Haftanın en önemli filmlerinden biri bu... George Clooney'nin 2. yönetmenlik denemesi olan ve "en iyi özgün senaryo" dalında Oscar'a aday gösterilen "İyi Geceler, İyi Şanslar" Amerika'da televizyon gazeteciliğinin yeni geliştirmeye başladığı 50'li yıllarda, döneminin en ciddi, en açık sözlü araştırmacı gazeteci/yorumcularından olan ve kendini basın özgürlüğüne adayan Edward Murrow'un senatör Joseph Mc Carihy'le, onun "komünist avcılığı" politikası hakkındaki çekişmesini anlatıyor.
Medya özgürlüğünü koruma ideali uğruna görevini kaybetmeyi Murrow'la birlikte göze alan bir grup televizyoncunun inatla bu tehlikeli konunun üzerine gitmesi bana göre filmin bir numaralı mesajıydı. Tabii Amerika'da bile soğuk savaş döneminde neredeyse Rusya'dakine yakın bir baskı uygulanmış olması, ulusalcılığın ve özgürlüğün politikacı ile basın tarafından ne kadar farklı algılandığının, o yılların Amerikasında da öncelikli TV beklentisinin entertainment (eğlence) olduğunun görülmesi gibi mesajları da göz ardı edilemez.
Tüm olup bitenlerin özeti Ed Murrow'un, filmin girişinde başlayıp finalinde biten, kalabalık bir davetli topluluğuna bir yemekte yaptığı konuşmasında gizliydi (filmin finalini yeterince etkileyici bulmayanlar bu konuşmanın önemini de farketmemişler demektir):
"Yazmaktan, konuşmaktan ve "şu anda gözden düşmüş gayeleri' savunmaktan korkan adamlardan olmayacağız" diyordu...
"Sorumluluktan kaçamayız, onaylasak da, karşı olsak da sessiz kalamayız, tarihimize, ülkemizin geleceğine sahip çıkmak zorundayız. Eğer insanlar niyetlenirlerse bu televizyon denilen alet öğretebilir, öğretmek, doğru bilgiyi yaymak için kullanılabilir. Eğer TV sadece eğlendirmek için kullanılacaksa yakında kaybedeceğiz demektir" diyordu.
İşte bugünün Türkiye'sinde de cesur medyacıların, kaybetmekten korkmayarak aynen bu sözleri haykırması gerekiyor.
Olaylara bakın; cinayetler, tecavüzler, lisede kız öğrencilere kadar inen bıçaklama olayları, öğretmenin 5 öğrencisini hastanelik edene kadar dövmesi, askerlerin birbirini işkenceyle öldürmesi, yolsuzluk, yoksulluk, kısaca şiddet ve adaletsizlik alıp başını gitmiş ve öte yanda ilk işi "bu iki büyük tehlikeyi önlemeye yönelik yayın yapmak" olması gereken TV'ler "prime-time"da ve her zaman eğlence adı altında şarkıcı, türkücü, göbek dansçı, ya da cinsellik taciri fırsatçılar tarafından doldurulmuş durumda...
Sadece skandallarla, şamatayla elde edilen reytingler ve buna direkt bağlı reklâmlar sayesinde TV'lerimizde düzgün program yapılamaz oldu. İnsanlar neredeyse düzgün konuşmaktan korkar hale geldi.
Bu nedenle siyasette olup biten olumsuzlukların, her yaptıkları konuşma ve eylem ayrı bir skandal olan politikacıların yeterince eleştirisi yapılamıyor, belgeseller, eğitim, sanat, kültür programlan hazırlanamıyor.
Sorumluluk alırsınız veya susma hakkınızı kullanırsınız... Ed Murrow'un dediği gibi size kalmış. Ama sustuğunuz/sustuğumuz takdirde kaybetmeye mahkûmuz. Bunu aklımızdan hiç çıkarmayalım.
Ben sanatçının böylesini severim!
Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis Jr. üçlüsünün sahne hayatini anlatan oyunu geçen yıl Londra'da izlemiştim. Tabii bazı filmlerini de daha önce... Batılı sanatçıların çoğu sahne arkasında bol miktarda içki içiyorlar. Sinatra ve Martin ise sahnede de sürekli olarak hem içki, hem de sigara içerlermiş.
Bizde içmeyenler var, Erol Evgin'in de sahnede olduğu 2.5-3 saat boyuncu içtiği tek şey su... O da nadiren... Yani gücünü alkolden, sigaradan değil, müzikten ve izleyicisinden alıyor.
İzleyicisi ise yalnız onun sesinden ve sevilen şarkılarından etkilenmiyor, seçtiği her şarkının sözleri en az müziği kadar büyüleyici. Eski şarkılarda ne anlamlı, ne duygulu sözler varmış ve rahmetli Çiğdem Talu-Melih
Kibar ikilisinde de ne yetenek...
Ertesi sabah Emel Evgin'i aradım ve Akşamdan beri Canım Benim şarkısı dilimize takıldı, ne güzel bir şarkı' dedim. 'Haklısın, bende çok seviyorum o şarkıyı' cevabını verdi.
Dinleyin bakın sözlerini:
"Sen olmasaydın Ne gökyüzü bu kadar mavi Ne bahar bu kadar güzel Ne şarkılar böylesine duygulu olurdu
Sen olmasaydın Ne yaşamak bu kadar kolay Ne sevmek bu kadar coşkun Ne hürriyet böylesine anlamlı olurdu
Canım benim sen olmasaydın Ben, ben olmazdım..."
Ve şarkı aralarında okuduğu Orhan Veli, Bedri Rahmi, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi ünlü şairlerin en güzel şiirleri.
Oğuzcan; "Ben güzel gözlü kadınları severim(...) Ben mahzun kadınları severim (...) Ben akıllı kadınları severim (...) Hem nasıl severim, öyle severim işte. İçimde büyük, sonsuz ateşler yanmalı, ölümüm bile o kadın yüzünden olmalı" demiş. Nasıl okuyor Erol Evgin bu eşsiz şiiri, duymalısınız.
Yaklaşık 3 saatlik şovun sonunda sahneye gelen genç sanatçı Murat Evgin'in yazdığı şarkıları da dinlemelisiniz, babası ile karşılıklı yaptıkları esprileri de...
Uzun lâfın kısası; eğer İstanbul'daysanız bir Cuma akşamı bu şovu mutlaka görmelisiniz... Eğlence, müzik nasıl olur anlamak için...
Son yıllarda iyice kaybettik bu zevki, tekrar bulmanın tadına doyulmuyor.
İyi geceler, iyi şanslar!
Haftanın en önemli filmlerinden biri bu...
Haberin Devamı

