Yolsuzluk mu hırsızlık mı?

Bize "nazik ve ağzından çıkanı kulağı duyan" bir toplum denebilir mi? Bu tanıma uyan insanlarımızın sayısının az olmadığı kesin...

Haberin Devamı

Bize "nazik ve ağzından çıkanı kulağı duyan" bir toplum denebilir mi? Bu tanıma uyan insanlarımızın sayısının az olmadığı kesin... Ama özellikle son bir yıl içinde Hükümet üyelerinin konuşmalarında, halka ve basına hitap tarzına, TV dizilerimizde/filmlerimizde neredeyse tüm konuşmalarda yer alan argo ve saldırgan ifadelere bakacak olursak yakında bu sayının giderek azalacağı kuşku götürmez.

Nasıl emin olabiliyorum? Zira "görerek öğrenme"nin, "gördüğünü aynen uygulama psikolojisi'nin çok önemli olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış ve üniversitelerde ders olarak okutuluyor.

Asıl konumuz bu değil şu anda onun için tekrar başa dönüyorum; nazik insanlanmızın sayısı az değil ama argo konuşan veya anlatmak istediği her şey için en kaba, en ham cümleleri seçen insanlanmızın sayısı hiç az değil. Hatta siyasetçilerin bile "devleti ve milleti temsil edenlerin sözlerine dikkat etmesi" gerektiğini gözardı ederek "Nasılsa her yaptığımız kabul görüyor" anlayışıyla sık sık "ağzını bozduğu"na bakarak "çoğunlukta olduğu"nu düşünebiliriz.

Toplumun "üst düzey", "temsil eden" örnekleri onlar çünkü.

Peki durum bu iken neden "para" uğruna yasadışı yollara sapmış olan devlet görevlilerinin eylemlerine "yolsuzluk" adını veriyoruz.

İster kendileri, ister yakınları, isterse partililerine veya kendilerine destek veren kuruluş/işadamlarına kazandırmak için yapılmış olsun, adı düpedüz "hırsızlık"...

Bir kuyumcuya veya eve girerek adi soygun yaparak kişilere/ailelere zarar veren hırsız suçludur. Ama milyonlarca dürüst vatandaşa zarar veren devlet görevlisi (siyasetçi başta olmak üzere) en az onun kadar "suçlu" dur ve hırsızdır.

"Yolsuzluk" kelimesi hırsızlığı zarifleştiriyor, son derece gereksiz ve haksız bir tanım.

Çocuklarının diplomatik pasaport süresini 18 yaşından 25'e çıkaran, kendileri, çocukları, dayıları, amcaları için Meclis'ten özel yasalar geçirerek yargıdan kurtulmalarına ya da dev gelir sağlamalarına neden olanlar, kendilerinin ve ailelerinin çıkarları için çalışacaklarına millet için çalışmak ve zirvede hırsızlığı önlemek zorundalar.

Özellikle de din, inanç deyince akıllarına "türban" dan başka bir şey gelmeyenler... Müslümanlık "başkasının hakkı na her şeyden çok önem verir. Hatta "Allah bir tek 'kul hakkı'nı asla affetmez" diye bilinir.

Ama nedense dinin bu yönü hiç hatırlanmıyor. 21. yüzyılın medeniyet düzeyinde suçlunun önce adalete, yargıya hesap vermesi gerekiyor.

O zaman neden haksız kazanç sağlayan, hırsızlıkla suçlanan siyasetçileri yargı önüne çıkaramıyoruz?

Milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılması toplumun gündemde tutması gereken öncelikli konusudur...

Bir ''kul hakkı'' daha
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Hükümet'in Filistin Meclisi'ne girmekle birlikte halen bir terör örgütü konumunu koruyan Hamas'la görüşmesini eleştiren basına söylediğini biliyorsunuz.

Aslında buna "söylemediği ne kaldı ki" de denebilir.

"Basının yabancı servis ve diplomatların manipulasyonlarına açık olduğunu görüyorum."

"İftira" demeyelim, "yalan" demeyelim, biz nezaketimizi koruyalım ve "yanlış ifade", "talihsiz açıklama" diyelim. Bunu söyledikten sonra basından ve basın örgütlerinden gelen tepki üzerine "servis lafının yanlış anlamalara yol açacağını gördüğünü", "o kelimenin doğru olmadığını" söylemiş Bakan Gül... Hep aynı olay; önce "Çamur at, izi kalsın" mantığıyla söyleniyor, kafalarda yer ediyor, sonra "afedersiniz yanlış oldu"...

Ne demiştik geçenlerde; "Özür ketçap değildir. Her şeyin üstünü onunla örtemezsiniz."

Her üç günde bir tekrarlanan hataları özürle geçiştiremezsiniz.

Yanlış olan sadece "servis" kelimesi değil, cümlenin tümü Sayın Gül. Basının tepkisi "hükümetlerin adımlarını bin kez düşünerek atması gerektiği" yönündeydi ve basın aynı tepkiyi "hangi hükümet olursa olsun" verirdi.

Toplumun sesi olan basına, sıkıştığı anda, bırakın "servis"i, "diplomat" ı bir yana "yabancıların güdümünde" veya en hafifiyle "etkisinde" olduğu iddiasını dillendirme hakkına hiçbir siyasetçi sahip değildir.

Bunu yaptığı takdirde hangi gazeteleri veya gazetecileri kastediyorsa isim vermek, somut olarak ispatlamak zorundadır.

Ama pardon... Bizde siyasetçilerin böyle bir zorunluluğu (hiçbir zorunluluğu) yoktu değil mi? Yasalardaki insan hakları, "insan onurunu zedelemek durumunda uygulanan yaptırımlar" siyasetçiye işlemiyordu.

O zaman yine "kul hakkı" na dönmek ve Allah'a havale etmek mi gerekiyor acaba?

DİĞER YENİ YAZILAR