AKP Hükümeti giderek iyice agresiv, milletle ve devletle çekişen bir tutum sergilemeye başladı.Hangi konu gündemde öne çıkarsa o konuda kavga var. TV'lerde 24 saat şiddet filmleri, dizileri izletilen, bu da yetmediği için Banu Al-kanla sevgilisinin veya Sem-ra'nımla eski kocasının saç saça, baş başa kavgalarıyla takviye yapılan şiddet gösterileri, siyasette de lider kavgaları, Başbakan ve bakanların meydan okuyan, argolu konuşmalarıyla tamamlanıyor."N'olucak bu memleketin hali" sorusu zaman zaman temposunu yitirirdi, son günlerde kimle ko-nuşsam ilk soru yine bu... Ve her yaştan insan büyük bir endişeyle sormakta...Bakan ağzıyla provokasyonSon iki olaydan biri Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Danıştay'ın türban karan için "Bu anlayış diktatör rejimlerin felsefesidir... Bizim anlayışımız hep pozitif özgürlüklerden yanadır... Böyle bir yaklaşımla yarın oruç tutan bir öğretmeni bile "öğrenciye yanlış örnek oluyor' diye suçlarsınız" sözleri...Dışişleri Bakanı'nın cümleleri daha önce bazı köşe yazarları tarafından aynen yazıldı. Ama köşe yazarlarının yazmasıyla, devletin bir parçasını temsil eden Bakan'ın konuşması, devletin yargı kurumuna "diktatör anlayışlı" demesi aynı şey değildir.Hükümet ve Meclis üyeleri üsluplarına dikkat etmek ve bir yüksek mahkemenin kararını eleştirirken -duyguları ne olursa olsun- ölçülü olmak zorundadırlar.Bunu söylememiz karara arka çıkmamız demek değil ama bizler vatandaş olarak yargının kararlarına saygılı davranarak kabul ediyor ve ceza durumunda da bu cezalan çekiyorsak bir bakanın da hoşlanmadığı bir karara bu üslupla karşı çıkarak yargıyı yerle bir etmesi onaylanamaz.Karan beğenmeyebilirsiniz ama bunu anlatmanın halkı sükunete davet eden, saygıyı aşmadan doğru mesajı veren bir üslubu vardır. Rektör Yücel Aslan'ın tutukluluk halini sürdüren kararlarda "Yargıya saygı duyulması" gerektiğini söyleyenlerin, hatalı buldukları bir kararda en aşın ifadelerle yargıyı dikta anlayışıyla itham etmeleri nasıl bir çelişkidir?Oruç tutan bir öğretmenin suçlanabileceği örneğinin bir bakanın ağzından çıkıyor olması toplumu, hele de karikatür olaylarıyla zaten duyarlı hale gelmiş toplumu provoke etmez, hatalı tepkilere sürüklemez mi?(Pozitif özgürlüklerden yana olan AKR kadını özgürleştirecek ve aynı zamanda şiddetten koruyacak olan Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'ni değiştirmeye neden hiç değinmiyor acaba?)Lan terbiyesiz!Argolar ve hakaretler de bitmedi, Başbakan halktan gelen bütün tepkilere rağmen aynı hızla devam ediyor. Mersin'de kendisine "Anamızı ağlattınız" diye seslenen bir çiftçiye "Lan terbiyesizlik yapma" cevabını vermiş.Tarafsız gözle bakın lütfen, kendisi de baksın; dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir vatandaşın ülkeyi yönetenlere böyle bir tepki vermesi mümkündür (kasa fırlatan esnafları bile görmedik mi biz?)Başbakan in "Anasını satayım" dediği bir ülkede haliyle daha çok mümkündür. Peki anasını satan ve öte yanda Avrupa ülkelerine "medeniyetler ittifakından, "hoşgörü" den söz eden bir başbakanın "Anamızı ağlattınız" şikayetine bu cevabı vermesini kim hoş görebilir?Vatandaş, her kim ise; "Lan terbiyesizlik yapma" sözüne "Lan mı, canın sağ olsun" cevabını vermiş. Yanından ayrılırken de "Suya muhtaç olduk, lan diye hitabetme, ayıp be" demiş. En azından daha saygılı.Çok merak ediyorum, Tayyip Bey'in içi rahat mı acaba?Kendisi ve partisi bu çok yönlü çekişmeyi nereye kadar sürdürmeyi düşünüyor?Vatandaş soruyor!Sadece bir mektup alıyorum ben-zerleri arasından... Avukat Süleyman Acar'ın haklı ve güzel mektubunu."Sayın Ruhat MengiGünlerdir, aylardır ve yıllardır toplum olarak (DİN)le yatıp, (DİN)le kalkıyoruz.Bu toplumun konuşacak, üzerinde düşünecek ve çalışacak başka bir derdi, konusu yok mu?Öbür dünya üzerine bu kadar kafa yorarken, bugünleri kaçırmıyor muyuz? Türban, imam hatip, namaz kılma, karikatür krizi gibi hep din odaklı konuların yanına (Kurtlar Vadisi filmiyle) milliyetçi duygular da girdi. Gerçekte dünyada her alandaki başarısızlıklarımıza karşı dini ve milliyeti ön plana çıkararak kendimizi tatmin etmiş olmuyor muyuz?Dünyanın en borçlu ülkelerinden biri olmamız, yaşam kalitesi açısından dünyada 89. sırada bulunmamız, araştırma geliştirmeye (ARGE) ayrılan pay açısından yine son sıralarda olmamız, ülke içinde giderek artan yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik, adaletsizlikler neden bizleri tedirgin etmiyor da sadece manevi tatmin yollarına sapıyoruz?Toplumu bilerek ya da bilmeyerek çatışma ortamına sürükleyecek bu tür yönelmelere dikkat çekmenizi rica ediyorum. Saygılarımla."Avukat Acar'ın söz ettiği şikayet, işte dinin devlet işlerine karıştırılması, özellikle bizde son yıllarda olduğu gibi her an, her fırsatta karıştırılması... Devlette bunun önlenmesinin, ortaya çıkmaması için alınmış olan "laiklik" önleminin önemi...Bu olmadığı zaman, onun dediği gibi yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik ortada duruyor ve toplum 24 saat dinle meşgul ediliyor. Hükümetler için ne kolay bir yöntem değil mi?Sokakta türban yasağıDün başladığım yazının bu kısmında bazı siyasetçi ve yazarlar tarafından "insanların türban hakkının elinden alınması" veya "Müslüman ülkede Müslümanlara baskı yapılması" olarak yanlış yansıtılan laikliğin gerçek anlamını bir kez daha vurgulayacağım. Bunu yaparken sokakta türban yasağının laiklik sınırlarını aştığına inandığımı da bir kez daha vurguluyorum. Bıraktığımız yerden devam ediyoruz.***Birilerinin tekrarlayıp durduğu gibi "Müslüman toplumda Müslümanlığın gereği olan türban" ıyasaklayan bir kural değil bu.Laiklik, devletin her dinden, inançtan vatandaşa (hiçbir dine inanmayanlara da) aynı mesafededurması, aynı özgürlüğü tanıması demek olduğu gibi, belli bir inancın devleti ele geçirmesini veya o devleti temsil ediyor görünmesini önlemek amacını taşıyor. Aynı dinden olan nüfus çoğunluğuna ayrıcalık tanınmamasını, diğer din ve inançta olanları korumak amacını da taşıyor. Yani laiklik sadece Türkiye'de "türban"! yasaklamıyor, Fransa'da, İtalya'da "haç"ı da yasaklıyor.Tartışmayı yanlış zemine oturtup laikliği "din karşıtlığı" olarak gösterenler aynı zamanda toplumu türban üzerinden "dindarlar", "dindar olmayanlar" şeklinde bölmeyi sürdürüyorlar ki insanın kendi toplumuna yapabileceği bundan daha büyük bir kötülük olamaz.Umalım da bu hatayı daha fazla sürdürmesinler.
AImanya "Kurtlar Vadisi Irak" filmini 18 yaşından küçüklerin izlemesini yasaklamış. Ve bu bizde "porno filmlere uygulanan yasak" olarak değerlendiriliyor. Oysa durum pek öyle değil...Önce şunu söyleyeyim; Amerika Türkleri aşağılayan, tarihini saptıran, "Türk"le "teröristi" özdeşleştiren filmlere, tiyatro oyunlarına veya film içinde bu tür sözlere, sahnelere izin veriyor. Böyle bir sanat özgürlüğü varsa aynı özgürlüğün diğer ülkeler için de geçerli olduğunu kabul etmesi lâzım. Yani eğer olay filmde ABD'nin düştüğü durumdan veya din ayrımcılığı yapılmasından kaynaklanıyorsa biz de fazla umursamayabiliriz.Ama karar "şiddete teşvik," "öldürmeyi makul şartlar altında doğal gösterme" gibi nedenlerle alınmışsa bu anlaşılabilir. Avrupa ülkeleri veya Amerika bazı filmleri diğer ülkeler için yapıyor ve zaman zaman, gençler için sakıncalı gördüğü durumlarda kendi filmlerini kendi ülkesinde bile yasaklayabiliyor.Üniversite öğrencisi okurlarımdan gelen çok sayıda mektup "Kurtlar Vadisi Irak" filminde din fanatizminin, Amerikan düşmanlığının ve şiddet özentisinin fazlasıyla körüklendiğini, bunun özellikle 16-19 yaş arası gençleri çok olumsuz etkilediğini anlatıyor. 20 yaş üstü gençler, yaşça daha küçük olan arkadaş veya kardeşlerinde filmden sonra gözlemledikleri değişikliğin çok büyük olduğunu, bu tür dizi ve filmlerin sıkça gösterilmesi ile Trabzon'da veya diğer illerde oluşan genç çeteler arasındaki bağlantının da yadsınamaz olduğunu söylüyorlar. Ben direkt olarak toplumdan gelen tepkilere çok önem veririm. Genç okurlarımın tepkilerinin duyulması belki olaylara farklı bir açıdan bakmamızı sağlar, onun için sizlerle paylaşmak istedim.Sokakta türban yasağıDanıştay'ın "öğretmenin okula gelirken türban takmasını da yasaklayan" kararını laiklik kapsamındaki alanların dışına taşmak, insanların özel alanına girmek olarak gördüğümü dün yazmıştım. Bu yasağın abartılmaması gerekiyor.Türban konusu çözülmeli, çözülmemesi "laik ve Müslüman çoğunluklu" ilk ve tek ülke olan Türkiye'nin bu ayrıcalıklı konumuna zarar veriyor. Aynı zaran toplum huzuruna da vermeye devam ediyor.Çözülmeli ama önce kafalarda, kamusal alan; okul/devlet dairesi meselesinden de önce kafalarda çözülmeli.Laikliğin anlamı da tam olarak bilinmediği, en aydın sayılacak yazarlar bile yanlış yorumladıkları (bazıları laikliğin tümüyle kalkmasını savunur gibi yazıyor veya "laiklik nedenine" hiç değinmiyorlar) için konu tam bir kavram kargaşası içinde.Bunları anlatmaya çalıştığınızda, karşınıza çıkan insanlar "Laiklik bir özgürlük şemsiyesi olmalıdır, tanımını değiştirmek lâzım" veya "Türban laiklik yobazları yüzünden yasaklanıyor" dedikleri, laikliği sadece "türbana karşı bir önlem" gibi gösterdikleri veya iyice ileri giderek ve "başörtüsü düşmanlığı, Müslüman halka haksızlık" gibi göstererek halkı kışkırttıkları zaman tartışma kilitleniyor. Çünkü bunların hepsi doğrulan saptırmaktır, yanıltmak, gerçekleri lâf kalabalığında boğmaktır. Toplumu birbirine düşürme cabasıdır.Ben, her ne kadar, düşünen her insan gibi tartışmanın okulla, üniversiteyle bitmeyeceğini, üniversiteden sonra sıranın "devlet dairelerinde türban" a geleceğini bilsem de kamusal alanda "hizmet alanlar" sınıfında olanlara izin verecek bir laiklik anlayışına sıcak bakanlardanım.Bunun toplumu bölen, huzursuzluk yaratan ayrıca din, inanç üzerinden siyaset yaparak insanların duygularını siyasete alet eden partilere rant sağlayan bir nedeni ortadan kaldıracağını düşünüyorum.Aynı zamanda kadınların diğer haklan ve hatta "öldürülmelerinin önlenmesi hakkı" kadar ciddi insan haklarında ağzını açmayanların, kalem oynatmayanların (bazı kadın yazarlarımız başta) sıra türbana gelince "kadın hakkı", "insan hakkı" diye haykı-rarak ortaya çıkmalarını, bu iki yüzlülüğü de önleyeceğini düşünüyorum. Şu anda mevcut durumda ise laikliğin tanımının, "kamusal alanda neden bütün dinsel simgeleri yasakladığının" topluma doğru anlatılması çok önemli. Birilerinin tekrarlayıp durduğu gibi "Müslüman toplumda Müslümanlığın gereği olan türban" ı yasaklayan bir kural değil bu... Yarın devam edeceğiz.
Siyasetçilerin mal varlığı açıklarken sık sık başvurduğu gelir kaynaklarının benzeri Oramiral İlhami Erdil'in açıklamasında askeri mahkeme tarafından kabul edilmedi. Milliyet "siyaset dünyasından unutulmaz örnekler" listesinde Çiller'in "annesinin yastık altından çıkan altınlar", Erbakan'ın "148 kilo külçe altını", Erdoğan'ın "oğlunun sünnetinde gelen altınlar" şeklindeki kaynak açıklamalarını manşetten hatırlattı.Basında Oramiral Erdil'in ceza haberi "Askerin siyasetçiye verdiği ders" olarak yer aldı ki bütün bunlar toplum vicdanını rahatsız eden çok önemli bir soruyu tekrar gündeme getiriyor:Türkiye bir hukuk devleti ise ve adaletin mevcut olduğu varsayılıyorsa bu nasıl 'çifte standartlı' bir adalettir?Her ne kadar yargılama sisteminde farklılıklar var ise de askeri mahkemenin suç kabul ettiği şeyler Meclis tarafından nasıl "doğal" kabul edilebilir?Sırtımı kaşı!Servetini annesinin yasük altı altınlan, oğlunun düğün altınlan veya 148 kilo külçe altını ile açıklayanların bu açıklamaları, İlhami Erdil için verilen karardan sonra tümüyle kabul edilemez durumdadır. Konu siyasetçi olduğunda "Sen benim sırtımı kaşı ben de senin" veya "Tencere dibin kara, seninki benden kara" özdeyişleri doğrultusunda, liderlerin anlaşarak birbirini aklaması veya Meclis'in onayı ile her türlü servet açıklaması kabul edilir hale getiriliyor ve kimseye dokunulmuyor.Bugüne kadar hakkında servet şaibesi çıkan hangi siyasetçi tek bir malını kaybetti?Serveti tarifsiz şekilde artan, dönüm dönüm arazilere, üçer beşer evlere, çiftliklere sahip olan, devlet memuru konumundaki hangi siyasetçi "yavuz hırsız ev sahibini bastırır" misali halkı ve basını paylayınca hemen kabul edilip susulmadı?Oysa Meclis, dokunulmazlığı olan ve bu nedenle sivil mahkemede yargılanamayan siyasilerin servetinde şüphe ortaya çıkması durumunda Yüce Divan'a gönderme kararından kaçamaz. Onları aklayamaz, böyle bir hakkı yoktur. Adil olması beklenen parlamentoların hiçbir ülkede böyle bir hakkı yoktur.Bütün STK' larla..."Dokunulmazlıkların kaldırılması'' nı Hükümet'in tercihi olmaktan çıkarıp zorunlu hale getirmedikçe, Meclis kararıyla siyasetçilere özel haklar verilmesi, özel yasalar çıkarılması önlenmedikçe bu çifte standartlı adalet ve vatandaşlar arasındaki ayınmcılık, eline gücü geçirenin haksız servet edinmesi sürüp gidecektir.Yapılacak şey, başta 11 trilyonun da (İlhami Erdil örneğinde olduğu gibi) ödenmesi, Bakan Unakıtan'ın da servetinin ve kaçak yapılarının hesabını vermesi olmak üzere siyasilere özel hak tanınmasını önlemek, dokunulmazlıklar konusunda milletçe, bütün sivil toplum kuruluşlarıyla tepki ortaya koymak ve bu tepkiyi "sonuç alıncaya kadar" sürdürmektir.Bu yapılmadığı takdirde biz her üç günde bir aynı noktaya döneceğiz ve deprem önlemi için "4 milyon doları" olmadığını söyleyen hükümetler trilyonlarca kayba göz yummayı sürdürecekler. Böyle bir vakite ve nakite sahip miyiz?Sokakta türban yasağıDanıştay'ın Ankara'da bir ilköğretim okulu öğretmeni ile ilgili olarak "öğretmenin okula gidip gelirken türban takmasının da eğitim-öğretim açısından sakıncalı olduğuna" ilişkin karan tartışmaya, eleştiriye son derece açık bir karar.Buna gerekçe olarak Danıştay "çağdaş eğitim düzeninde laiklik ilkesinin göz ardı edilemeyeceğini", "bilimsel çalışma yapan kimselerin bilimsel gerekler dışında başka bir etkiyle karşılaşmamaları nı göstermiş ve "eğitimde laiklik esastır" demiş.Laiklik ilkesinin, eğitimde bunun korunmasının önemi yadsınamaz ama bu ilkenin gereği olarak uyulacak kurallar da sadece kamusal alanları kapsıyor. Sokaklar, insanların özel yaşam alanları, diğer tüm faaliyet alanları bunun dışında... Onun için de karar fazlasıyla eleştirilecektir.Ben kararın açıklandığı Çarşamba günü Habertürk'te Nazlı Ilıcak la karşılıklı olarak yaptığımız konuşmada aynı görüşü dile getirmiştim, hukukçular da aynı görüşteler.Türbanı inatlaşma konusu yapmak tek bir tarafı değil, bütün toplumu huzursuz ediyor. Buna öğretmen de dikkat etmeli, yargı da... Yarın devam ederiz.
Deniz Kuvvetleri'ne komutanlık yapma şerefine erişmiş bir oramiral için en ağır ceza ne hapistir, ne de evlerine, paralarına el konulmasıdır. Ona en ağır ceza "apoletlerinin sökülmesi"dir.Bu, bir asker ve bir insan olarak "onurunun kaybı"dır ki böyle bir kayıpla yaşamı sürdürmek çok zordur. Her ne kadar artık mal, mülk, servet edinmek için onurlar feda edilebiliyorsa da, önüne çıkan fırsatı değerlendirmemeye, mevkiyi makamı kişisel çıkar için kullanmamaya enayilik olarak bakan bir kitle türemişse de, her ne kadar "çalsın ama iş de yapsın" anlayışını belli bir kesime benimsetme başansı gösterilmişse de ne mutlu ki "apoletlerin sökülmesi" veya "yaldızların dökülmesi" toplumun büyük kesiminin gözünde onur ve dürüstlük hâlâ eski önemini koruyor.Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli Oramiral İlhami Erdil'e haksız mal edinme suçundan hapis cezası verilmesi, suçunun sabit görülmesi üzücü bir haber. Onun adına ve ordu yönetme onuruna erişmiş bir insanımızın, bir komutanın bile böyle bir hatayı yapabilmiş olması adına çok üzücü. Öte yanda, suç işleyen, adaleti hiçe sayanların kim olursa olsun yargı önünde eşit şekilde hesap vereceğinin bilinmesi, toplumun buna güven duyması açısından da aynı derecede sevindirici bir haber.Garip değil mi?Ama... Erdil'e "Erbakan'a uygulanan ev hapsinin uygulanmayacağı" nı duyunca yine de merak etmekten kendimi alamadım. Necmettin Erbakan'ın devlete olan ve 11 trilyona ulaşan borcu için evlerinin, parasının derhal elinden alındığını, bir daha siyaset yapmasına da izin verilmeyeceğini filân duymadık. Borcunu "ne kadar zaman içinde ödeyeceğim" millete anlatacak kadar bile üzerinde durmadılar 11 trilyonun...Çocuklarına petrol zenginlerininkine eşdeğer saray düğünleri yapan Erbakan'ın son yıllardaki mal artışını da biliyor değiliz.O zaman bu yine çifte standartlı bir adalet olmuyor mu?Birine nüfuzu kötüye kullanmaktan, haksız mal edinmekten en ağır cezayı ver, apoletlerini sök, diğerini Meclis yardımıyla koruyabildiğin kadar koru.AKP'nin borcuAynı günlerde verilen bu iki cezanın karşılaştırmasını "ADALET"in "MİLLET"e yapması gerekiyor bence. Anayasa'nın eşit haklar ilkesi gerçekten varsa tabii...AKP, mal bildirimlerinin şeffaflaşmasıyla ilgili çalışma yaparken "AB'nin kişisel verilerin korunmasına ilişkin düzenleme isteği" ile zorluk yaşıyormuş. Yani mal bildirimi kişisel verilerin korunmasına uygun değilmiş.Tabii AB'nin bu kuralı "görevi kötüye kullanmak ve haksız mal edinmek" gibi bir suçlamayla karşılaşan siyasetçilerin yaşamına son verme yolunu seçtiği, göreve ihanetin çok ciddiye alındığı bir anlayışa göre hazırlanmış. Türkiye'nin "mal bildirimi kanunla yasaklandığı takdirde" büyük sorunlar yaşayacağını AB'ye anlatması lâzım.Bir de, dokunulmazlıkları kaldırır, yolsuzluk dosyalarını çıkarır, siyasetçilerin "görevi kötüye kullanma" halinde herkes gibi hesap vermelerini sağlarlarsa sorun büyük ölçüde çözülecektir.Hükümet önce bunu yapmalıdır. Görünmeyen apoletlerin sökülmesi ve ceza alma ihtimali bile olayları önleyebilir ve adil bir hükümet bunu millete borçludur, bilmem anlatabildim mi?Ermeni Konferansı davası, 2. yanlış!Orhan Pamuk'un Türkiye'yi haksız yere suçlayan ifadesiyle ilgili olarak açılan dava durduruldu ama gazetecilerin Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılacak konferansı erteleyen mahkeme kararını eleştiren yazılan nedeniyle açılan dava sürdürülüyor.Evet, "mademki mevcut yasalara karşı gelinmiş Orhan Pamuk da hesabını vermeli, benzer şekilde hareket edenler de" diyenler var ama gerekiyorsa o yasalar da değişmeli. Fransa'da, İsviçre'de sadece "soykırım yoktur" demek bile suç sayılıyorsa da Türkiye'de değişmeli. Tenkit ettiği, ifade özgürlüğünü hiçe saydığını söyleyerek eleştirdiği ülkelerle aynı kefede olmak Türkiye'ye hiçbir kazanç sağlamaz. Sağlamadığı bir yana, Orhan Pamuk örneğinde görüldüğü gibi sebepsiz kahramanlar yaratır.Evlâtlarını Ermeni çetelerinin veya PKK'nın katliamlarında kaybeden annelerin Orhan Pamuk'a "İddialarını ispat etmesini istemek üzere" dava açmaya hakları vardır. Halkın tepkisini göstermeye hakkı vardır ama gazeteciyi, yazarı ifadesinden dolayı yargılamak basın, yayın, ifade özgürlüğüne gölge düşürüyor ve haklı itirazları "haksız" a çeviriyor.İstediği kanunu kolayca değiştiren Meclis, yazarların sık sık mahkeme önüne çıkarılmasını sağlayan yasaları en kısa zamanda değiştirmeli!Oy vermeyen şikayet edemez!Dün "Satılan analar, lanetlenen basın" başlıklı yazım 'Sözlerinin kilit cümlesi buydu bence' cümlesiyle bitmişti. Okurumuz Nigar Pekdok'un, Tayyip Erdoğan'ın "Anasını satayım" şeklindeki argo ifadesine itiraz ederken "Bunlara benzer yöneticiler yüzünden oy kullanmaya girmedik" demesi üzerine söylemiştim bunu... Bıraktığımız yerden devam ediyoruz. Sözlerinin kilit cümlesi buydu bence. Oy kullanmaya gitmeyen vatandaşların şikayet etmeye de hakkı yoktu. Oy kullanmaya gitmeyenler gitmiş olsalardı bugün farklı bir Meclis tablosu olacaktı. Belki o zaman kendileri, evleri, işleri, kendi anlayışlanndaki siyasetçiler için özel yasalar çıkaranlar, bunlar ve şirketlerdeki hisseleri hakkında bilgi istemek en doğal hakkı olan basına ve halka "Ulan niye korkuyorsunuz", "Anasını satayım", "Lanet olsun" diye hitabedenler kendini bu kadar güçlü hissetmeyecekti.Okuruma 'basına şikayet edeceğinize sandığa gidin' dedim. 'Bir daha bu hatayı yapmayın'... Olay budur.Argo sözlerle basın açıklamalarına kızan çok sayıda okur mektubu geliyor. Bugünlerde kampanya isteyenlerin sayısı öyle çok ki, mail adresi vermekten başka çare bulamıyorum. Buyrun, şikayetlerinizi Başbakan'a kendiniz iletin.Mail adresi: receptayyip.erdogan@basbakanlik.gov.tr
Önce gazetelerinizi dikkatle inceleyin, sonra geriye çekilerek gördüğünüz haberlerin sentezini yapmaya çalışın. Örneğin dün... Gazetelerin birinci sayfalan "Kurtlar Vadisi" filmi; "Türkiye'nin de Rambo'su var", "Oğlum büyüyünce Polat olacak" haberleri ve filmdeki diyaloglarla dolu. Bunların yanında Trabzon'daki mafya olayları, Trabzon'da öldürülen Katolik Kilisesi Papaz'ı, halkı "İsa'yım", "Allah'ım" diyerek dolandıranların haberi, AKP Grup Başkanvekili Faruk Çelik'in yaşlı bir İmarzede tarafından vurulması olayı yer alıyor.İç sayfalarda da Türkiye'nin Avrupa tarafından "gidilmesi riskli ülkeler" arasında gösterilmesi, uyuşturucu çeteleri, katliam haberleri gibi olaylara yer verilmiş. Ve gazetelerde yer alacak kadar erken olamadı ama Katolik Kilisesi Papazı'nı "Allahuekber" diyerek vuran 16 yaşındaki katilin yakalandığını da TV haberlerinden duyuyoruz.Olayları birlikte yorumladığınızda bunun yanında bir de Türkiye'de adaletin nasıl işlediğini düşündüğünüzde "Neden kökten-dinci İslâm ülkelerinde bile işlenmeyen bir din adamı cinayeti bizde işleniyor" sorusunun cevabı kendiliğinden çıkıyor.Yararlı mafya!Mafyanın devlete faydası dokunuyorsa yararlı mafya olarak algılandığı, kısacası "Benim mafyam iyidir" anlayışının yayıldığı, böyle bir film kahramanının (her konuda olduğu gibi) fazlasıyla abartılarak çocuklara babaları tarafından idol yapıldığı bir ülke...Trabzon Valisi tarafından açıklanmasına rağmen" Katolik papazı korumayan bir Emniyet.Dini siyasete alet eden, insanların din, inanç duygularını her fırsatta istismar eden, bırakın farklı dinleri, aynı dinden vatandaşlar arasında bile "az dindar", "çok dindar" ayrımcılığı yaparak, İmam Hatipli öğrencileri bile kışkırtarak öfke ve kutuplaşma yaratan, sonra da çıkıp toplumu sükûnete davet eden bir yönetim.18 yaşından küçüklere (ve istediği büyüklere) ceza vermeyen, Papa'ya suikast düzenleyen Abdi İpekci'yi öldüren azılı bir katili zamanından önce serbest bırakmış bir adalet sistemi.Bireysel silahlanmayı önlemediği gibi, elinde silahla gazetelere poz vererek, düğünlerde havaya ateş ederek silaha özendiren milletvekillerine sahip bir hükümet.Katilleri kahraman yapan çarpık anlayış, kısacası ne ararsanız hepsi Türkiye'de mevcut. Bunun üzerine, Türkiye'nin çağdaş ülkeler arasına girecek bir medeniyet düzeyine gelmesini, böyle tanınmasını, demokratik, uluslararası kurallara saygılı bir topluma sahip olmasını istemeyen, dünya tarafından en köktendinci ülkeden daha bağnaz bir anlayışta görünmesini tercih eden veya başka hesaplarla "terörle özdeşleştirilmesi" işine gelen örgütleri de eklerseniz...Bu kadar başıboş bir ülkede neler olmaz?"Kahraman olacağına" inandırılan ve önünde örneklerini de sık sık gören 16-17 yaşındakilere neler yaptırılmaz?Ya Polat olurlar sonunda veya Ağca...Hiç merak etmeyelim "Neden bizde oluyor" diye. Öyle çok neden var ki!Satılan analar, lanetlenen basın!Kahvaltı masasının başında pencereden dışardaki kar fırtınasını ve beyaz örtüsüne bürünmüş doğayı izler, keyif verecek bu manzarayla huzur duymaya çalışırken kulaklarım "lanet olsun dedik ve onu da açıkladık" sözleriyle tırmalandı.Başbakan konuşuyordu TV'de... Tırmalanan kulaklarımı kabartarak dinlemeye başladım:"Şirket hisseleri diye tutturdular. Lanet olsun dedik, onu da açıkladık ama yine durmayacaklar" diyordu. "Kendi olumsuzluklarının, başansızlıklarının hırsını bizden alacak, bu tür başlıklar üzerinden rant elde edebilir miyiz diye yazmaya devam edecekler..."Kar fırtınası beni üşütmemişti ama bu sözler donmama yetti. Tam "Ulanlı konuşmalar, 'anasını satayım bütün meslek okulları İmam Hatip mi' tarzı asıl, seçmenden rant uman cümleler yetmedi, şimdi de lanet okuyorlar" diye düşünürken telefon çaldı. 60 yaşında olduğunu söyleyen bir kadın okur ağlamaklı bir sesle konuşuyordu: "Dün gece uykum kaçtı Ruhat Hanım, nedir bu milletin çektikleri... Tayyip Erdoğan İmam Hatipler için konuşurken "anasını satayım" dedi, sıra analara mı geldi? Hepimiz anayız, benim torunlarım var, bu sözlere neden susayım. Anaları satacaksa önce kendi ailesinden başlasın."'Aman durun bir dakika, sakin olun' dememe kalmadan öfkeyle devam etti: "Adımı da yazın lütfen, ne olacaksa olsun korkmuyorum; benim adım Nigar Pekdok, Yugoslavya'dan vatanıma geldim, çoluğumu çocuğumu ülkemde yetiştireyim dedim, bunun için mi? Kendimi düşünmüyorum artik ama ya torunlarım, çocuklarım, onların sonu ne olacak?Böyle insanların yönettiği ülkeden hayır mı gelir? Mal varlığını acıkbyormuş, bu kadar malı, parası olan birinin çocuklarını niye yurt dışında bir iş adamı okutuyor, onu da açıklasın... Halkı uyutuyor, sonra da hakaret ediyorlar. 'Milletin ağzıyla konuşuyorum' diyor, bu millet bu kadar terbiyeden yoksun mu?" Daha sonra "Ne yapabiliriz, her şeye katlanıyor, susuyoruz, bir kampanya açılsın şikayetimizi bildirelim" diyen Pekdok'un "Bunlara benzer yöneticiler yüzünden oy kullanmaya gitmedik" sözlerini duyunca bu kez daha yüksek sesle 'Durun' dedim... Sözlerinin kilit cümlesi buydu bence.Devam edecek
Soru bana değil, Fransa'da yaşayan sadık bir okurumuza ait. Celine Cotton orada yaşasa da Türkiye'nin gündemi, sorunları, geleceğiyle yakından ilgili. Bugüne kadar Ermeni iddiasından, Avrupa Birliği'ne, dış ilişkilerden, iç siyasete kadar her konu hakkında yazmış. Fransa'da Türkiye'nin dış sorunlarıyla ilgili olarak elinden gelen gayreti gösterdiğini bildirmiştir. Hiç karşılaşmadık ama onu gayet iyi tanıyor gibi hissediyorum kendimi...Herneyse Celine Hanım kısa süre önce ARTE TV(Fransız/Alman ortak kanalı) de izlediği bir programdan söz ediyor son mailinde. Hiç yorum yapmadan mektubunu aynen veriyorum; Yorumlar kendisine aittir; "Sayın Ruhat Mengi,Bunlan size yazmadan uyuyamazdım. Salzbourg'dan canlı yayınlanan MOZART galasını seyrederken arada kültür haberleri verdi.Şok ola ola dinledim. Önce Orhan Pamuk'un bilinen hikâyesi ve sonra 'iş bununla bitmiyor' dendi. Kürt şarkıcı Ferhat Tunç; Mart'ta Kürtçe çıkaracağı kaset/CD'sinin yüzünden mahkemeye ve hatta hapse girebileceğini söyledi. Arkadan büyük aktör Halil Ergün; Türkiye'de insan hakkı olmadığını belirtti. Ergün'ün, Yılmaz Güney'in yıllarca hapislerde süründüğünü bildiğinden asla şüphem yok. Rahmetli içip içip Yumurtalıksavcısını lokantada vurmuştu, yani bir katildi. Ama Halil Ergün onu milli kahraman, Kürt halkının idolü olarak tanıttı ve kendisinin Güney'in kaldığı yerden devam ettiğini söyledi. Son noktayı modern dansçı Zeynep Tanbay koydu. O da yaptığı dans ile Türk kültürüne ters düştüğünü söyledi. Dans şekli hafif bir jimnastik gibi bir şey, bence hepimizin yaptığı veya yapmaya çalıştığı bir şey.Sayın Mengi,İnanın aptallaştım. Bunlar ne yapmaya çalışıyor, arkadan gazeteci genç bir bey 'Bu şartlarda Türkiye nasıl Avrupalı olur' diyor. Biz durmadan bir şeyler yapmaya çalışalım, bunlar bir anda yıksın.Bilgilerinize saygılanmla arz ederim. Karlar altında inci tanesi İstanbul'uma bu haksızlık yapan kişileri yakıştıramıyorum.Celine..."Bu mektubu takdirlerinize bırakıyorum sevgili okurlanm. Zaten yoruma da hiç gerek kalmamış!Cemal Kutay' ın ardından...Şarkı, türkü, göbek, Semra'nım ve Banu Alkan'ın eş kavgaları gibi önemli (!) konularla dolu ekranlarımızda görünen (görünebilen) yüzlerden değildi Cemal Kutay... Ama Atatürk'ü tanımış, yaptıklarını ve karakter özelliklerini yakından izlemiş ve başta "Ne Buldu, Ne Bıraktı", "Atatürk Bugün Olsaydı" olmak üzere onurla, Türk tarihi ve sorunlarıyla ilgili çok değerli 187 eser yazmış ünlü bir tarihçiydi.Bu eserlerin her biri gelecekte de Türk tarihine ve Türk gençlerine ışık tutacak önemli birer belgedir. "Atatürk'ün cenaze namazı kılınmadı" iftirası atanlara "Kılındı, ben de oradaydım" cevabını veren, eserlerinde Mustafa Kemal'in ülkesine ve halkına saygısını, sevgisini, sadakatini, cesaretini, hayatıyla ilgili bilinmeyen detayları, yabancı komutanların ona duyduğu hayranlıkla ilgili ifadelerini en güzel anlatan da odur.90 yaşının üstünde, gözleri artık görmediği günlerde bile, yardım alarak, aynı tempoyla yazmaya devam eden, bana gönderdiği kitaplarını "Gerçek Atatürk kızına", "Yaşasaydı Türk kadınını böyle görmek isterdi" gibi beni onurlandıran notlarla imzalayan, ikimizin de konuşmacı olarak katıldığı bir TV programında tek bir kez karşılaştığım bu değerli insanın kaybından büyük üzüntü duyuyorum.Beni mutlu eden ise onu bize ve bizden sonraki kuşaklara yetecek doğru bilgileri istediği şekilde aktarabilecek kadar yaşamış olmasıdır.Cemal Kutay'ı ebediyete uğurlamak, ona ve eserlerine medyada hak ettiği yeri vermek bir görevdir. Ona Allah'tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum.
Necmettin Erbakan'ın imam nikahıyla evlendiği yalanlandı ama VATAN'in sorularını yanıtlayan SP kurmayları Erbakan'ı evlenmeye ikna etmeye çalıştıklarını söyleyerek bu konuda basından yardım istemişler:"Biz ikna edemedik, belki gazeteler yaza yaza edebilirler!"Eh, onun evlenmesi önemli bir sorun doğrusu, her ne kadar gazeteler yaza yaza "bütün vatandaşların kanunlar karşısında eşit olması ve işledikleri suçların hesabını aynı şekilde vermesi" konusunda Meclis'i ikna edemedilerse de ve deprem hazırlığı için 4 milyon dolar veremeyen devlette 11 trilyonluk kayıp için özel yasa çıkarılıyorsa da, belki bu konuda basının ikna gücü daha fazladır.Hem böylece, hesabı verilemeyen paranın devlete iadesi, (diğer vatandaşlar gibi) mal varlığına el konarak yapılmaya ve cezasını (diğer vatandaşlar gibi) cezaevinde çekmeye yaşı müsait olmayan Erbakan da yaşının evlenmeye müsait olduğunu göstermiş olur.Kurmayları bu evliliği "bakıma ihtiyacı olduğu için" istediklerini de açıklamışlar.Açıkladılarsa tamam, söyleneni kabul edeceksiniz. Türkiye'de en "görünen köy kılavuz istemez" durumlarda bile makul bir açıklama "kılavuz gerektiğini" anlatabilir. Gerekli gayreti gösteren, toplumun uykusunu bölmeden gemisini yürütebilir...Yani onlar "bakıma ihtiyacı olduğu için" diyorlarsa siz çıkıp "Ama bizim yaşlılarımıza hemşireler bakıyor, evlâtları bakıyor" dememelisiniz.Manasızlığın lüzumu yok. Onlar biliyor, size de kabul etmek düşüyor.Ne özgür bir ülke burası farkında mısınız? Çalmak serbest, tecavüz serbest, şiddetin diğer türleri ve hatta cinayet bile serbest. Kanunlarımız yok mu, var ama kitapta...Bakın 76 yaşındaki Fatma nineciğin evine giren ve namaz kılarken küpelerini almak için kulaklarını koparan saldırgan da mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış. Satırla tehdit, hırsızlık, şiddetin âlâsı var ama suçlu özgür.Yaşı küçük olduğu için de değil bu kez (17 yaşında bile olsa bırakıyorlar biliyorsunuz), suçlu 25 yaşında... Ama yine de bırakılmasına karar verilmiş ve ancak savcının itirazı üzerine tutuklanmış.Bu kadar açık ve ağır bir suçu yeterli görmeyen mahkemelerle adalet olur mu?Suçlu siyasetçilere her seferinde özel yasalar çıkararak kurtulmasını sağlayan, dokunulmazlıkları kaldırmaya yanaşmayan bir Meclis'le adalet sağlanabilir mi?Ama boşverin... Kuşlar kadar özgürsünüz yetmez mi?Kadının hala adı yok!Sevgili Duygu Asena bunu söyleyeli ve kitabı yazalı kaç yıl geçti aradan hiçbir şey değişmedi; kadının hâlâ adı yok. Hâlâ erkek için asla sorun olmayan bir "kimlik, isim" sorunuyla uğraşılıyor.Bu sorunu yaşamayanlar farkında olmayabilir ama yaşayanlar neler çektiklerini anlatarak yardım istiyor ve bir kampanya başlatmamı rica ediyorlar.Dün Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci'den aldığım habere göre Adalet Bakanlığı 8 Şubat Çarşamba günü Ankara'da sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve hukukçularla bir toplantı yapacak ve bu soruna çözüm arayacak.Şu anda ortada bir tasan yok ama birlikte oluşturmayı düşünüyorlarmış. Eğer samimi olarak çözüm isteniyorsa; evliliğin adına eşlerin birlikte karar vermesi, annenin kızlık soyadını da taşıyabilmesi ve isterse çocuklarına taşıtabilmesi, boşanan kadının ismini koruyabilmesi yasa ile sağlanabilir.Aksi takdirde cinsiyet ayrımcılığına dayanan baskı, Anayasa'ya, uluslararası insan haklarına, sözleşmelere de aykırı olarak sürecektir.Ben kampanya başlatmayacağım ama Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in mail adresini vereceğim. İsteyenler görüşlerini ona bildirebilirler: cemilcicek@adalet.gov.tr
Galiba kendisine soru soran basına ve parti liderlerine "ulan" diye hitabeden bir bakanı ilk kez görüyor Türkiye... Ben hatırlamıyorum, daha önce Ulan Maliye Bakanı'ndan niye bu kadar korkuyorsunuz" tarzında konuşan bir bakan ve siyasetçiyi siz hatırlıyor musunuz?Acaba meclis başkanvekilliği döneminde aklına geleni söyleyiveren Kamer Genç bunu da demiş midir diye düşündüm ama hayır, o da bu kadar ileri gitmemişti.Maliye bakanının kendisine gayet haklı sorular soranlara "ulan" diye sokak bıçkını ağzıyla hitabettiği, başbakanının "mal varlığını açıklama" ve "dokunulmazlık" gibi ülkenin bugünü ve geleceği açısından büyük önem taşıyan konularla alay ettiği bir ülkede hergün akıl almaz olaylar ve insan karakterleri ile karşılaşmak da bizi şaşırtmamalı. "Ne ekersen, onu biçersin" sözü boşuna söylenmemiştir.Şimdi bu "ulan"lı çıkışa nasıl karşılık verilecek asıl soru bu... 'Tabii açıklayacaksınız ulan, vazifeniz bu" dese millet veya basın, "Vay Bakan'a 'ulan dedi, dava açın" olacak..."Kaldırın ulan şu dokunulmazlıkları, iktidara gelmeden önce söz vermediniz mi" deseler, yine "hakaret etti" denecek."Ulan 5 sene önce ancak geçinen siyasetçiler ve çocuktan bugün nasıl trilyonluk şirketler kurup, trilyonluk kazançları bir defada kazanıyorlar? Nereden geldi bu ballı paralar?" diye sorsalar, belki yine "Size ne ulan, niye korkuyorsunuz" cevabı gelecek."Korkuyoruz çünkü milyar milyar değil, trilyon, trilyon gidiyor" dese millet, ağızlarının payı "Anketlere bakın, seçmeni memnun" şeklinde verilecek.En iyisi hiçbir şey sormayın, zaten "size büyük geleceklerini" açıkladılar, oturun oturduğunuz yerde...Babamı hatırlıyorum, elimde değil!Nur içinde yatsın babacığımı hatırlatıyorlar bana sık sık... Her hatırlayışta "Bu millete hizmet etmenin, mevkimin onuru bana yeter" diyerek, siyaset yaptığı süre içinde oturduğu giriş kat dairesinin bir kat üstüne çıkmayı bile "yanlış anlaşılır" diye reddeden, halk tarafından rakipsiz seçildiği 25 yıldan sonra siyaseti bıraktığında teklif edilen "genel müdür" lük görevlerini aynı nedenle kabul etmeyen, siyaseti süresince gelen iş ortaklığı veya "bu evi alın", "şu arsayı alın" tekliflerine gülüp geçen ve kimsenin de haksız kazanç sağlamasına izin vermeyen babama gani gani rahmet gönderiyorum...Onlar siyaseti kendilerine ve partilerine güç sağlamak için değil, memleketlerine hizmet için isteyen bir kuşağın temsilcileriydiler. Evlâtlarına "Ne yapsınlar yani, aç mı kalsınlar" diyerek ayrıcalık sağlamak akıllarından geçmiyor, mevkileri dolayısıyla gelen teklifleri reddetmeyi enayilik saymıyorlardı.Yine mevkileri nedeniyle diğer devlet başkanlarının getirdiği hediyeler bile asla eve getirilmez Meclis'e bırakılırdı.Onlara görevlerinin onuru yetti, çocuklarına da "bıraktıkları onur" yetiyor.Şimdi bakanlar yeni bir deprem olup olmayacağını belirlemek için gereken 4 milyon dolarlık bütçenin olmadığını söylüyorlarmış. Böyle bir konuda 4 milyon doların değil 4 milyar doların bile lâfı olmamalıydı Türkiye için...Doğru yönetilse olmazdı... Ama bakın anketlere güveniyorlar hâlâ...Bakan Unakıtan'ın "ulan"ıyla soralım bakalım:Ulan oğlum, bu nasıl temiz toplum, nasıl ankettir anlayan var mı?Barış'ı unutmadık!1 Şubat sevgili Barış Manço'nun ölüm yıldönümüydü. Bize olağanüstü güzellikte şarkılar bırakan, bugün ve yarın aynı zevkle dinlenecek müziğiyle, yaptığı programlarla en güzel mesajları veren bir efsaneydi Barış Manço... Onun şarkılarının sözleri, müziği bugünün genç müzisyenlerine de yol göstermeye, ilham vermeye devam ediyor.Böyle bir efsaneyi hakkıyla anabildiğimiz!, benzersiz sesine TV'lerimizde yeterince yer vererek vefa borcumuzu ödeyebildiğimizi sanmıyorum. Ama yine de bu halkın onu eskisinden farksız şekilde takdir etmeye devam ettiğini ve unutmadığını biliyorum.Unutmadılar, unutmadık.Değerli arkadaşım, değerli müzik adamı (ve bence filozof) sevgili Barış'ımızı rahmetle ve özlemle anıyorum.