Cumartesi günü kısa süre önce bir erkek evlâdını kalp krizi sonucu kaybeden lise öğretmenimi ziyarete gittim. İstanbul’un uzak bir köşesindeki mütevazi apartmanın merdivenlerini çıkarken hâlâ arabada duyduğum “mayın kurbanı askerlerimizin” haberinin etkisi altındaydım.
Zile bastım, bir süre cevap gelmedi. Sonra uzaktan zayıf bir ses “kim o” diye seslendi.
Geleceğimi biliyordu: “Benim Hocam, açın kapıyı” dedim.
Birkaç dakika sonra kapı aralandı. Bembeyaz geceliği içinde bembeyaz saçları ve bembeyaz kederli yüzü ile Ayşe Hocam göründü...
Birkaç ay önce son gördüğümden bu yana ne kadar çok değişmiş olduğunu farkettim. Eşini kaybetmişti, yalnız yaşıyordu, yaşlanıyor olmaktan hoşlanmıyordu ama asıl evlat acısı yıkmıştı onu besbelli.
Beni görünce gülümsemeye çalıştı, başaramadı. İçeri buyur ettikten sonra tekrar koltuğuna dönerken sendelediğini gördüm. Zorlukla yerine oturdu ve “Hâlâ inanamıyorum Ruhat” dedi, “Sabah çıkarken bana ‘Akşama görüşürüz canım anacığım’ dedi ve bir daha dönmedi. Her an bir köşeden geliverecekmiş gibi hissediyorum.”
Koltuğunun yanına diz çöktüm, ona sarıldım ve birlikte ağlamaya başladık.
Dünyanın en büyük acısını yaşamakta olan bir ana hangi sözlerle teselli edilebilirdi acaba?
Hangi kelimeler yeterli olurdu acısını bir nebze hafifletebilmek için?
Biliyordum hiçbir şeyin yeterli olmayacağını... Yıllarca gölgesinden korktuğum, beni tarih-coğrafya sözlüsüne kaldırmaması için sıramda korkuyla dualar ettiğim ama yine de çok sevdiğim öğretmenime söyleyecek kelime bulamıyordum.
“Bugün ölen genç askerlerimizi duydunuz mu” diye fısıldadım...
“Onlar daha hayatlarının baharındaydılar, daha hiç yaşamamışlardı yeni başlayacaklardı gerçek hayata... Ve onlar da giderken ‘Yakında görüşürüz anacım’ diyerek ayrılmışlardı analarından...”
Haberi televizyonlardan duymuştu. Kederli gözleri bir kez de onlar için acıyla gölgelendi.
“Ateş düştüğü yeri yakar” dedi. “Kim anlayabilir ki o anaların bundan sonra artık yaşıyor görünüp de yaşamıyor olduğunu!”
Ölen erlerin, teğmenlerin fotoğraflarını inceliyorum dikkatle... Hepsi yakışıklı, aslan gibi genç insanlar. Kimi bilgisayar mühendisi olmuş ve askerliğini de yapıp hayatına başlamak için göreve gitmiş. Kimi nişanlanmış, kiminin bebeği henüz beşikte.
Kimi ise birkaç gün sonra ailesiyle doğum gününü kutlamak üzere sözleşmiş.
Ve nasıl yitmiş bu gencecik yaşamlar?
Savaşta mı?
Hayır, koskoca bir ordusu, koskoca bir Meclis’i olan ülkenin topraklarına döşenmiş alçak terörist mayınlarıyla...
Her türlü israfın bolca yapıldığı, kaldırımların, yolların üç günde bir baştan aşağı sökülüp trilyonlar harcanarak yeniden inşa edildiği bir ülkede belki de devletin “üç kuruş” denebilecek masraflardan kaçmasıyla...
İhmallerle... Öncelikleri karıştırarak...
Yapılmak istenen “çelik yelek” kampanyası aslında bugüne kadar devletin yapmadığını yapma gayretidir.
Ama yeterli değil, bunca uyarıya ve saldırıya rağmen sağlanmayan zırhlı araç ihmalinin de peşi bırakılmamalıdır.
Lübnan’dan önce kendi vatanımızı güvenli hale getirmeleri konusunun da...
“Koca ordumuz var, her yere yeter” diyen Başbakan Erdoğan önce kendi ülkesinin güvenliğini sağlamayı düşünsün.
VATAN’ın öncülük ettiği girişim desteklenmeli ve peşi bırakılmamalıdır.
Yoksa “Vatan sağolsun demeyeceğim” diye haykıran yüreği yanık anaları artık susturamazlar!
Bu anaları nasıl susturacaksınız?
Cumartesi günü kısa süre önce bir erkek evlâdını kalp krizi sonucu kaybeden lise öğretmenimi ziyarete gittim. İstanbul’un uzak bir köşesindeki mütevazi apartmanın merdivenlerini çıkarken hâlâ arabada duyduğum “mayın kurbanı askerlerimizin” haberinin etkisi altındaydım
Haberin Devamı

