Geçenlerde bir TV programında Mehmet Altan’ın irticayı derin devletle ilişkilendiren bir konuşması dikkatimi çekti. Altan “Ne zaman bir derin devlet şüphesi ortaya çıksa arkadan irtica tehlikesi iddiaları çıkıyor. ‘Susurluk’tan sonra da aynı şey oldu, ‘Şemdinli’den sonra da” diyordu.
Mehmet Altan henüz Susurluk ve Şemdinli’de olaylar tam olarak gün ışığına çıkarılamadığı, maalesef devlet, yargı bunu çözmüş olmadığı için bir aydın olarak ve hatta sadece bir vatandaş olarak soru işaretlerini ortaya koymakta haklıdır. Ama bu olaylar irtica tehlikesi gibi Türkiye’yi eğitimden devlet kurum ve kuruluşlarına (örneğin en önemli kurumlarından biri olan Emniyet’teki irticai gelişmeler artık kendi içinden isimler tarafından da anlatılıyor) kadar tehdit etmekte olan ve uzun yıllardır devam eden bir başka tehlikeyle ilişkilendirilmesi de aynı derecede yanlış.
Erbakan döneminde bu olayların tamamen siyasi çıkar nedeniyle kullanıldığı ve körüklendiği Mehmet Keçeciler gibi kendi siyaset arkadaşları tarafından açıklandı. Dinin siyasallaştırılması, rejimin tartışılması AKP döneminde de bütün “değişik” söylemlerine rağmen devam etti. Bunu bizzat Başbakan, Meclis Başkanı ve bakanlar sürdürdüler; Şemdinli’den önce de sonra da... İlkokul kitaplarından sözlüklere varıncaya kadar her kelimenin dinle açıklanması, “abdest suyunun başağrısını giderdiği” tahrifatı (ki Milli Eğitim Bakanı Çelik tarafından kabul edilmiştir), belediyelerin dağıttığı “bazı uydurma hadislere dayanan kitapçıklar da bu dönemde görüldü.
Heykellerin tahrik edici olduğu ilk kez bu dönemde söylendi, Ramazan’da oruç tutmayanlar, insanların dindar/dindar değil veya dindar/laik ayırımının yapıldığı bu dönemde hastanelik edildi.
Onun için bir yanda “derin devlet” şüphelerimizden söz ederken hemen yanında irticayı “temelsiz bir dedikodu” halinde sunmak, bunu da ordunun üzerine yıkmak sadece orduya değil ülkeye, olayların takibine, şeffaflığa zarar verir.
ÖL AMA KONUŞMA!
Uzun süredir ordunun “irtica ve bölücülük” tehlikesi dışında siyasete müdahale ettiği görülmüyor. Elbette demokratik bir ülkede askerin hiçbir konuda yönetime karışmaması gerekir ama irticai faaliyetler rejim tartışmasına kadar götürülür ve ordu “Rejimin korunması Anayasa ile bize verilmiş bir haktır” noktasına; bu tür tepkiler ortaya çıksın ve bazı partilere siyasi prim sağlasın diye getirilirse o zaman da tek tarafı suçlamak haksızlık olur.
Aynı şekilde terör ve bölücü faaliyetler paralel şekilde artar, bunu önleme görevi de sadece orduya bırakılırsa yine “Ölün ama konuşmayın” çıkışını yapmak anlamsız hale gelir.
Son olarak... Mehmet Altan “Askerin sevdiği/sevmediği, okullarında ders verdirip verdirmediği” yazarlar olduğundan söz etti ve devletin buna hakkı olmadığını söyledi. Ona devletin bir parçası olan hükümetlerin de sevdiği ve sevmediği yazarlar olduğunu hatırlatmak isterim. Yakın görüştüğü ve hatta kedi hediye ettiği, TV programlarına katıldığı yazarlar olduğu gibi, hiç sevmediği ve telefonlarına cevap vermeye gerek duymadığı yazarlar da var.
Bağımsız yazarların bundan hiç gocunmaması gerekir. Siz kendinizi seviyor ve saygı duyuyor musunuz, okurlarınız size güveniyor mu önemli olan budur; siyasetçinin veya ordunun sevgisi değil!
Erol Evgin konseri!
Onun “Cumhuriyet ve Atatürk” temalı konserlerini hâlâ görmediyseniz sakın kaçırmayın diye yazıyorum.
İstanbul’da oturanlar 30 Ekim’de saat 19.30’da Atatürk Kültür Merkezi’nde Erol Evgin konserini izleyebilirler.
Muazzez İlmiye Çığ’ın duruşması ise 1 Kasım’da saat 10’da Beyoğlu Adliyesi 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılacakmış. Bakalım 93 yaşındaki bir bilim kadınına açılan “ifade” davası diğer bazı aydınların “ifade özgürlüğü” kadar ilgi çekecek mi?

