Zihinsel engelli çocuklar için kurulmuş olan İZEV yararına bağış toplamak üzere düzenlenen yürüyüşle ilgili yazımın sonunda dün “Ben de katıldım, hem eğlendim, hem de katkıda bulunabildiğim için büyük mutluluk duydum” demiştim. Devam ediyorum.
Camper firmasını, başarılı PR’cılar Berna ve Fem’i, katılan, emek veren herkesi kutluyorum. Umuyorum ki bu etkinlikler bütün haksız itirazlara, suçlamalara rağmen giderek artar.
O gün, belki de söz konusu gazetecinin “Ahlaksız teklif” yazısında “Bu yazıdan sonra kimse gitmez herhalde” baskısını ısrarla yapması nedeniyle, “isimleri anons edilecek” endişesiyle olmalı benden başka yazar yoktu. Ben de tesadüfen, geç kaldığım için Camper almadım, kendi ayakkabılarımla yürüdüm ama söz konusu yazı tüm gazetecilere büyük bir hakarettir. Bu ülkenin basınının bir çift ayakkabı için kalemini satacak kadar ucuz insanlardan oluştuğunu “aynı işi yapan biri” ne cesaretle söyleyebilir?
Atalarımız bu gibi durumlar için güzel söz üretmişler doğrusu: “Kişi herkesi kendi gibi bilirmiş”!
NE ETİĞİ, SAÇMALIK!
Bu yardım girişimini “gazetecilere rüşvet, ahlaksız teklif” olarak yorumlayan gazeteci senelerdir Başbakan’ın özel konuğu olarak, onun uçağıyla yurtdışı seyahatlere gider.
Açıklasın bakalım bu paralar kimin cebinden çıkıyor... Özel bir kuruluşun verdiği bir çift ayakkabıyı alarak yürüyüşe katılmak ahlaksızlık ise bu fakir milletin paralarıyla seyahat etmek nedir? Gazetecinin siyasetçiyle “kedi hediye edecek kadar” yakın olması nedir?
Durum böyle olunca gazeteci ülkede milyonlarca aç insan varken çifter çifter lüks makam aracının, çifter çifter uçakların hesabını sorabilir, aslî görevini millet adına yapabilir mi?
Ayrıca... Örneğin Turkcell bir grup başarılı yazar ve sivil toplum kuruluşu üyesini 17 Aralık’ta Brüksel’e götürmüş, onları AB’nin karar toplantılarına sokarak izlemelerini sağlamıştı. Sonuçta, gelecek haber ve gözlemlerle toplumun etraflıca bilgilendirilmesini sağlayan böyle bir organizasyona katılmak neden ahlaksızlık oluyormuş?
İyi ki ben de Brüksel’e gittim, okurlarıma çok yararlı gözlemler sundum ve Turkcell’e bir kez daha teşekkür ediyorum.
Türkiye’deki her basın mensubunun, sözüm ona “ahlak, etik” adına olduğu iddia edilen bu “ahlaksız teklif” yazısına dava açma hakkı vardır.
İlkeli, dürüst gazeteciler kalemlerini “bir çift ayakkabıya” satmazlar. Gerçekten dürüst iseler büyük paralar karşılığında da satmazlar.
Mahkemelerden yorulmuş olmasam bu lâfın takibini ben kesinlikle yapardım onu da söylemiş olayım!
Reha Muhtar ne renk?
Herkesin düşüncesi kendine aittir. Siz ne düşünüyorsunuz bilemem ama ben Reha Muhtar’ı severim.
Bir kere arkadaş, meslektaş olarak severim; içten, sıcak bir insandır. Sonra televizyon programlarını (kesinlikle Pişti dışındakileri, eskiden yaptığı “açık oturum” tarzında olanları) beğenirim. Artık VATAN’da yazıyor, komşu da olduk ama tabii bu birbirimizi hiç eleştirmeyeceğiz demek değil...
Son günlerde “Papermoon” isimli restorana takmış durumdaydı Reha... Aman Tanrım bir anlatıyor ki dersiniz uzayda bir restoran. Görülmedik, eşi benzeri olmayan bir saltanat mekânı.
Gidenleri; aileden zengin, üst tabakayı kasteden “Beyaz Türkler” lafından esinlenerek ve iyice abartarak “Bembeyaz Türkler” olarak adlandırıyor.
“Papermoon tarikatı”, “gidenlerin kazana kazana kaybetmemeyi öğrenmiş olması”, “zengin çocuklarının şarap kadehi tutuşu ile fotoğrafa benzemesi”, “akşama kadar ayna karşısında akşam yemeğinin hazırlığını yapmaları” gibi öyle abartılı bir anlatım var ki sanki Reha Muhtar buraya tesadüfen bir kez uğramış da “dışardan biri” olarak şaşırmış, aykırı bulmuş dersiniz.
Oysa aynı yazılarda kendisinin sık sık oraya gittiğini ve hatta henüz okula yeni başlayan manevi kızı Nazlı’yı da götürdüğünü söylüyor.
Bu kadar sık gittiğine göre zenginlikte ve tabii renkte, kendi deyimiyle “Bembeyaz Türkler”den hiç de farklı değil.
O zaman nedir bu Reha Muhtar? Madem ki aynı mekân sizi de bu kadar memnun ediyor ve barını, restoranını eviniz gibi benimsiyorsunuz o zaman gidenleri “sizden çok farklı bir kesim” gibi sınıflandırmanız, gizli bir küçümseme veya “masum üçüncü şahıs” edasıyla anlatmanız haksızlık olmuyor mu?
Evet çoğunluktan daha şanslı oldukları kesin ama en azından siz de onlar kadar şanslısınız.
O zaman izin verin biz okurlarınız sizi de “Bembeyaz bir Türk” ilân edelim.
Tek farkınız Papermoon tarikatının (!) ilgilenmediği “detay”larla fazlaca ilgilenmeniz olsun!
Kadınları yoldan çıkaran erkekler!
Son haftalarda ne kadar çok duyulmaya başlandı bu “40 yıllık evlilikte aldatma” olayları... Toplumda isim yapmış, çoğu torun torba sahibi adamlar 19-20 yaşındaki kızların, kadınların peşine takılıp ailelerini terkediyorlar.
Aslında şaşmamak lâzım, dünyanın pek az ülkesinde “günlük ilişkiler, aldatmalar çocuklarını bile düşünmeden genç sevgili reklâmı yapmalar, hangi gazeteye, dergiye, programa baksanız göreceğiniz çıplaklık ve cinsel mesajlar, yazarların cinsel yaşamlarını yatak detaylarıyla (mastürbasyonlarını dahi) anlatmaları” bizdeki kadar ayyuka çıkmıştır. İşte sonunda koca koca işadamları bile kafayı bozdular. Oldukça komik durumdalar yani; 19’luk kızlarla “yıkılmadım, ayaktayım”ı oynuyor, kendilerine ve çevrelerine “hâlâ genç” olduklarını ıspatlıyorlar zahir. Baksanıza türbanlı eşi olan, böylece bazıları tarafından “daha dindar” sayılan bir genel müdür bile kucağında genç bir kadınla vermiş pozunu...
Bu “erkek zafiyetine, şaşkınlığına” kadınlar açısından baktığınızda onların da durum karşısında savunmaya geçtiğini ve maalesef aynı yola girmeye yöneldiklerini görüyorsunuz.
İki tür reaksiyon veriyorlar:
1) Madem ki erkek aldatıyor, kadın da aldatabilir.
2) Evlenmemek lâzım, nasılsa Türkiye’de belli bir yaşta aldatılmak kadın için “kader” oldu.
Bundan sonra kadınlar iyice güvensiz olacaklar ama aynı şey kesinlikle erkekler için de geçerli... Misyon tamamlanmıştır, yürütenleri tebrik etmek lâzım!

