Bir çocuktan ders almak!

1 Ocak 2006

Yeni yılı hep evde karşılarız biz, ailemiz ve sevdiğimiz arkadaşlarımızdan bir grupla... Çocukluğumda da böyleydi, sonra da. En güzel kutlama budur bence...Yılbaşı gecesi önce şömine, sonra masa başmda tatlı tatil sohbet eder, müzik dinlerken bir baktık saat sabahın 3'ü olmuş.Beşte uyuyunca dün de (5'te demeyeceğim) çok geç uyandım. Gazetelere ve TV'ye şöyle bir göz attan, yine çok konu var yazacak ama 3 tanesi var ki onları atlamak istemem.Birincisi Kütahya'dan Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerrefe içine 1 YTL koyup gönderen yoksul çocuk."Ben fakir bir ailenin oğluyum. Babam yok, annem hasta, 2 YTL ekmek paramız vardı ama çöpten ekmek buldum. Bunun l milyonunu size gönderiyorum, depremdeki çocuklara ekmek alın" diyerek parayı mektubun içine koymuş ve göndermiş. Müşerref de bunu İnternet'ten dünyaya duyurmuş.Böyle asil ruhlu çocukların, insanların yaşadığı bir ülke burası... Hemen siyasetçileri çağrıştırıyor bu tür olaylar...Gücü ellerine geçirir geçirmez milletin parasını (çöpten ekmek toplayan milyonlarca yoksul vatandaşı düşünmeden) kendisinin ve partisinin çıkan için har vurup harman savuran, THY uçakları boş giderken keyif için özel uçak kaldıran veya yolsuzluk yapan siyasetçileri... Bu haberleri onlar da okuyorlarsa vicdanları, inançları nasıl ses veriyor acaba?Veya hiç veriyor mu?"Konuş bakalım Yücel Aşkın!"İkinci olay bir meslektaşımızın, tutuksuz yargılanmasına karar verilen Rektör Yücel Aşkın'a suçlama "iddiaları" ile ilgili sorduğu sorulardı."Haydi bakalım çıkın ve 'kimseyi fişlemedim', 'şunu yapmadım, bunu yapmadım' deyin. Zulüm yapmadım deyin, bekliyoruz" diyordu.Sorularının "iddia"lardan kaynaklandığını belirterek, iddialara göre hareket edilecekse herkes için iddiada bulunmak mümkündür. Örneğin su andaki hükümetin sadece iddialardan dolayı derhal istifası gerekir, bırakın kesinleşmiş olayları.Bu tür sorulan ise yargılama sürecinde suçlanan kişiye ancak adalet sorabilir, gazeteci, bir bakan veya başbakan değil.Kahvaltı sırasında televizyonda seyrettiğim Banu Alkan ve yıllardır beraber olduğu erkek arkadaşının konuşmaları da üçüncü olaydı. Maalesef görmüş bulundum ("niye izliyorsunuz" diye soracaklara söylüyorum; tesadüfen!) Sık Sık yayınlandığına da hiç şüphe yok.Hakaret ve dayakErkek kadına (Banu Alkan'a) sürekli hakaretler yağdırıyor, bununla da yetinmeyip eline aldığı yastıkla, dövecekmiş gibi köşeye sıkıştırıyordu.Aralarında neler geçtiğini, kadının olaydaki rolünü tartışmak ayrı bir konu. Ama izlediğim sahneler, sebep ne olursa olsun bir erkeğin kadına, (üstelik izleyenlerin bulunduğunu bilerek) bu tür davranışlar sergilemesinin tek kelimeyle "iğrenç" olduğunu gösteriyordu.Bunun aksini iddia eden ve hatta "kadınların dayaktan hoşlandığını" söyleyenler sağlıksız kafa yapışma sahip insanlardır, aynen dayaktan ancak ruhen hasta bir kadının hoşlanacağı gibi...Fiziksel olarak daha güçlü yaratılmış cinsin kadına şiddet göstermesi bir cehalet ve hastalık göstergesidir, başka bir şey değil!Yokmuş gibi yaşayanlar!Her ne kadar Türkiye'de "doğru" ile "yanlış" birbirine karışmış olsa da ve hâlâ "yanlış"lar ödüllendiriliyor olsa da toplumda değerleri yerli yerine oturtabilenlerin sayısı az değil. Kadınlarda da, erkeklerde de az değil... Bu, gelecek için tümüyle ümitsiz olmamamız gerektiğini anlatıyor.İşte son iki gün içinde gelen mektuplardan biri, öğretmen bir anne yazmış:"Merhaba Ruhat Hanım, Tebrikler! Tebrikler! Tebrikler!...'Dikkat, erkeklik şovunun cezası var' yazınızı,bilmem kaçıncı defadır okuyorum... Hâlâ önümde duruyor. Sizin mücadelelerinizle kazandığınız bu hukuk savaşı sayesinde Türk kadını seraba kavuştu' bugün. Çünkü onlar da kazandı sizinle birlikte.. Ben de kazandım.."Yarın devam ederiz...

Devamını Oku

Bakan Çelik için suç duyurusu!

31 Aralık 2005

Başbakan Tayyip Erdoğan söz konusu TÜSİAD olduğunda, Mustafa Koç'un Rektör Yücel Aşkın'ın tutuklanmasıyla ilgili tek bir cümlesini ihbar etmiş ve birkaç saat içinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmıştı. Sonra toplumun infiali, tüm hukukçuların itirazı üzerine Rektör Aşkın'in tutuksuz yargılanmasına karar verildi.Sağlığı ciddi şekilde bozulduktan, kalp operasyonu geçirdikten ve aynı şekilde haksızlığa kurban giden Enver Arpalı'nın bunalıma girip intihar etmesinden sonra...Böylesine büyük bir travmaya dayanıp hayatta kalmayı başarabilirse insan, işte Yücel Aşkın gibi milyonları arkasında buluyor. Toplum vicdanı doğru değerlendirmeyi pek alâ bir şekilde yapıyor.Dünkü haberler arasında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in Rektör Aşkın'la ilgili bir konuşması vardı. Çok önemli ve incelenmesi gereken bir konuşma!Bakan Çelik bu konuşmada farklı şekillerde birçok kez sürmekte olan bir davaya, yargı sürecine açıktan açığa müdahalede bulunuyor. Yücel Aşkın hakkındaki (bazılarından hemen beraat ettiği) iddiaların doğruluğu kanıtlanmış gibi "Beni fişlemiş, başörtülü kadınları fişlemiş, saçmalıyor, bilim adamı hafiyecilik yapmaz" benzen birçok suçlamayı arka arkaya sıraladıktan sonra Üniversite'nin bu rektör döneminde bilimsel olarak gerilediğini de ekliyor ve açık hatasını tek bir sözle ortaya koyuyor:Asıl vahim olan..."Eski dekan Mehmet Koyuncu'nun söyledikleri doğruysa, gelip de 'Siz bakanın kardeşi ile uyum içinde çalışıyorsunuz, Rektör bey bundan rahatsızdır' dendiyse bu vahimdir."Söyledikleri doğruysa... diyor, tamamen bir iddia, zira eski rektörlerin "yeni"ler, yenilerin "eski"ler hakkında suçlama yapması çok doğaldır. Bir bakan ise böyle bir iddiayı yargı sürecinde dile getiremez, hele de "Hakimler ve Savcılar Kanunu" nedeniyle hakimlerin geleceği Adalet Bakanlığı'nın elinde iken hiç söyleyemez, görüş beyan edemez.Mustafa Koç, basın ve diğer vatandaşların tutuklanma olayına itirazı mümkündür, bu hukuki bir hatayı eleştirmektir, Bakan'nı yaptığı ise doğrudan yargıya müdahaledir.Bu durumda vatandaşların da, hele Başbakan'nı ihbarda bulunduğu bir ülkede Bakan'ı ihbar etme ve savcılığı göreve çağırma hakkı vardır.Demokrasi ayıbı budur!Örneğin ben vatandaşlık hakkımı kullanıyor ve istiyorum. Bunun dokunulmazlığı nedeniyle yapılamayışını ise demokrasiye aykırı buluyor ve devletimden bu sorunu çözmesini talep ediyorum. Konumları Başbakan'a ve Bakan Çelik'e yargıya müdahale hakkı vermiyor. Olay AİHM'ye gidecek kadar (onlar da AB'ye girmeden bıktılar bizim davalardan ama) insan haklarına, eşitliğe, evrensel hukuka aykırıdır.AKP Hükümeti'nin, halka seçim öncesi verdiği söz de olmasına rağmen dokunulmazlıkların kaldırılmasından hâlâ kaçması ve milleti bir seçime daha bu büyük demokrasi ayıbı ile girmeye mecbur etmesi kabul edilemez. Ve artık edilmemelidir.Bazı olaylarda demokratik hakları cansiperane savunanlar neredeler, görebiliyor musunuz? (Not: Hüseyin Çelik Van'daki kardeşi ile ilgili olarak "Hep bu davayla ilişkilendirmeye çalışıldım. Çünkü ağabeyimi ilişkilendirseler beni ve Hükümeti ilişkilendireceklerdi" diyor. Oysa ağabeyinin öğretmen tayinleri bile yaptığı, bulunduğu yerde bakan kadar nüfuzlu olduğu ve her tür kararı kendisinin verdiği şikâyetleri bize de geldi. İddialar araştırılırken bunlar da araştırılmalı değil mi?)Neden seviyorum?Dün 'sizi seviyorum' diye bitirmiştim yazımı. Neden acaba; sadece sizin de beni takdir ettiğinizi maillerinizden öğrendiğim, sıkıntılı anlanmda hep yanımda bulduğum için mi?Hayır, aranızda çok duygulu, sağduyulu, iyiliksever olanların hiç az olmadığını bildiğim için aynı zamanda.Çok ciddi bir rahatsızlık geçiren ve bu olaya köşemde yer verdiğim Okan Topuz isimli öğrenci yardımsever doktorların, hastane ve kliniklerin yardımıyla kurtuldu ve şimdi okuluna başarıyla devam ediyor.2005 yılında Bayram Yalçın isimli, çocukluğunda geçirdiği felç nedeniyle hayati tehlike yaratan bir hastalığa yakalanan genç okurumuz, sizin açtığım kampanyaya katılarak toplanmasını sağladığınız 10 milyar TL ile ameliyat edildi, şimdi evinde ve çok daha iyi durumda. Çapa Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Harzem Özger'in çok zor bir operasyonu başarıyla yapması, ameliyat sonrası bakımını da aynı başarıyla tamamlaması Bayram'ı hayata döndürdü.Gebze depreminde evi yıkılan ve yakınlarını kaybeden, maddi sıkıntı çeken dedeye yazım üzerine her ay 100 dolar göndermeye başlayan iyi kalpli genç iş kadını da sizin aranızdan çıktı.Türkiye'nin ücra köşesindeki okulların kitap ve malzeme sıkıntısını yazdığımda onlara kütüphane kurdurtan, bilgisayar ve diğer gerekli araçları gönderen de sizsiniz.Söyleyin şimdi yerimde siz olsanız sizi sevmez miydiniz?Olsa vermez miyim?Selahattin Duman geçen gün yine "nisa taifesi"nin araba kullanışıyla, özellikle de park edişiyle ilgili espriler yapmış, bir de kadın sürücülerle alay eden (ama gerçekten çok komik) Erzurum fıkrası anlatmıştı. Okurken benim de aklıma erkeklerin araba kullanmasıyla ilgili bir Karadeniz fıkrası geldi.Polis sürat sınırını aşan Temel'i uzun süren bir kovalamadan sonra durdurmuş. Cama yaklaşıp içkiden kızarmış burnunu, kaymış gözlerini de görünce "Hemen ehliyetinizi verin" demiş.Temel sırıtarak cevap vermiş;"A gözümün nuru memur bey, olsa vermez miyim."

Devamını Oku

2005'e veda ederken...

31 Aralık 2005

Yine geldi işte 31 Aralık... Yılın son gününde huzursuz etmek istemem sizi ama düşünüyorum da her doğum gününe ve her yeni yıla heyecanla, umutlarla hazırlanıyor, telaş içinde koşturuyoruz ve lâkin o arada yılların nasıl uçup gittiğini pek akla getirmiyoruz.Bir tane daha, bir tane daha geçerken bir bakıyorsun okul bitmiş, işe girilmiş, evlenilmiş, çocuklar olmuş, çocuklar büyümüş ve... Ve sen de büyümektesin(!)Hayır, hayır sen hiç büyümüyorsun. Ben, sen, o büyümüyoruz. Kimse kendisinin de değiştiğini, zamanın dişlilerine kendisinin de takıldığını ve hızla dönmekte olduğunu farketmiyor. Herkesin gözü başkalarında...Değişen, kilo alan, saçı dökülen, saçına beyazlar düşen, kırışan hep başkaları... Oysa o başkaları da farkında değil gibi kendine olup bitenlerin... Onlar da kendilerini "başkaları" olarak görenlere aynı gözle bakmaktalar...Bazdan yeni aşklar, genç aşıklarla, bazılan yeni arabalar, yeni işler, yeni plânlarla yenilenmeye çalışıyor... Ya da zamanı yenebileceğini sanıyor.Bazdan büyük şöhretler, büyük paralar ve bol pohpohlanmalarla...Hırslarla, yanşlarla geçirirken yıllarını bazıları, hayati olanca doğallığıyla, tevazuyla yaşamayı unuttuğunu farketmiyor.Tepeden bakıyor herkese; O daha genç... O daha zengin... O daha başarılı... O kimselere benzemiyor... Ama sonuçta komik değil mi bunların hepsi; en genç, en zengin, en başarılılar için de geçmiyor mu zaman?Her şeyi yenenler bile bir tek zamanı ve yazgıyı yenemiyor. O halde "daha"lan, "en"leri bu kadar büyütmek, yarışı bu kadar ciddiye almak neye yarıyor?Güzel geçirmek lâzım yılları... Sakin, huzurlu ve mutlu. Her günü tek tek ve mümkün olduğunca az stresle yaşayarak. Her anın tadına vararak. Kolay değil Türkiye'de; koşturmaca, mücadele, sorunlar bitmek bilmiyor ama, yine de... İyi düşünecek olursanız en kötü şartlar alfanda bile mutlu olmak için en az bir nedeniniz bulunduğunu görürsünüz. Göbek adım Polyanna değd, ben de bu söylediklerimin hepsini uygulayabiliyor değilim ama bunu m öğrendim hayattan...Benim hiç değişmediğimi de... Ama bakıyorum da siz değişiyorsunuz(l).. Yoksa bana mı öyle geliyor?Sevgili okurlarım, hepinize keyifli, huzurlu bir yılbaşı gecesi ve çok mutlu bir 2006 diliyorum. Sizi seviyorum.İki güzel haber!2005 oldukça zor bir yıldı benim için, en çok etkilendiğim şey ise annemin bir beyin damarının tıkanması sonucunda geçirdiği felç olayıydı. Bu nedenle aylarca yoğun bakımda kaldı ve ben büyük bir üzüntü yaşadım. Zor günlerimde bana gösterdiğiniz ilgiye, bugün bile hâlâ Fransa'lardan, Kanada'lardan annemin sağlığını soran okurlarıma minnettarım. Artık söyleyebilirim ki felç hali geçmese bile tehlikeyi atlattı. Bilinci yerine geldi, konuşabiliyor, gülebiliyor, TV seyredebiliyor.2005'in son ayında beni sevindiren mutlu haberlerden biri bu... Diğeri ise tümü kadınlardan oluşan Türkiye'deki ilk Lions Klübü olan İstanbul Tepebaşı Lions Başkanı Banu Polat'tan 12 Aralık'ta aldığım mektup.Şöyle diyor;"Sayın Mengi,İnsanlığa hizmet çalışmaları ile dolu geçmişe sahip klübümüz, 05.12.2005 Pazartesi günü Yönetim Kurulu'muzun aldığı karar ile ülkemize, toplumumuza, Türk medyasına yaptığınız ve takdir ettiğimiz başarılı, örnek çalışmalarınızdan ötürü, Lions'un bünyesindeki en üst ödül olan; kurucumuz Melvin Jones Dostluk Plaketi'ni 29 Mart 2006 günü size takdim etmekten onur duyacağız."Medyada benimle birlikte Uğur Dündar'a verilecek olan Melvin Jones'u alanlar arasında Hilary Clinton ve Turgut Özal da var.2005 son ayında, zor geçen bir yılı unutturacak jestler yaparak kendini affettirdi bana. Umanm "6"lı olanı daha kolay ve güzel geçer.Dilerim sizin için de!

Devamını Oku

Dikkat, erkeklik şovunun cezası var!

29 Aralık 2005

Şüphesiz bunu hiç tahmin etmemişti erkek yazar. Sonuçta unvanı "yazar" di ve yaşadığı yerde yazarın kalemini veya dilini ölçüsüzce, silah gibi kullanma hakkı olduğuna inananlar vardı. Bugüne kadar hep böyle gelmiş, böyle geçmişti; istediği kişiye ağzına geleni söyler, gerekirse hakaret eder, sindirir, sustururdu. Hele karşısında muhatap olarak bir kadın varsa...Bir kadın varsa ona Avukat Eren Keskin'e yaptığı gibi "Gördüğüm yerde taciz etmezsem namerdim" benzeri cümleler kullanabilir, cinsellik içeren hakaretlerde bulunabilirdi. Erkekleri bile korkutan sindiren birinin karşısında kadın milleti ne yapabilirdi ki?Bu alışkanlıkla, aynı cüreti bir kadın meslektaşına da göstermekten çekinmedi erkek yazar... Türkiye'de erkeklik anlayışı da bu değil miydi zaten; erkek dediğin karşısındakinin kim olduğuna bakmadan gerektiğinde tokadı, hakareti sallayacak ve susturacaktı...Tecavüzlerin, kadın cinayetlerinin cezasız kaldığı bir ülkede hakaretin, sözlü cinsel tacizin lâfı mı olurdu?Ama işe bakın ki, etrafa korku salmış, kendi davet ettikleri dışında kimselerin "teke tek" karşısına çıkmak istemediği, medya patronlarının bile (her nedense) aynı safta olmayı tercih ettiği bu yazardan çekinmeyen ve cezalandınlması için eyleme geçen de kadın meslektaşı oldu. Fatih Altaylı haddini fazlasıyla aşarak yaptığı, hiçbir saygı anlayışına sığmayan haksız ve yanlış tepkisiyle kendini yargı önünde buldu.Aldığı cezanın yeterli olup olmadığını tartışmayacağım, zira genel olarak yargıda birçok ciddi, hayati olayda kararların hakim insiyatifine bırakıldığı, adalet sisteminin tartışıldığı ülkemizde manevi zararların karşılanıp karşılanmadığı çok uzun tartışmalar gerektirir.Asıl ceza!Bununla birlikte Eren Keskin davasının ve benim açtığım davanın kazanılması erkeklerin bundan sonra kadınlara şiddetin sözlü olanını da uygulayamayacaklarını, buna yeltendiklerinde sözel şiddete de fiziksel şiddet kadar önem verileceğini ve yargı karşısında hesap vermek zorunda kalacaklarını öğrenmeleri açısından çok önemlidir. Hatırlayacaksınız, TCK tasarısı ile ilgili yazılarımdan dolayı iki kanun hazırlayıcı profesör tarafından bana davalar açıldığında "Tasarı değiştirilip düzgün kanunlar hazırlandığı takdirde bu dava kazanılmış olacak, asıl dava tazminat değil" demiştim. Bu davada da durum aynen öyleydi.Kamuya mal olmuş isimler için, bu tür olaylarda önemli olan (her ne kadar verilecek cezaların caydırıcı olması mutlaka gerekli ise de) tazminatın miktarı değildir, olayın yargı ve kamuoyu tarafından doğru değerlendirilmesidir. Ki bunu fazlasıyla gördük...Hakimin elinde hakaretin yayınlandığı günden başlayarak üç-dört gün içinde gelen bine yakın okuyucu "tepki" maili, diğer yazarların tenkit yazılan, Gazeteciler Cemiyeti ile Basın Konseyi'nin kınama kararları vardı.Teşekkürler!Aynı şekilde o gün Türkiye'nin en değerli kadın hukukçuları beni açacağım davada gönüllü olarak savunacaklarını bildirdiler. Ceza kanunu tasarısındaki şiddet le ilgili maddeler nedeniyle açılan davalarda olduğu gibi bu davada da desteklerini esirgemeyen Sayın Onay Alpago, Canan Arın, Hülya Gülbahar, Sema Kendirci, Gönül işler, Şerife Özdemir ve Müjdat Gültekin'e, yerinde kararlarıyla Gazeteciler Cemiyeti ile Basın Konseyi'ne sonsuz teşekkürler. Yalnız ben değil, biz ve bizden sonraki kuşakların kadınları "şiddet" söz konusu olduğunda onlara minnet duyacaklar.Ve siz sevgili okurlarım, dostlarım, sağduyunuz ve sevginizle beni yalnız bırakmadığınız için size de teşekkür ediyorum.Kenetlenerek her sorunu zaman içinde çözebileceğimize sayenizde inanıyorum. Sağ olun, varolun.

Devamını Oku

Kime inanalım?

29 Aralık 2005

Deniz Baykal'a kızabilir, beğenmeyebilirsiniz. Onun yerinde daha kontrollü bir kişiliğe sahip, çözüm üreten, yeni projeler sunan bir CHP genel başkanı olsa bu partinin çok daha fazla seçmenin tercihi olacağını düşünebilirsiniz (ki böyle düşünenlerin az olmadığını biliyor ve ülkenin geleceği adına bu şansın seçim öncesinde CHP ye tanınması gerektiğine ben de inanıyorum. Bkz. Margaret Thatcher'ın istifası)... Ama bütün bunlar ve agresiv tarzı Baykal'ın sözlerinin doğruluğunu azaltmıyor.Başbakan Tayyip Erdoğan'a sorduğu Gerçek Erdoğan hangisidir" sorusunun içeriğindeki tüm çelişkiler ve son yıllarda onun Başbakanlığındaki Türkiye'de olup bitenler yalnız Baykal'ın değil, büyük bir çoğunluğun dikkatini çektiği içindir ki Erdoğan'ın değiştim/geliştim cevapları artık aklı ve sağduyusu olan kimseye inandırıcı gelmiyor.Değiştim çünkü çağdışı değilim" diyor Başbakan ama çocuk yuvalarına müdür yapılan imamlardan başlayarak karşılaştığımız her olay onun döneminde Türkiye'de çağdışı gelişmelerin olduğunu, bu gidişin önlenemediğini ve hatta giderek hızını arttırdığını ortaya koyuyor.Emin Çölaşan'ın dünkü yazısından öğrendiğimiz "TRT genel müdürlüğüne aday olmuş bir ismin 2005 yılında basılan ve Atatürk'e, Cumhuriyetle, devrim kanunlarına dil uzatan kitabı'nın benzerlerini neden daha önce görmedik? Dünya liderlerinin her fırsatta hayranlığını dile getirdiği, mucize yaratmış bir öndere saygı neden hep bu dönemde tartışıldı?Atatürk'ün resmini duvarlardan indirten, ayak altına alan, öğrencilerini 10 Kasım törenine göndermeyen öğretmenler, haremselâmlık uygulamalar, içki, cami tartışmaları, üniversitelerle çekişmeler neden hep bu yıllarda ortaya çıkıyor? Çağdışı evlenme rehberleri neden AKP'li bir belediye tarafından dağıtılıyor?Keşke olmasaydı bütün bunlar... Keşke gerçekten değişebilseydi Tayyip Erdoğan ve AKPAma "Huylu huyundan vazgeçmez" demiş atalarımız. Değiştim demekle değişilmiyor!Çelişkiler, çelişkilerDün dikkat çeken haberlerden biriydi; İngiliz The Guardian gazetesi yazan George Monbiot "Türkler, İngilizler'in geçmişteki mezalimlerini inkâr etme yöntemini öğrenemedi" başlıklı yazısında İngiliz İmparatorluğu döneminde milyonlarca insanın öldürüldüğünü söyleyerek "O olayları niçin kimse hatırlamıyor" diye sormuş ve Hindistan'da, Kenya'da acımasız politikalar sonucu ölen insanları hatırlatmış.Orhan Pamuk davasının ve Türkiye'deki yasaların yanlışlığına da değinen yazarın değinmediği tek şey Fransa, İsviçre gibi ülkelerin parlamentolarında, son olarak da İskoçya Kent Konseyi'nde Ermeni soykırım iddiasının resmen kabul edilmesi. Söz "yanlış"tan açılmışken kanıtlanmamış, hiçbir uluslararası mahkeme tarafından onaylanmamış bir olayın parlamentolardan geçmesinin de kabul edilemez olduğunu vurgulamayı unutmamalıydı bence. Türkiye'deki yasaların yanlışlığını söylerken diğer yanlışların tamamını hatırlatmamak haksızlık veya çelişki yaratır.Ve Monbiot'un bilmediği bir şey var: Türkiye'nin Ermeni olaylarını inkâr etmesi için ortada bir neden olmadığı... Tarih ve belgeler gerçeği açıkça gösteriyor. Sayısız yerli ve yabancı tarihçi (sözüne en çok güven duyulacak uluslararası uzmanlar) açıkça anlatıyor. Türkiye "Buyrun inceleyelim, birlikte görelim" diyerek isteyen herkesi masaya davet ediyor... İnkâr etmesi veya gerçekte var olmayan bir suçlamayı kabul etmesi için hiçbir sebep yok.Öte yanda çok sayıda okurumuz "300 civarında, aydın ve yazar" olarak ortaya çıkan ve "Orhan Pamuk davasının Türkiye'nin demokratikleşme sürecine vahim müdahale olduğunu" söyleyenlerdeki çelişkiye dikkat çekiyor:"Tamam, yanlışlara tepki verilmeli ama neden aynı aydınlar 'üniversitesindeki gerici düşünce ve eylem sahiplerine karşı ülkenin geleceğini korumaya çalışan bir rektörün maruz bırakıldığı hukuk ve insanlık dışı davranışlara' da tepki göstermiyorlar" sorusunu soruyorlar. Bu okurlardan biri de Prof. Dr. Cevat Sarıkamış...Şimdi, yukardaki sorunun haklılığına kim itiraz edebilir?

Devamını Oku

İnsanın gümrük memuru dayısı olmalı!

28 Aralık 2005

Var mı Gümrük'te dayınız, yaşadınız. Bakın tutuklanan memurların servet artışını gizlemek için en pahalı; Cherokee, BMW, Range Rover (veya Land Rover) jipleri, arabaları yeğen, kayınbirader, baldız gibi akrabaların üzerine kaydettirdikleri söyleniyor.Hukukçular ise davalar sırasında mal varlığı araştırmalarının hiç de düzgün yapılmadığını, orada da rüşvetin iş gördüğünü, sanık durumunda olanların mal ve gelir bildirimini kendi kafalarına göre yaptığını anlatıyorlar. Bugünlerde benim de "sözlü cinsel taciz" için açtığım bir davam var biliyorsunuz, bu sabah 11.00'de 2. duruşması yapılacak, diğer şehirlerden de avukatlarım geldi, onlardan bu açıklamaları bol bol dinledim.Bu şartlar altında hak, hukuk nasıl sağlanabilir, orası meçhul...Efendim, Kapıkule'deki rüşvetçi gümrükçüler olayında tutuklamalar 69'a çıkmış. Toplam kaç kişiler ki zaten diye merak ediyor insan...Yine aynı noktaya geliyoruz; benzer bir olay girmeye çalıştığımız AB'ye dahil ülkelerden birinde olsa bırakın ilgili bakanın gitmesini, bu kadar yolsuzluğu önleyememiş hükümet de birlikte düşerdi.Dün sormuştum; 'Neden eski siyasetçiler Yüce Divan'da yargılanabiliyor ama yeniler hesap vermiyor' sorusunu... Gümrükten sorumlu bakanın derhal istifa ermesi (denetlemek ve düzgün çalışmasını sağlamak onun sorumluluğudur) gerekir.Özal'ın aynı nedenle (orada 46 kişi tutuklanmış) azlettiği Bakan Vural Arıkan Meclis'te yaptığı son konuşmasında:"Bakanlığa geldiğimde şunu gördüm; buradaki yolsuzluklar hiç bitmiyor" demiş. Bilmediği gibi artarak devam etmekte, 69 kişi yakalananlar, yakalanmayan veya diğer gümrüklerde aynı dolapları çeviren kimbilir kaç kişi var? Peki bakanın işi nedir?Olaylardan şikâyet erme hakkı milletin olmalıyken bizde bakanlar şikâyet ediyor. Ve sonra hızlı tren faciasında veya Sakal-ı Şerif olayında gördüğümüz gibi bakanlar yerinde kalıyor.Kalsınlar... Ama Hükümet bilmeli ki onlar kaldıkça hepsi birlikte düşüyorlar... Gözden!Artık kimse yutmuyor.Harç ödemeyen öğrenciler!Bir yanda Amerika başkanlarıyla lüks yarışında siyasetçiler, öte yanda okul harçlarını yatıracak para bulamadıkları için eğitim fırsatlarını kaçıran, "bize burs bulun" diye yalvaran öğrenciler...Bir yanda israfın âlâsı, sökülüp sökülüp yeniden yapılan yollar, kaldırımlar, devlet binaları, üç beş kişi için Avustralya'lara kalkan özel uçaklar, gümrüklerde hırsızlıklar, öte yanda yoksulluğun dibine vurmuş bir halk.Eğer israf olmasaydı devlet bu gençlere burs verebilirdi... Yakarışlarını duyup da dayanabilmek mümkün değil.Harcını ödeyemeyenlerin yanında bir de gününü geçirdiği için dönem kaybeden öğrenciler var. Marmara Üniversitesi'nden yazan öğrenciler son ödeme tarihini birkaç gün geçirdikleri için bir sömestr kaybettiklerini bildiriyorlar. Oysa "Öğrenci işleri" sorduklarında onlara beklemelerini ve sınavlara girmelerini söylemiş. Şimdi her fakülteden 100 civarında öğrenci bir dönem kaybediyor.Böyle bir haksızlık olamaz. Okul yönetimlerinin bir dönemin öğrenciler ve aileleri için önemini, bazı ailelerin ödemede zorluk çekebileceğini düşünmesi, öğrenciye bu kadar kısa bir süreyle dönem kaybettirmenin büyük bir hata olduğunu bilmesi gerekir.Marmara Üniversitesi'ni ve aynı uygulamayı yapan diğer üniversiteleri insafa davet ediyorum.

Devamını Oku

Hükümeti kim yargılayacak?

27 Aralık 2005

Bu yıl ve önümüzdeki birkaç yıl Türkiye Cumhuriyeti'nin insan hakları, hukuk, kısacası "demokrasideki çifte standartları ortadan kaldırma" mücadelesi vereceği yıllar olacak. Olmalı!Önemli bir üniversitedeki gerici akımları, tarikat faaliyetlerini durdurmaya çalıştığı için belli kesimlerin düşman olduğu bir rektör; Yücel Aşkın ve üniversitenin Genel Sekreteri Enver Arpalı türlü çeşitli iddialarla tutuklanıyor.Henüz iddianame bile ortaya çıkmadan aylarca cezaevinde tutulan Enver Arpalı bunalıma girerek intihar ediyor. Rektör Aşkın'ın sadece ruh sağlığı değil, fiziksel sağlığı da bozuluyor, kalp operasyonu geçiriyor. Bu arada iddialardan bazıları da beraat kararı ile sonuçlanıyor.Şimdi, kesinleşmemiş suçlamalardan diğerleri de asılsız çıkarsa Arpalı'yı kim geri getirecek? Aşkın'ın ve ailelerinin maddi/manevi zararlarını kim telâfi edecek?Serpil öğretmeni kaçıran, tecavüz edip annesinin gözleri önünde öldüren ve anneyi de yaralayan katil tecavüzcüler gibi sayısız gerçek suçlu serbest bırakılırken Arpalı ve Aşkın'ın eline iddia üzerine kelepçeleri takan ve hapse atanlar hesabı kime verecek?Bu ülkede bazı vatandaşlar "yargıya müdahale" ettikleri gerekçesiyle yargı önüne çıkarken birçok olayda yargıya açıktan açığa müdahale eden, Yücel Aşkın'ın tutukluluğunu savunan siyasetçilere hesap sorulmaması hangi demokrasiye uyacak?Konu kendisi olduğunda "düşünce özgürlüğü"nü dilden düşürmeyen, yargıyı etkilemekten de çekinmeyen ama karikatüristlere bile dava açan Başbakan'ın Mustafa Koç konuşunca onu ihbar eden açıklamalar yapması ve bütün bunlara susulması nereye kadar sürecek?İşte 'dokunulmazlık'ların kaldırılması bu nedenle işlerine gelmiyor. Demokrasinin iyi yönlerinden, nimetlerinden kendileri yararlanacak, sıkıntısını, "yargıya hesap verme" zorunluluğunu diğer vatandaşlar taşıyacak... Nereye kadar?Sivil toplum, örgütleriyle ve her ferdiyle bu "çifte standartlı demokrasi ye karşı çıkmak zorunda artık! Bu kez başka bir güce gerek kalmadan, kendi işini kendi görmeli ve buna alışmalı.Eşitlik istiyoruz!Önce dokunulmazlıkların kaldırılması hükümet için tercih değil mecburiyet haline gelmeli. Madem ki Başbakan diğer vatandaşların hesap vermesini, ceza görmesini istiyor (ki herkes hesabını versin, buna diyecek yok), kendisi de her vatandaş gibi hukuka saygılı olmalı...* Dokunulmazlıklar kalktıktan sonra bunca zamandır bile bile yolsuzluk dosyalarının yargıdan kaçırılmasının, onlar için özel af kanunları çıkarılmasının hesabı da sorulmalı.* "Demokrasiye saygı" gereği "Seçim ve Partiler Yasaları"nın çıkması gerekirken çıkarmamanın; adil olmayan bir sistemi halka demokrasi diye yutturmanın da...* Gümrüklerde "rüşvetsin kol gezmesinin, hastanelerin "hademeler doktorluk yapacak kadar" başıboş olmasının ve bu nedenle bebeklerin, hastaların can kaybının, ülkede can ve mal güvenliğinin sıfırlanmasının, hak edenler yerine "yetersiz bulunduğu raporlarla ortaya konan" isimlerin bile partili oldukları için devlet kadrolarına doldurulmasının...* Milletin parasıyla belediyelerin gazetelere tam sayfa "yeni gazete kutlama" ilânları vermesinin, kaldırımların, yolların sebepsiz yere sökülüp yeniden yapılmasının da...* Koskoca THY uçağı boş giderken ve cumhurbaşkanları bile bu uçaklarla seyahat ederken kendileri ve eşleri için özel uçak kaldırmanın da... Dünyanın öbür ucuna 10 günlük aile boyu seyahatlerin de hesabı sorulmalı.Siyasetçiler neden sadece "eski" oldukları zaman yargılanabiliyorlar? Suç işleyen hemen hesabını vermeli.Hele de Anayasayı ellerinde sallayacak kadar saygılı görünenler!

Devamını Oku

Verkin, Pamuk ve demokratik hak!

25 Aralık 2005

Enteresan bir haberdi Ermeni asıllı Türk Verkin Kasapoğlu Arıoba'nın Orhan Pamuk'a itirazı...Verkin Hanım "Ermenileri en az Hırant Dink kadar temsil ediyorum. Madem ki 'demokratik' kelimesini her fırsatta kullanıyorlar, bu da benim demokratik hakkım" diyerek mahkeme akşamı verilen yemeğe gitmiş ve Orhan Pamuk'la konuşmuş.Demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklere her cümlesinde ve kitaplarında bol bol yer veren Orhan Pamuk yanına yaklaşarak kartını uzatan Verkin Kasapoğlu'nun önce kendisini tebrik edeceğini sanmış. Ama arkadan; "Ben Türkiye'li bir Ermeni'yim. Bu kadar derin bir konuyu kullanış biçiminize sesini çıkarmayan Ermeniler adına demokratik bir şekilde protesto etmeye geldim. Bu yaptığınızın kimseye bir faydası olmadığı gibi tam aksine zararı olduğunu düşünüyorum" deyince elindeki kartviziti buruşturmuş ve hiç cevap vermemiş.Verkin Hanım sonra da onun yanında duran ve daha önceden tanıdığı Hırant Dink'e dönünce Dink sinirlenerek "Benimle konuşma" demiş.Bir tarafta "Memleketi seven bir Türk vatandaşı olarak Türkiye'ye zarar verilmesini istemiyorum. Burası benim vatanım. Bu yapılanlar Türkiye'nin girişimlerini, Ermenistan'la olan ilişkilerini de zedeliyor" diyen, "Fikir özgürlüğü değil bu. Tarihçi değilsin, uzman değilsin, yaptığının tahrikten başka değeri yok" diyen bir Ermeni asıllı vatandaş, öte yanda başlattığı sorumsuz davranışı sürdüren ve Avrupalılar tarafından "Bir ben konuşabildim" şeklindeki gerçeğe uymayan sözüyle "kahraman" seçilen bir Türk yazar.Haydi bunları da bir yana bırakalım; demokratik hakları dilinden düşürmeyenlerin "kendilerininkinden farklı bir görüş dile getirildiğinde" ne kadar demokratik (!) davrandıklarını görebiliyor muyuz acaba?Onlar konuşunca "fikir özgürlüğü", karşı görüş dile getirilince "sus, konuşma!".. Özgürlükte de çifte standart olur mu demeyin, bazıları isterse bal gibi oluyor işte!Yılın kahramanı!İngiltere'nin The Independent gazetesi edebiyat ve yayın dünyasında yılın "kahramanlar" ını ve "alçaklar"ını seçmiş.Yılın kahramanı beklenen bir isim: "Kimse konuşamıyor, bir ben konuştum" diyerek uzman olmadığı, bilen bir tarihçinin karşısında üç dakikada haksızlığı ve bilgisizliği ortaya çıkacak bir konuda yabancı basına ahkâm kesen edebiyatçımız Orhan Pamuk.Böyle bir seçim bizim gazetelerde yapılsa, örneğin "alçaklar" konusunda seçilenlere hemen itiraz gelirdi. Independent'a gelmemiş.Acaba diyorum bizde de denense...Meselâ Independent'in "kahraman"ı acaba listenin neresinde yer alırdı?Merak etmiyor musunuz siz de?

Devamını Oku