Kimler geldi, kimler geçti, bu millet "siyaset" adı altında ne komediler seyretti ama sanıyorum içinde bulunduğumuz dönem bunlar arasında "Devr-i cehalet" tanımını en çok hak eden dönem oldu.
O kadar eşi benzeri görülmemiş olayı arka arkaya yaşıyoruz ki inanın bazen "kâbus mu görüyorum acaba" diye düşünür oldum. Bazı günler haberleri görünce 'Uyan Ruhat, bu ancak kötü bir rüya olabilir' diye kendimi filân çimdikliyorum.
Bu seferki de akıl alacak, kabul edilecek bir olay değil... Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç Türkiye'nin en güzel, "Mavi yolculuk" yapmak için kralların, kraliçelerin, dünyanın en ünlü sanatçılarının, zenginlerinin akın akın geldiği koylarına yeşili yok edip otel izni veriyor (ki zaten elde sayılı koy kaldı) ve arkadan "İzni ben verdim ama arkadaşlarım beni yanıltmış olabilirler, ikna olursam iptal edebilirim" diyor.
Bir açıklaması (!) daha var: "Mavi yolculuk firmaları eskisi gibi işlerden memnun değiller"miş. Eh, o zaman "bakir koylar" ı korumak için neden yok, onlara da tecavüz serbest demek ki! Muğla koylarındaki mevcut taş yığınları, okul, otel binaları yetmiyormuş gibi yenilerini diksinler.
Bakan Koç'u turizm konusunda fena halde yanıltmışlar ve hatasını düzeltmezse, yalnız bugünün değil, gelecek kuşakların da serveti olan koylarımızın taş yığınına dönmesine izin verirse, bu izinlerin nasıl alınabildiğinin hesabını milyonlarca vatandaş soracaktır.
"Yanıltma"ya gelince... "Kültür" konusunda da durum farklı değil; yılların tiyatrosu güzelim "Yeni Sahne" yıkılıyor. Yerine sinema yapılacakmış. Kültür Bakanı hiç ilgilenip sordu mu acaba; Şehirde sinema mı yok ki koca tiyatro "sinema olmak üzere" yerle bir ediliyor?
Sonra da sıra AKM'ye mi gelecek?
Orayı da çocuk yuvası veya lâle bahçesi filan yaparlar belki...
Bilmeyenler, hiç değilse "bilmediklerini bilebilselerdi" belki tarihî Ses Tiyatrosu'nu onararak mükemmel şekilde kullanan Ferhan Şensoy'dan bir şeyler öğrenebilirlerdi.
Yazık ki ne yazık!
Cüneyt Gökçer Tiyatrosu
"Kültür ve Turizm" den söz açılmışken bir "kültür" sorum daha olacak. Ankara'da Çayyolu Tiyatrosu'na Cüneyt Gökçer'in adının verileceğini Genel Müdür Lemi Bilgin döneminde duymuştuk. Onu gönderdiler, Tiyatro açıldı ama Cüneyt Gökçer'in adı verilmedi.
Partililerin, belediye başkanlarının isimlerinin caddelere, binalara verildiği bir dönemde Gökçer gibi ismini Türk Tiyatrosu'na altın harflerle kazımış bir ustaya, fazlasıyla hak ettiği bu kadarcık bir jest çok mu görüldü acaba?
Keşke bizim de olsaydı!
Ne ilginç tesadüftür ki bizde Ata'nın fotoğraflarına uzanabilen eller çıkarken Amerika'nın en önemli gezi yazarlarından Frances Mayes, New York Times'in en çok satanlar listesine giren "Dünyada bir yıl" isimli kitabında Türkiye'ye 45 sayfa ayırıyor ve Atatürk'e hayranlığını dile getiriyor (Ruşen Çakır'ın haberi-12.04.2006).
"Atatürk güç ve vizyon sahibiydi, ülkesini ailesi kadar derin bir şekilde seviyordu... 30 Ağustos'u Antalya Thermessos'da geçirdim. Havai fişek gösterilerini gördüğümde aklımdan 'Bugün mutlaka Atatürk'ün birilerini yenmesinin yıldönümü olmalı.' Osmanlı'nın son ışıklarını kapatmak ve ülkeyi 20. yüzyıla fırlatmak nasıl bir şeydi acaba?" demiş Frances Mayes...
"Keşke şu an Amerika'da bizim de bir Atatürk'ümüz olsaydı" demiş.
Ah Frances ah dedim okurken, kim istemez bunu?
İnanın ki biz aynı sözü her gün tekrarlıyoruz; keşke şu an da bir Atatürk'ümüz olsaydı... Neyse ki onun izini gözden kaybetmeyenler var.
Ve her zaman olacaklar!
(Not: Sevgili okurlar Pazar günü 11:30'da başlayacağını dün size duyurduğum "Her Açıdan" programı, konunun önemi nedeniyle 20 dakika daha önce, 11.10'da başlayacak. Merak edenlere duyurmak istedim.)
Turizmsiz turizm, kültürsüz kültür!
Kimler geldi, kimler geçti, bu millet "siyaset" adı altında ne komediler seyretti ama sanıyorum içinde bulunduğumuz dönem bunlar arasında "Devr-i cehalet" tanımını en çok hak eden dönem oldu...
Haberin Devamı

