrarlıyor; Türk devletini inkârcılıkla, Türk milletini hafızasız olmakla veya korkaklıkla suçluyorlar.“Kimse konuşamıyor, onlar konuşuyorlar.” Pamuk’un bu sözünü izniyle ödünç almak istiyorum; Türkiye’de Ermeni olayları tartışılıyordu, arşivler açıktı, gazetelerde, TV’lerde herkes fikrini söylüyordu. Ama kimse bu “aynı fikirdeki”, daha doğrusu “Ermeni diasporasıyla aynı fikirdeki” grubun yurt dışı faaliyetlerini söyleyemiyordu.Sanki onların gizli bir dokunulmazlığı vardı, dokunanın “aydın”lığı kaçıverecekti.Kimse söylemeyince ben söyledim. Diasporayla mektuplaşmaları, “konferans” adı altındaki Türkiye’yi bilgisiz, dayanaksız suçlamaları, tarihi Zorian denen propaganda kuruluşunda aramaları anlattım.“Zorian” deyince, “çıkar ilişkileri var” deyince pek öfkeleniyorlar ama destekler meydanda işte. Ortada onlarca dansöz var!