Gösteri devam etmeli!

Yabancılar buna “The show must go on” diyorlar. Yani “Ne olursa olsun gösteri devam etmeli.” Geçen Pazar sabahı işte bunu bir kez daha yaşadım

Haberin Devamı

Yabancılar buna “The show must go on” diyorlar. Yani “Ne olursa olsun gösteri devam etmeli.” Geçen Pazar sabahı işte bunu bir kez daha yaşadım.

1991 yılında sevgili babamı kaybettiğimin ertesi günü yazıya oturduğumda olduğu gibi... İşte bizim gibi her gün sahneye çıkmak (!) zorunda olan mesleklerin zorluğu buradadır. Duygulara, duygusallığa yer yoktur orada, her an “taş gibi” olacaksınız.

Daha üç dört gün önce iyiydi anneciğim. Onu tekerlekli sandalyede de olsa dolaşmaya çıkarmıştım. Son derece cesur, acıya, sıkıntıya dayanıklı ve hayatı çok seven bir kadın olduğu için yine de mutluydu.

Bahçede kahve içtik ertesi gün de... Ayva ağacında kalan iki ayvayı koparmamı istedi benden.

‘Hatırın için ağacın tepesine kedi gibi tırmanırım, sen iste yeter ki’ sözlerime epeyce güldü. Sonra o espri yaparak beni güldürmeye çalıştı.

Soranlara “İyi, çok iyi” diyordum mutlulukla... Cumartesi akşamı önce nabzı yükseldi. Normalde 60-70 olması gereken nabız 100’e, sonra 130’lara çıktı. Arkadan ateş yükseldi. O geceyi sabahın 4’üne kadar başında geçirdim.

Birkaç saat uykudan sonra hemşirenin telefonuyla uyandığımda nabız 160’a çıkmıştı. Hemen doktoru Cengiz Aslan’ı, kalp doktorları Bingür Sönmez ve Deniz Şener’i aradım.

Hastaneye kaldırılması gerektiğini söylediler.

Ne yapacaktım şimdi? Bir yanda anacığım, öte yanda kısa süre sonra başlayacak ve son derece önemli bir konuyu işleyeceğim canlı yayın program.

PROFESYONELLİK BUYMUŞ DEMEK Kİ!
Zirve yapan şiddet ve çocuk pornosu konularını inceleyeceğiz; Milletvekili Turhan Çömez, Psikiyatr Prof. Dr. Özcan Köknel, Avukat Canan Arın, Dr. Haydar Dümen birinci bölüme, Prof. Dr. Onur Erol ve sanatçı Nebahat Çehre ikinci bölüme davet edilmiş; tam 6 konuşmacı... Canlı yayın beklemez ki...

Doktorları “söylediklerini uygularsak 2-3 saat daha evde kalabileceğini” söyleyince annemi o durumda bırakarak işime koşmak zorunda kaldım.

Ve işte profesyonelliğin ne olduğunu tam olarak o gün anladım. Stüdyoya girdiğim ana kadar kendimi üzgün, moralsiz, berbat hissederken kameranın kırmızı ışığının yanmasıyla başka bir boyuta geçtim.

Tamamen farklı bir insan... Berbat ruh halini kapıda bırakmış, kafasını tümüyle konuya vermiş, görevini en iyi şekilde yapmaya çalışan gazeteci...

Konuşmama başlarken içime iki damla gözyaşı aktı ve programın bittiği dakikaya kadar orada dondu kaldı.

Sonra koştum, trafiği aştım, ambulans çağırdım ve anacığımı “koroner yoğun bakım” ünitesine kaldırdım.

Hâlâ orada, hâlâ tehlike devam ediyor. Ama kontrol altında ve iyileşecek... Biliyorum iyileşecek... Onunla ayva ağacının altında yine kahve içeceğim.

Profesyonellik buymuş demek ki!

*****

Sandıktan kaçma sorumsuzluğu!
Özün Kanbay “Oy vermemek ne demek” başlığıyla bir mail göndermiş.

“Ruhat Hanım, imdat diye bağırmak istiyorum” diye başlayan mektubu şöyle devam ediyor:

“Geçen seçimlerde oy kullanmayan yaklaşık 35 kişi tanıyordum, dün akşam 36. ile de müşerref oldum. Sadece benim tanıdıklarım 35 kişi dikkatinizi çekerim. Genel adedini düşünemiyorum. Bunların yüzde 90’ı üniversite mezunu ve iyi pozisyonlarda, hatta dün akşamki arkadaş Boğaziçi mezunu meselâ.

Gerekçe ‘kafama göre parti yok’. Ben böyle bir bilinçsizlik görmedim. 68 kuşağından sadece 20 yıl sonra bu hale gelmişiz. 12 Eylül’ün ilk meyveleri olduğumuz için mi bu bizim jenerasyonun başına geldi acaba? Gerçi şimdikiler daha beter sanırım.”

Yazısını “Umarım bu sefer medeniyetle tanışmış insanlar da en az diğerleri kadar ülkelerine sahip çıkarlar, bu kadar küçücük bir vatandaşlık görevini bile fazla görüp bizi geriye götürmek konusunda diğerleriyle ittifak yapmazlar” cümlesiyle bitirmiş Özün Kanbay.

Altına imza atmayacak sorumlu vatandaş yoktur sanıyorum!

DİĞER YENİ YAZILAR