'Büyük Proje' sıkıntısı!

28 Şubat 2006

'Ermeni soykırım iddiası" nı yalanlamak üzere Mart ayında Berlin'de yapılacak olan "Büyük Proje 2006" mitingi ve bu proje kapsamındaki diğer faaliyetlerin haberi elime birkaç ay önce geldi ama yazmadım.Yazmadım çünkü biraz araştırınca mitingi hazırlayanlar arasında aynı konuda daha önce Avrupa'da yaptığı konuşmalarla problem yaşamış, sorgulanmış isimlerin olduğunu gördüm ve bu da bana "Olay çıkabilecek bir miting" endişesi verdi. Aslında Ermenilerin bugüne kadar Avrupa'da sayısız mitingde Türkleri "elinden, ağzından kan damlayan katliamcılar" olarak gösterdiğini biliyoruz. Avrupa TV'lerinde soykırım iddiasına destek veren programlar zaman zaman bizim "aydın" katılımcılarla sürüyor. Bu açıdan Türkiye'nin de büyük çapta bir tepki ortaya koyması ve baskı yoluyla gerçek dışı bir suçu kabul etmeyeceğini anlatması önemli.Ama Türkiye son yıllarda bu konuda akılcı, sakin bir tutum izledi: "Arşivler açık, biz tartışmaya hazırız. Diğer ülkelerin de arşivleri ortada, buyrun masaya" dedi. Yapılması gereken Avrupa'dan "masadan kaçanları ikna etmesi" için yardımalmaktır.Zaten karikatür kriziyle aşırı kutuplaşmaların olduğu, Türkiye'de bir papazın öldürüldüğü gergin dönemde, bir de gergin, agresiv, olaylı bir miting korkusu şimdiden tüylerimizi ürpertmeye yetiyor.AKP milletvekillerinin projede isminin bulunması konusundaki endişeler de haksız değil. Bu bir halk yürüyüşü, Hükümet'in veya Meclis'in temsiline gerek yok.Dikkatli olmaya ise çok gerek var. Durup dururken bunca yıllık haklılığımız da haksızlığa dönüşmemeli.Ne demişler? Bir koyun sürüsünün başında bir aslan bulunması, bir aslan sürüsünün başında bir koyunun bulunmasından daha iyidir. Daniel Defoe

Devamını Oku

Ahmet Altan'la ikiz davalar!

26 Şubat 2006

'Çocuğunu sevmeyen, çocuğunu korumayan bir toplumun bütün sevgileri sahtedir bence. Öfkesi olmayan toplumun sevgisi de olmaz" diyor Ahmet Altan...Sonra "9 yaşındaki G.S'ye 25 kişinin tecavüzü" ile ilgili olarak yazdığı yazıdan dolayı "hakaret" ten aldığı cezadan söz ediyor ve:"Bu davada bir daha mahkûm olmaktan, dokuz yaşında bir çocuğa sahip çıkmaktan dolayı ödeyeceğim bedelden kaçmam" diyor. Ben de okudukça "Helal olsun Ahmet Altan" diyorum.Şimdi biraz hafıza tazeleyelim; Türk Ceza Kanunu tasarısına "çocuk tecavüzlerine ceza verilirken çocuğun rızasına bakılması gerektiği" maddesini ekleyen TCK komisyonu üyelerine tasarı açıklanır açıklanmaz bir dizi yazıyla karşı çıkmış ve bunu yapamayacaklarını söylemiştim.Bunun üzerine tasarıyı hazırlayan iki hukuk profesörü bana 150 milyar tutarında hakaret ve ceza davaları açmışlardı.Suçlu bulunduğum ve 15 milyar TL. ödediğim tek dava "çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızasını arayanlar" için sarfettiğim "Bunu teklif edenler ruh hastasıdır" sözüydü. Bizim ilişkili adalet siyaset sistemimiz entresan; vatandaşa açıkça "terbiyesiz" diyeni, "basını yabancı güdümlü olmakla suçlayanı" cezalandırmıyor ve hatta katile, tecavüzcüye, uyuşturucu kaçakçısına her türlü indirimi uyguluyor ama bazen "hasta" kelimesi 15 milyarlık cezayı hak ediyor. Yine de; yargı bu, saygılı olmalıyız diyerek kabul ediyoruz.Bu davalar açıldığında 'Ben 150 milyar ödeyecek kadar suçlu bulunsam, davaların tümünü kaybetsem bile, eğer sonuçta TCK'nın çocuk ve kadın cinayetlerine ağır cezalar getirecek şekilde değişmesine katkım olacaksa dava kazanılmış demektir. Bu yolda mağlup bile galip sayılır' demiştim. Benim itirazım G.S'nin uğradığı gibi çocuk tecavüzlerini baştan önlemeye yönelikti...O yasalar değişti, çocuk tacizine ve tecavüzüne ağır cezalar getirildi, ben de 15 milyar ödedim...Ahmet Altan m "Siz olsanız bu yolda mahkumiyetten kaçar mısınız" sorusunu görünce hatırladım bunları... Altan dava konusu olan itirazında da, şimdi söylediklerinde de yerden göğe kadar haklı.Ne aynı kurumun iki ayrı raporda iki ayrı görüş bildirmesi gibi bir hata kabul edilebilir, ne de çocuk tecavüzcülerine ceza indirimi yapılması.TCK değişti ama sonuçta kararı hakimler veriyor ve her mahkemeden benzer suçlara farklı bir ceza çıkabiliyor.G.S şimdi ailesiyle birlikte evini, okulunu değiştirdi. Bundan sonraki yaşamı, psikolojisi; duyacağı korkular ve yaşadıklarının etkisiyle cinsel tercihlerinde olabilecek değişiklikler apayrı bir konu.Peki ya 25 suçlu?.. 6 yaşından başlayarak ona tecavüz eden sapıklar?Onlar MASUM olduklarını iddia ediyorlarmış... Hak ettikleri cezaları vermek, "onların saldırılarından diğer çocukları koruma" sorumluluğunu da taşıyan hakimlerin görevi.Bu kararlar toplum adına asla hata götürmez.Demir dövüldükçe güzelleşir... mi acaba?Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'i tanıyanlar onun için olumlu konuşuyorlar ama tanımayanlara göre Tüzmen; hakkında Hazineyi 64 milyon dolar zarar uğratmış bir usulsüz kredi iddiası olan bir bakan...Normal olarak hakkında böyle bir iddia ortaya atılan bir devlet adamı (siyasetçilerin aslında devlet adamı niteliğinde olmasını umuyoruz ya) üzülür, açıklama yapmaya çalışır filân değil mi? Artık değil...Son yıllarda, özellikle AKP döneminde bir hatası ortaya çıkan her bakanın (veya Başbakan'ın) başta hatayı ortaya çıkaranlar olmak üzere toplumla, basınla, olayla dalga geçtiklerini görür olduk. Alay edince olay kapanır sanıyorlar galiba...Kürşat Tüzmen de partililerinin kendisini "Delikanlı bakanımıza delikanlı olun" pankartlarıyla karşıladığı ve üstüne de hediye verdiği Kahramanmaraş'ta yaptığı konuşma sırasında "Son zamanlarda bana yapılanları görüyorsunuz. Hiç önemli değil, demir dövüldükçe sertleşir, güzelleşir" demiş. Bu sözleri yalnızca yolsuzluğu delikanlılık sanan partilileri değil, bütün millet duyuyor.Karşısındakiler, röportajında pek övünerek anlattığı kadın hayranları değil, millet...Konu, onların cebinden çıkan 64 milyon dolar ve söylenene bakın "Hiç önemli değil, demir dövüldükçe güzelleşir"...Bunu söylerken kendisinden önce benzer yolsuzluk iddialarını alayla savuşturan diğer bakanları hatırlıyor olmalı. Ama şunu da hatırlaması gerekiyor; millet dövmeyi düşününce Sandıkta dövüyor, dövülenler de bir daha kolay kolay doğrulamıyor.Halkın karşısında ciddi olmayı öğrenmeye ne zaman başlayacaklar acaba? Daha kaç yıl bekliyeceğiz?

Devamını Oku

Yolsuzluk mu hırsızlık mı?

25 Şubat 2006

Bize "nazik ve ağzından çıkanı kulağı duyan" bir toplum denebilir mi? Bu tanıma uyan insanlarımızın sayısının az olmadığı kesin... Ama özellikle son bir yıl içinde Hükümet üyelerinin konuşmalarında, halka ve basına hitap tarzına, TV dizilerimizde/filmlerimizde neredeyse tüm konuşmalarda yer alan argo ve saldırgan ifadelere bakacak olursak yakında bu sayının giderek azalacağı kuşku götürmez.Nasıl emin olabiliyorum? Zira "görerek öğrenme"nin, "gördüğünü aynen uygulama psikolojisi'nin çok önemli olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış ve üniversitelerde ders olarak okutuluyor.Asıl konumuz bu değil şu anda onun için tekrar başa dönüyorum; nazik insanlanmızın sayısı az değil ama argo konuşan veya anlatmak istediği her şey için en kaba, en ham cümleleri seçen insanlanmızın sayısı hiç az değil. Hatta siyasetçilerin bile "devleti ve milleti temsil edenlerin sözlerine dikkat etmesi" gerektiğini gözardı ederek "Nasılsa her yaptığımız kabul görüyor" anlayışıyla sık sık "ağzını bozduğu"na bakarak "çoğunlukta olduğu"nu düşünebiliriz.Toplumun "üst düzey", "temsil eden" örnekleri onlar çünkü.Peki durum bu iken neden "para" uğruna yasadışı yollara sapmış olan devlet görevlilerinin eylemlerine "yolsuzluk" adını veriyoruz.İster kendileri, ister yakınları, isterse partililerine veya kendilerine destek veren kuruluş/işadamlarına kazandırmak için yapılmış olsun, adı düpedüz "hırsızlık"...Bir kuyumcuya veya eve girerek adi soygun yaparak kişilere/ailelere zarar veren hırsız suçludur. Ama milyonlarca dürüst vatandaşa zarar veren devlet görevlisi (siyasetçi başta olmak üzere) en az onun kadar "suçlu" dur ve hırsızdır."Yolsuzluk" kelimesi hırsızlığı zarifleştiriyor, son derece gereksiz ve haksız bir tanım.Çocuklarının diplomatik pasaport süresini 18 yaşından 25'e çıkaran, kendileri, çocukları, dayıları, amcaları için Meclis'ten özel yasalar geçirerek yargıdan kurtulmalarına ya da dev gelir sağlamalarına neden olanlar, kendilerinin ve ailelerinin çıkarları için çalışacaklarına millet için çalışmak ve zirvede hırsızlığı önlemek zorundalar.Özellikle de din, inanç deyince akıllarına "türban" dan başka bir şey gelmeyenler... Müslümanlık "başkasının hakkı na her şeyden çok önem verir. Hatta "Allah bir tek 'kul hakkı'nı asla affetmez" diye bilinir.Ama nedense dinin bu yönü hiç hatırlanmıyor. 21. yüzyılın medeniyet düzeyinde suçlunun önce adalete, yargıya hesap vermesi gerekiyor.O zaman neden haksız kazanç sağlayan, hırsızlıkla suçlanan siyasetçileri yargı önüne çıkaramıyoruz?Milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılması toplumun gündemde tutması gereken öncelikli konusudur...Bir ''kul hakkı'' dahaDışişleri Bakanı Abdullah Gül Hükümet'in Filistin Meclisi'ne girmekle birlikte halen bir terör örgütü konumunu koruyan Hamas'la görüşmesini eleştiren basına söylediğini biliyorsunuz.Aslında buna "söylemediği ne kaldı ki" de denebilir."Basının yabancı servis ve diplomatların manipulasyonlarına açık olduğunu görüyorum.""İftira" demeyelim, "yalan" demeyelim, biz nezaketimizi koruyalım ve "yanlış ifade", "talihsiz açıklama" diyelim. Bunu söyledikten sonra basından ve basın örgütlerinden gelen tepki üzerine "servis lafının yanlış anlamalara yol açacağını gördüğünü", "o kelimenin doğru olmadığını" söylemiş Bakan Gül... Hep aynı olay; önce "Çamur at, izi kalsın" mantığıyla söyleniyor, kafalarda yer ediyor, sonra "afedersiniz yanlış oldu"...Ne demiştik geçenlerde; "Özür ketçap değildir. Her şeyin üstünü onunla örtemezsiniz."Her üç günde bir tekrarlanan hataları özürle geçiştiremezsiniz.Yanlış olan sadece "servis" kelimesi değil, cümlenin tümü Sayın Gül. Basının tepkisi "hükümetlerin adımlarını bin kez düşünerek atması gerektiği" yönündeydi ve basın aynı tepkiyi "hangi hükümet olursa olsun" verirdi.Toplumun sesi olan basına, sıkıştığı anda, bırakın "servis"i, "diplomat" ı bir yana "yabancıların güdümünde" veya en hafifiyle "etkisinde" olduğu iddiasını dillendirme hakkına hiçbir siyasetçi sahip değildir.Bunu yaptığı takdirde hangi gazeteleri veya gazetecileri kastediyorsa isim vermek, somut olarak ispatlamak zorundadır.Ama pardon... Bizde siyasetçilerin böyle bir zorunluluğu (hiçbir zorunluluğu) yoktu değil mi? Yasalardaki insan hakları, "insan onurunu zedelemek durumunda uygulanan yaptırımlar" siyasetçiye işlemiyordu.O zaman yine "kul hakkı" na dönmek ve Allah'a havale etmek mi gerekiyor acaba?

Devamını Oku

Kraliçe'nin zerafeti çizdirdiği an!

24 Şubat 2006

Bu kraliçe başkaydı, yalnız bizim medyada değil bütün dünya medyasında bir "dünya starı"yla eşdeğer ilgi görüyor, gazetelerin, dergilerin baş sayfalarını, kapaklarını süslüyor. Adeta Ortadoğu'nun prenses Diana sıydı.Merak ediyordum doğrusu; acaba onu bu kadar ilgi çekici kılan özellik sadece güzelliği, ulusal ve uluslararası yardım kuruluşlarına destek vermesi, eğitim, sağlık konularında gösterdiği gayret miydi, yoksa kişiliğinden gelen çok özel bir farklılık da var mıydı?Kraliçe Rania'yla ilk kez 23 Şubat'ta Doğan TV İcra Kurulu Başkanı Arzuhan Yalçındağ'ın Esma Sultan Yalısı'nda onuruna verdiği öğle yemeğinde karşılaştım. Daha kapıdan girer girmez o sabah onunla birlikte AÇEV'in okulunu ve Kanal D'yi dolaşmış olan iş adamı ve gazetecilerden ne sıcak, ne akıllı, ne doğal bir kadın olduğunu dinledim. Biraz sonra kendisi geldi. Abartıdan uzak zarif lacivert tayyörü içinde hoş, nazik, çok zayıf ve uzun boylu bir kadın.Yakın incelemede (birçok insanın aksine) çok fotojenik olduğunu ve fotoğraflarında (veya TV'de) gerçekte olduğundan daha güzel göründüğünü düşündüm. Fotoğraf çekilirken daha güler yüzlü, daha cana yakın... O da starlar gibi biraz profesyonelleşmiş. Bununla birlikte bir Arap ülkesinin kraliçesi olarak aydın, çağdaş, şık ve güzel bir kadın olması yalnız kendisi için değil, ülkesi adına da büyük şans... İlgi, reklâm, yaptığı işlere dikkat çekilmesi az başarı değil...Sonra Arzuhan Yalçındağ'ın yemek öncesinde kusursuz İngilizcesiyle yaptığı konuşmayı dinledim. Onu daha önce bir kez Brüksel'de, bir kez de Kanal D'nin kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmalarda dinlemiştim. İyi bir konuşmacı olduğunu düşünmüştüm, Cuma günü ise izlerken gurur duyduğumu fankettim.O da şık, o da güzel ve aydın Türk kadınını iyi hazırlanmış konuşmaları ve uluslararası çalışmalarıyla çok iyi temsil ediyor. Bu da bir ülkenin öne çıkan kadınlarında çok önemli bir özellik... Kraliçe konuşma yapmadığı için pek methedilen, "doğal, sevimli, akıllı" bulunan konuşmasını duyamadık.AÇEV Konferansı'nda şaşırttıErtesi sabah Swiss Otel'de Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nın (AÇEV) "Okul öncesi eğitimin önemi" konusunun bizden ve diğer ülkelerden konuşmacılar tarafından tartışılacağı konferanstaydım.Saat 10.30 sıralarında ve henüz Kanada İleri Araştırmalar Enstitüsü Kurucusu Dr. Frasier Mustard "açılış konuşması" nı yaparken (ve gerçekten çok önemli bilgiler aktarırken) konferansı sunan Rana Pirinççioğlu sahneye geldi ve Emine Erdoğan'la Kraliçe Rania'nın ayrılmak zorunda olduklarını, bu nedenle konuşmaya ara verileceğini açıkladı. Dr. Mustard'in yüzünde şaşkınlığını takibeden acı ifadeyi görmeliydiniz.AÇEV'in kurucusu Ayşen Özyeğin, Vakfa büyük destek veren eşi Hüsnü Özyeğin ve Devlet Bakanı Nimet Çubukçu da mecburen arkalarında gazeteci ordusu ile birlikte kalkarak onları kapıya kadar geçirdiler ve bu arada konferans durdu.Detaylar ele verirDr. Frasier Mustard konuşmasının bundan sonraki kısmına Davranışlar, davranış bozukluklarının nedeni" konusuyla devam etti, tesadüf müdür bilemeyiz.Bizde en önemli toplantılarda bile katılan bakanların toplantıyı keserek ve telaş ortamı yaratarak salona gelip gidişi sık sık görülür ama aynı hatayı "zarif" manşetleri atılan Kraliçe Rania'nın yapması esaslı bir şoktu doğrusu.Kraliçe'nin gelme nedenlerinden biri (sanıyorum öncelikli olan) AÇEV Konferansı idi ve o konuşma 15 dakika sonra bitti. Beklemeliydi. Alel acele nereye gittiklerini merak ettim; TEGEV Parkı'na gitmekten, Emine Erdoğan'la öğle yemeği yiyeceklerine, Kraliçe'nin dinlenmek üzere odasına gittiğine kadar birçok nedenden söz edildi... Her ne olursa olsun...Konferansı dinlemeye devam ederken "Zerafetin detayda gizli" olduğunu düşünmekteydim.

Devamını Oku

En önemli konumuz!

24 Şubat 2006

Dün İbrahim Tatlıses'in mafya ile ilişkisiyle başladığım yazıda Tatlıses'in uçaklarının fiyatları 2.5-3 milyon dolar yerine "milyar dolar" şeklinde yazılmış, bu milyon/milyar karıştırması hızla yazarken olabiliyor ama burada sıfırlar önemli tabii, düzeltiyorum.Ülkede havadan elde edilen veya havaya giden milyon ve milyar dolarlar birbirine karıştı, öyle şaşkına döndük ki her şey olabilir. Bir gün sonraki gazetelerde ise Tatlıses mafyayla çekilen fotoğraflarına pek masum bir açıklama getirmişti: "Gariban düğünüydü, şeref duyarım dedim, gittim..."Garibanı bol memlekette daha akıllıca bir açıklama olamazdı. Tabii insan duyunca "Başka masa mı yoktu da hep aynı masaya düşüyorsunuz" dan "Aferin adama, gariban düğünlerine şeref veriyor" a geçiveriyor.Türk toplumunun örneği hep bunlar mı olacak' cümlesiyle bitirmiştik dün, devam edelim. Siyasetteki, TV'lerdeki örneklerden sanatçı-mafya ilişkilerine kadar insanlarımıza, özellikle gençlere sunulan modellerin çoğu hep ya yolsuzluk, ya şiddet pompalayanlar.Son siyaset örneği de Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in verdiği 64 trilyon liralık usulsüzkredi... Trilyon dile kolay geliyor, söyleyiveriyorsunuz da bu fakir ülkenin uğradığı zararların, yapılan yolsuzlukların hepsi milletin omzuna biniyor.Birileri bir günde veya gecede bankalar dolusu parayı götürürken, birileri onların götürdüğünü dişiyle tırnağıyla kazıyarak ödüyor.Tüzmen, Hürriyet'ten kendisiyle yapılan röportajda kadınlarla ilgili bir konuda konuşurken; "Sabıkam çok" demiş. Biz bunu sadece o konuyla sınırlı sanıyorduk ama görünüşe bakılırsa başka konularda da sabıkası var... Kendisinden önce benzer sabıkalarla gündeme gelen diğer bakanlar gibi... Gariban düğününe giden ünlü türkücü gibi...Asıl soru şu: Neden önümüzdeki tüm örnekler sabıkalı? Neden insanlarımızın topluma, hakka, hukuka saygısı yok? Ve neden suçluları cezalandırmaktan korkuyoruz?Türkiye'nin önümüzdeki 3-5 yıl içinde en önemli konusu bu olmalı... Kim ve hangi mazeretle yapmış olursa olsun yasaları, hakkı, hukuku çiğneyenin yakasına yapışmak. O yaşlıdır, bu siyasetçidir, öbürü ünlüdür diyerek ayırım yapmadan...Nasıl mı olacak bu? İngiltere gibi ülkelerin izinden giderek. Bunu da aşağıdaki yazıda anlatacağım.Kurtlar vadisi değil, kurtlar cenneti!Biliyorsunuz İngiliz polisi yıllardır peşinde olduğu ama yeterli delil bir türlü ele geçirilemediği için tutuklayamadığı ünlü bir uyuşturucu kaçakçısını kısa süre önce yakaladı.İsim hiç önemli değil, biz X diyelim... İş adamlarını haraca bağlamaktan PKK ile ortak uyuşturucu şebekesi kurmaya kadar birçok ağır suçun faili X... Eğer X aynı suçlardan İngiltere'de değil de Türkiye'de yakalanmış olsaydı veya İngiltere suçluyu Türkiye'ye verseydi cezası ne olurdu sizce?Geçenlerde yine bir başka ünlü uyuşturucu kaçakçısına yaptıkları gibi, kısa bir hapis cezasından sonra iyi haline bakarak cezada yüklüce bir indirim yapar ve serbest bırakmaya karar verirlerdi.İngiltere'de ise yaptıklarının karşılığını ödeyinceye ve tövbe edinceye kadar asla kurtulamaz. İsme X dememizin nedeni, İngiltere gibi hukukun kayıtsız şartsız uygulandığı ülkelerde suçlunun kim olduğunun hiçbir önem taşımayacağı gerçeğidir. Suçlu çok nüfuzlu bir iş adamı veya siyasetçi de olsa kanunlar karşısında eşittir, topluma zarar veren, yasalara göre suç sayılan bir eylemde bulunmuşsa bunun hesabı sonuna kadar sorulur. Kimsenin gizli veya açık dokunulmazlığı yoktur.Bizde olduğu ve hesap sorulamadığı için Türkiye bir kurtlar cenneti haline geldi. Bugün insanlar kafe, restoran açmaya bile korkuyorlar, hangi işe el atsanız onun mafyası hazır bekliyor.İyi mafya, kötü mafya ayırımımız bile oldu artık... Üç-dört gün önce VATAN'ın İngiltere'deki haberi Londra'deki Kurtlar Vadisi" olarak verdiğini görür görmez Londra'da bunun olmayacağını düşündüm.Kurtlar Vadisi ancak 24 saat aralıksız sunduğu örneklerle, TV'si, sineması ve her şeyiyle insanlarında suça, silaha, çeteciliğe özenti yaratılan, en ağır suçları işleyenlere bile hak ettiği cezaları veremeyen ve hattâ onlan kahraman yapan ülkelerde olur.Bizim gerçeğimiz bu... Ve bu gerçeğin kesinlikle değişmesi gerekiyor!

Devamını Oku

Başarının sırrı!

23 Şubat 2006

1985 yılında ulusal sanata katkılarından dolayı Rusya'da "Akademik" unvanını alan St Petersbourg Senfoni Orkestrası Salı akşamı Akatlar MKM (Mustafa Kemal Merkezi)'deydi... İlçesini güzelleştirmek, geliştirmek için yaptığı çalışmaların yanında sanat, kültür konularında da katkı sağlayabilmek için gayret gösteren; Kuruçeşme'de konserler için 10 bin kişi kapasiteli Arena'yı, 12 Eylül döneminde kapatılan Sinematek'i açan, tiyatro gösterileri, gençlik festivalleri, sergiler düzenlenmesini sağlayan Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal "Neden olmasın diyerek bir hayali gerçeğe dönüştürmüştü.Önce şunu söyleyeyim ki; Başkan Ünal döneminde yapımı tamamlanarak açılan 1038 koltuk kapasiteli, İstanbul'un en büyük kültür merkezlerinden biri olan MKM gerçekten büyük bir ihtiyaca cevap verecek mükemmel bir merkez olmuş, içinde Atatürk arşivi ve Çocuk Müzesi de yer alacak olan Merkez'de daha önce başka sanat etkinlikleri de yapılmış ama böyle dünya çapında bir orkestranın ilk konseriydi...Hani "Kendi senfoni orkestralarımız da oldukça başarılı, ne kadar farklı çalabilirler ki" filân diye aklından geçmiyor değil insanın, "ne kadar farklı" olabileceklerini bu konserler başladığı anda anlıyorsunuz. St Petersbourg'ta da aralarındaki olağanüstü uyum, Rus orkestra şefi Vladimir Altshuler ile orkestranın tamamen bütünleşen konsantrasyonu, her bir enstrümanın çalınışındaki ustalık inanılır gibi değil.Hele Glazunov'dan bir keman konçertosu çaldılar, 15 yaşlarında Sergei Degadin isimli bir çocuk şefin yanında bir keman şovu izletti, benim diyen kırk yıllık virtüöz çalamaz.Program var mı?Konserin tek bir kusuru vardı; girişte program dağıtılmayışı... Salondaki izleyiciler arada "Siz program bulabildiniz mi Ruhat Hanım. Ne çaldıklarını bilmiyoruz" diye bana şikayet ederek bunu yazmamı istediler... Her organizasyonda program önemlidir ama opera, tiyatro, bale, müzikal, konser gibi sanat olaylarında olmazsa olmaz. Aynı operayı, baleyi ya da konseri defalarca izlemiş olsanız da girerken elinizde program istersiniz; ben isteyenlerdenim. Parçaların ve çalanların isminden, oyunun, balenin konusundan emin olmak ve detayları görmek daha rahat izlemenizi, dinlemenizi, anlamanızı sağlar.Beşiktaş Belediyesi diğer yerel belediyelere örnek olacak nitelikte bir sanat olayını kusursuz bir organizasyonla gerçekleştirmiş ama programı unutmuştu. Başkan Ünal'a söylediğimde "Çok haklısınız, yarın akşam derhal hatayı düzeltiriz" dedi.Başarının sırrı da bu değil mi zaten; iyi niyet, dinamizm, eleştirilere önem vermek... Bu başarı kutlanmayı hak ediyor, Beşiktaş Belediyesi'ne tebrikler!Mafya "iyi" olunca...Benim uçaktan, ikinci uçaktan filân haberim yoktu, böyle öğrendim. Ankara polisinin ele geçirdiği çete ile İbrahim Tatlıses'in üçüncü kez bir arada görüldüğü haberini duyan kimle karşılaşsam "Belli zaten, iki-üç milyar dolarlık ikinci uçağını aldı, böyle ilişkiler olmasa nereden alacak" diyor. İnsanlarımızın magazin haberlerini benden iyi izlediği kesin.Ben ise bir ses sanatçısının, kazancı ne olursa olsun Türkiye gibi bir ülkede ikinci uçağını alıyor (veya almış) olmasıyla ilgili değilim. Bir süre önce "parasız kaldığını, kebapçılarından, motelinden gelen parayla geçindiğini" açıklamış olsa da ilgilenmiyorum. Kimin göreviyse izlemek ve ilgilenmek, o yapsın bu görevi.İlgilendiğim konu Türk insanına, gençlerine TV'lerden, gazetelerden 24 saat "idol" olarak, örnek olarak sunulan karakterler...Bir de derin devlet mafyası çıktı başımıza... Bu "iyi mafya" oluyor Kurtlar Vadisi'nden de anladığımız kadarıyla... Mafya "iyi mafya" olunca, görüşürken yakalananlar da "iyi mafya zannettikleri için görüştüklerini" söyleyerek olaydan sıyrılmaya çalışıyorlar.Tam bize göre biliyor musunuz? Hani toplumun haline dışardan bakanlar bizi "kafasızlar ordusu" olarak görseler kızmaya hiç hakkımız olmaz.Türk toplumunun örneği hep bu mu olacak?(Yarın devam edeceğiz.)

Devamını Oku

Soykırım filmi ve kampanya!

22 Şubat 2006

Ermeniler Amerikan PBS kanalında 17 Mart'ta gösterime girecek olan The Armenian Genocide filmi sonrası gösterilmek üzere hazırlanan ve Türk tarafını Prof. Justin Mc Carthy ile tarihçi Ömer Turan'ın temsil ettiği panelin gösterime konmasını önlemek için bir kampanya başlatmışlar.PBS'e verilmek üzere başlattıkları kampanyada 6 bin imza toplanmış. Türk tarafı da "PBS'te her iki görüşe de yer verilmesi ve PBS'in gösterime sokmayı reddettiği 'Armenian Revolt' filminin de gösterilmesi" için bir karşı kampanya başlatmış. Şu anda toplanan imza sayısı 1500'ün üstündeymiş ve dilekçenin gözönüne alınabilmesi için aynı imza sayısını bulmak lazımmış.Kısa süre önce Amerika'da sahnelenen ve Türkleri Ermeni soykırımcısı gösteren 'Aydaki Canavar' isimli oyundan da söz etmiştim. Gördüğünüz gibi propagandayı aralıksız sürdürüyorlar.Bu imza kampanyasına derhal katılmak ve sayıyı 6000'in de üstüne çıkarmak gerekiyor. Adresi veriyorum: http://www.petitiononline.com/turkside/petition.htmlTarih ve tarihçiTam 17 yıl önce Avusturya'da yaptığı bir konuşmada Yahudi Soykırımı'nı reddettiği için ülkeye giriş yaparken tutuklanan (bunca yıl sonra tutuklanmış, hukuk böyle işliyor dikkatinizi çekerim) İngiliz Tarihçiye üç yıl hapis cezası verilmiş. Avrupa'nın üzerinde fazlasıyla duruyor göründüğü ifade özgürlüğü de bizde farklı, orada farklı işliyor görüldüğü gibi... Burada bir noktayı daha farkediyoruz; tarihin her tarihçiye değil ancak o konunun gerçekten uzmanı olan tarafsız tarihçiye bırakılabileceğini... Tutuklanan ingiliz tarihçi artık farklı düşündüğünü söylemiş, oysa tarihte, bilimde yorum değil gerçekler, belgeler konuşur.Bizde de bazı tarihçilere, yazarlara fazlasıyla gerekli bir örnek!Bravo Bingür Sönmez!Ünlü kalp cerrahı Dr. Bingür Sönmez artık yalnız tp alanındaki başarılarıyla değil, Sarıkamış şehitlerim ölümsüzleştirme çabalarıyla da sık sık gündeme geliyor.Onları anmak için Sarıkamış'ta büyük yürüyüşler organize ediyor, şehit mezarlıklarını onarıyor, geceler düzenliyor. Kısa süre önce Harbiye Askeri Müzesi'nde Sarıkamış Dayanışma Grubu ile hazırladığı geceyi izlerken göz yaşlarımı tutamamış ve ertesi gün bu güzel geceyi uzun bîr yazıyla anlatmıştım ama o kadar önemli güncel olaylar araya girdi ki maalesef yayımlamak mümkün olamadı.Ve şimdi de onun başkanlığında bir ekibin Kars'takarlar arasında Sankamış belgeseli hazırladığını duyuyoruz. Bu kadar ameliyatının, gece sabahlara kadar yoğun bakım hastalarını gezmesinin arasında başladığı bu önemli görevi de hiç aksatmıyor. "Sarıkamış'a Giden Yol"un yazarı Özhan Eren bu kitabında Sankamış Harbi' nin "Allahuekber dağlarında, bir gecede ve tek kurşun atmadan donanarak ölen 90 bin askerin harbi" tanımından çok daha farklı bir savaş olduğunu, Sarıkamış'a Giden Yol'un aynı zamanda Çanakkale'ye Giden Yol olduğunu muhteşem öykülerle anlatıyor. Evet 90 bin ayağı çıplak, üstünde doğru dürüst parkası bile olmayan asker yanlış bir kararla ölüme gitmişlerdi ama onlar (bu felaket olmasa bile) zaten baştan "vatanlarını kurtarmak için, onum uğruna bir ölüm yolculuğuna çıktıklarım" bilerek yola çıkmışlardı.Ancak bu kitapları okuduğunuz zaman arılayabiliyorsunuz neler yaşanmış olduğunu...Dr. Bingür Sönmez başladığı işi başarıyla sonuçlandırmadan bırakmıyor, yaptıklarını gördükçe keşke Ermeni olaylarını anlatan düzgün bir belgeseli de o üstlense diyorum. Aslında şimdiye kadar çok sayıda yapılmalıydı, yapılmadı. Sönmez gibi gönüllüler el atmazsa yapılacağı da yok. Keşke diyorum, keşke düşünse!

Devamını Oku

Tapu, Hamas ve dozer!

21 Şubat 2006

Olayları gerçek haliyle izlemek istersiniz şüphesiz ama böyle bir şansınız yok. Moral bozmak istemiyorum aslında, benim moralim de bozuk olmasa sizinkini bozmayacağım. Gelin görün ki yazar, kendi ruh halinden etkilenir yazarken...Sinirlerin çelikten olması gerekiyor Türkiye'de, aksi takdirde seneler geçse de kafaların ve olayların hiç değişmediğini görünce sarsılıyorsunuz... Her olay adeta bir tiyatro sahnesi gibi kurgulanıyor, size belli hikâyeler anlatılıyor ve bunları yutmanız isteniyor.Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün "Filistin'in tapusu bizde... Bütün bölgenin tapu ve arşivleri benim elimde, ben ilgilenmeyeceğim de kim ilgilenecek" sözü örneğin...Hamas'ı Türkiye'ye davet ederek Amerika ve Avrupa'nın "Her ne kadar Filistin Meclisi'ne girmişse de terörü bırakmamış, halen terör örgütü konumunda bir grupla masaya oturma" konusunda tepkisini çektiler, Türkiye'nin "hiçbir terör örgütünü muhatap kabul etmeme" ilkesini bozdular. Bunu "Ortadoğu barışına hizmette bulunacağız, Hamas'a demokrasi dersi veriyoruz" açıklamalarıyla topluma kabul ettirmeye çalıştılar.Hamas ise Türkiye dönüşünde hâlâ, silâh bırakmayacağını, İsrail'i tanımayacağını, kısacası durumlarında bir değişiklik olmayacağını ısrarla söylemeye devam ediyor. Aynı anda Abdullah Gül "Filistin'in anahtarının kendisinde olduğunu" iddiaya devam ediyor. Kime inanmak lâzım?Hükümet, her ne kadar Amerika ve Avrupa'dan gelecek tepkileri, bu arada onlara da PKK'yla veya bir başka terör örgütüyle masaya oturma hakkı tanıdığını baştan biliyorsa da iyi niyetle bu görüşmeyi yapmayı düşünmüş olabilir. Ama iyi niyet her zaman (hele siyasette) yeterli olmadığı gibi iyi sonuç vermeyebilir de ve zaten şu anda sonuç vermediğini görmüş durumda. Peki o zaman dürüst davranarak, "Tapusu bizde" şovları yerine "hata yaptıklarını, girişimin işe yaramadığını ve böyle devam edeceklerse Hamas'ı bir daha muhatap kabul etmeyeceklerini" açıklaması gerekmez mi?Ortadoğu'da söz sahibi olmak iyi, hoş da "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" pek hoş değil. Türkiye'nin geleceğini etkileyecek adımlan dikkatli atmak hükümetlerin birinci vazifesidir. Konu "gelecek" ise, Türk'ün Türk'e propagandası (veya seçim propagandası) için gerçeği saklamak tehlikeli oluyor.Yasak aldatmacasıBir diğer saptırma Başbakan'ın "İktidarın Allah'tan başka kimseden korkmadığı"ile başlayarak "Yasakların belini kırdık ama öyle yerler var ki dozer açamıyor" sözü... Yine "türban" dan söz etmekte ve yine Allah'ın adıyla inanç sömürüsü yaparak toplumu bölmekte...Bu toplumun çoğu Allah'a inanıyor, çoğunun Allah'tan başka kimseden korkusu yok... Ama Türkiye, çalıp çırpıp "Hesabımı Allah'a veririm" diyenleri de gördü... Burası bir hukuk devleti, insanlar Allah'tan sonra yasalardan da korkmak, kanuna, adalete de inanmak zorunda.Başbakan söz ettiği ve "belini kırdık" dediği yasakların da (başka insanlardan veya partilerden değil) hukuktan geldiğini biliyor. Demokrasilerde düzeni korumak üzere konmuş yasaklar vardır ve devleti temsil eden, Anayasa üzerine söz vererek, yemin ederek Meclis'e girmiş insanlar hukuku yok farzederek vatandaşları kışkırtamaz, toplumu bölecek lâf oyunları yapamaz.Suudi Arabistan gibi şeriatla yönetilen bir ülkenin Ankara Büyükelçisi'nin eşi İman Atallah türban takmıyor. Yakında Türkiye'ye gelecek olan Ürdün Kralı'nın eşi Kraliçe Rania türban takmıyor. Müslüman ülke lider eşlerinin çoğu takmıyor. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, sanki "türban kadınların Müslüman sayılması için tek şartmış gibi" sürekli türban üzerinde duracaklarına biraz da "Kur'anda saçı, başı örtme" gibi bir ifadenin geçmediğini anlatsınlar...Erdoğan, Diyanet İşleri profesörlerinin "Kur'anda geçen örtünme boyun ve göğsün kapatılmasıdır" açıklamasını duymuştur herhalde... Kısacası, seçilen yol hep bölme, hep kışkırtma... Ülkenin yolsuzluk, şiddet, yoksulluk gibi çözüm bekleyen çok ciddi sorunları varken çıkar için bunu ne zamana kadar sürdürecekler? (Not: Bu soruyu soranlar çıkıyor, söyleyelim; evet Kur'an'ı defalarca okudum ve çeşitli din uzmanlarından birçok kez bilgi aldım. Hâlâ da istediğim zaman tekrar tekrar okuyorum çok şükür.)

Devamını Oku