Beklenen tablo gerçekleşti ve Orhan Pamuk davasında bir grup provokatör olay çıkararak kendi budalalıklarının faturasının Türkiye'ye kesilmesini sağladı.Kalabalık arasına karışarak anarşi yaratan, "ses getirecek olaylar" çıkaran benzer grupları başka olaylarda da gördük; örneğin bayrak olaylarında... Toplasanız sayısı 10-15'i aşmayacak, ideolojik veya siyasi nedenle plânlı eylem yapan şahıslar meydanı boş buldukları için her istedikleri anda sorun yaratabiliyor ve sorunu yine istedikleri boyuta da rahatça çekebiliyorlar.Burada anlaşılmayan, hiç anlaşılmayan nokta meydanın her olayda "neden boş" olduğu... Adalet Bakanı Cemil Çiçek dünkü olayların sorumlusu olarak da basını göstermiş. Hükümet üyeleri işin kolayını buldu; içki yasağı konusunda kararlar Bakanlıktan çıkıyor, ortalık karışıyor, uluslararası medya arka arkaya gelen abuklukları dünyaya duyuruyor, ülke günlerce bunlarla meşgul ediliyor, sonra da bakanların kendileri "Kafamız karıştı, böyle bir şey yok" diyor. Veya sorumluluğu üzerinden atmak için direkt basını suçluyor...Sorumlu basın değil, asıl sorumlu bu kadar kalabalık olacağı, yabancı basının ve parlamenterlerin geleceği bilinen, reklâmı olayın kahramanı tarafından Türkiye'de ve Avrupa'da aylardır yapılan bir duruşmada güvenliği sağlayamayan İçişleri Bakanlığı'nındır. Bu bakanlık ve bakanı ciddi şekilde olayların hesabını vermekle yükümlüdür.Olayları televizyonlardan izleyenler ve orada olanlar provokasyon görevi üstlenenlerin bu işi ne kadar kolay başardıklarını gördüler. Avrupa ülkelerinde bırakın böyle bir davayı ve adliyeyi, kalabalık bir konser, tiyatro girişinde bile olay çıkmasına izin (fırsat) verilmez. Polis ensenizde biter, kaç kişi olursa olsun kedi yavrusu gibi yakalar ve götürür. Burada ise bir İngiliz milletvekilinin ve Orhan Pamuk'un tartaklanmasına izin verildi.Bu olaydan Orhan Pamuk hiçbir ceza almadan çıkmalı. Zaten yüzde doksan ihtimalle de öyle olacak. Ne olursa olsun; her ne kadar Türkiye'de her vatandaş ve her basın mensubu icabında söylediği veya yazdığıyla yargı önüne çıkıp hesap veriyorsa da (çoğumuz verdik ve veriyoruz), her ne kadar ifade özgürlüğüne "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde" de sınırlar bulunuyorsa da, yazarın aydının sorumlulukları varsa da ve Fransa, İsviçre gibi ülkelerde sadece "Ermeni soykırımı yoktur" diyen anında kendini göz altında buluyorsa da, Orhan Pamuk'a hesap sorulmamak.Çifte standart olsun, birileri konuşsun diğerleri hesap versin diye değil siyasi konularda kimse söylediğinden dolayı yargılanmasın diye... Türkiye'ye baskı yapan AB, tenkit ettiğimiz Fransa ve İsviçre gibi olmadığımızı görsün diye... "Reformlarınız kağıtta kaldı" suçlamasını yapamasınlar diye...Bundan sonra da bir grup provokatör yardımıyla Türkiye saldırgan, saygısız duruma düşürülmesin ve bu olaylar birilerinin işine yaramasın, kafasında kolay yoldan şöhret veya "AB'ye girişi önleme" gibi plânlar olanlar o fırsatı bulamasın diye...Sonuç olarak çok yazık oldu, dikkatsizlik ve özensizlik nedeniyle yine başarısız bir sınav verildi. Bizim ders almamız için önce skandallar yaşanması gerekiyor.İçişleri Bakanlığı'nda bu ihmalin bir açıklaması vardır umarız... Yoksa onların da Abdullah Gül gibi kafası mı karışık?(Not: Dün devamını vereceğimi söylediğim yazıma yarın devam ederiz...)
Hatırlayacaksınız, Irak savaşı öncesinde "1 Mart tezkeresi" nin Meclis'te kabulünü, Amerikan askerinin Türkiye'den geçebilmesini isteyenlerin önemli nedenlerinden biri, Türkiye'nin savaş sonrası Irak'taki gelişmelerde söz sahibi olabilmesiydi.Bunun önemli bir bölümünü de Kuzey Irak'taki muhtemel gelişmeler yani bir Kürt devleti kurulmasına verilecek izin oluşturuyordu. Orada Kürt devleti kurulursa bunun Türkiye'ye problem yaratacağından, Irak Kürtlerinin Güneydoğu'daki Kürt vatandaşlarımızı da kendilerine katılmak için kışkırtmalarından korkuluyordu.Şu anda görüldüğü üzere bu korkular çok anlamsız kaldı, bizim provokasyon konusunda Irak'ta Kürt devletine filân ihtiyacımız olmayacağı, bunu da kendi içimizde pekâlâ halledebileceğimiz(!) ortaya çıkmış bulunuyor.Eksik olmasın Nazlı Ilıcak yine Çarşamba akşamı "Sözün Özü" programına katılmam için aradı ve İsrar etti. Ona, katılmak istemeyişim konusunda pek çok neden gösterdim ki bunlardan biri -yazmaktan farklı olarak- bu tür programlarda diğer konuşmacıların tartışmayı beklenmedik kulvarlara çekmesi üzerine sizin de cevaplarınızla ister istemez gerçekte olduğunuzdan farklı bir tablo çizme ihtimaliniz... Vereceğiniz ani tepkiler... (Meclis tartışmalarında görüyoruz)...Bu ne tesadüf?Konu hep, 'Türkiye'nin iki problemi" olduğu iddia edilen, gerçekte ise sürükleye sürükleye, saptıra, çarptıra problem haline getirilen etnisite ve din konuları. Ve bu konular da üç beş dakikalık konuşmalarla bitecek veya tepki cümleleriyle savuşturulacak konular değil.Nitekim program bunu gösterdi. Çok şey söylendi ama örneğin "toplumda bölünme yaratan" bu iki sorunun da neden AKP döneminde ortaya çıktığı konuşulmadı.Başbakan kimlerle görüştükten sonra Güneydoğu'ya gittiğinde birdenbire "Kürt sorunu" nun varlığından söz etmişti? O güne kadar"Aramızda fark yok, hepimiz aynı devletin vatandaşlarıyız" diyen Erdoğan'ın bu ani değişikliği nasıl sağlanmıştı? Bunu sağlayanlar arasında Amerika'yla yakın ilişkide olan isimler var mıydı?Türkiye'deki Kürtler arasında "Kimlik rahatsızlığı" konusunda geniş çaplı bir anket mi yapılmış, böyle bir problemleri olduğunu kim söylüyor? Problem onlarda mı yoksa Başbakan'la görüşen bir grup "aydın" da mı?Her ülkenin vatandaşları ulus kimlikleriyle ifade edilirken Türkiye vatandaşlarının ulus kimliğinin neden "alt kimlik", "etnik kimlik" haline dönüşmesi isteniyor? Türkiye'deki diğer azınlıkların sesi çıkmaz ve onlar konu edilmezken neden hep Kürt vatandaşlar kışkırtılıyor ve onların kimlik baskısı altında oldukları vurgulanıyor?İnanan, inanmayanO programda "ulusal kimlikten vazgeçilmesi gerektiğini", bunun "barış içinde yaşamak, kan dökülmesini durdurmak için gerekli olduğunu" söyleyenler (ki bunu hepimiz isteriz), Doğu'daki savaşın Kürtlerle Türkler arasında değil, PKK ile Türkiye'nin tüm vatandaşları arasında olduğunu bilmiyorlar mı? Bu sağlandığında terörün biteceğine nasıl emin olabiliyorlar?Oluyorlarsa o zaman PKK "Tek isteklerinin bu olduğunu" baştan söyleyerek 30-40 bin kişinin ölümünü neden engellemedi?Çok soru vardı sorulacak... "Laiklik ve din" konusunda da öyle. örneğin: "İnananların da haklarını koruyan daha liberal bir laiklik tanımı..." Gülay Göktürk tek bir cümlede yine türbanlıları inanan, geriye kalanları inanmayan yapıverdi ki bu hesapça çok sayıda İslâm ülkesi lider eşlerinin hiç biri "inanmıyor" olmalı.Göktürk daha sonra dini her fırsatta siyasetin içine sokan AKP'nin de siyasal islâm'la ilgisi olmadığını söyledi. Şüphesiz bu sözü AKP seçmeni bile inandırıcı bulmamıştır.Yarın "Asıl sorun la devam ederiz.Ben dedim, o dedi!Plan, proje, vizyon olmayınca, ülkenin bugününü ve geleceğini ilgilendiren önemli sorunlar beklerken Meclis ve toplum "Türk milleti" denmeli mi denmemeli mi gibi abuk tartışmalarla meşgul edilir.Sonra da kavga büyür, ülke karışır ve hoop... Beklenmedik gelişmeler ortaya çıkar. Sorumlusu hep aynıdır: Siyasetçiler!Biz bu filmi daha önce çok gördük, yine zorla izletiyorlar hepimize.Bütün o kalitesiz tartışma içinde benim en çok dikkatimi çeken neydi biliyor musunuz?Başbakan'ın, Baykal'ın kendisinden "adam" diye söz etmesine kızması.Atatürk'ten "başkaları" diye söz etmeye cesaret eden biri buna nasıl kızabiliyor?Aynen kendisinin cezaevine girmesine neden olan düşünce ve ifade özgürlüğü sınırlamasına kızarken karikatürünü yapanlara tazminat davası açması gibi...Tayyip Erdoğan'ın sinirleri bozuk. Ciddi çelişki ve unutkanlık sorunları var. Yabancılar böyle durumlarda psikolog yardımı alıyor, fena fikir değil bence!
Yine kanunlara taktı, kanun yapanlardan yeni davalar açmalarını istiyor herhalde" diye düşünebilirsiniz, olsun düşünün. Ama yine de söyleyeceğim; bence bu yeni ceza kanunları da yetersiz. Ayrıca suçluları affetmek cinayete (ve bundan sonra işlenecek cinayetlere) ortak olmaktan farksız!İşte haberlerden biri, 13 Aralık Salı günü VATAN'da çıktı:6 yıllık evli, iki küçük çocukları olan genç bir çift... Erkek asgari ücretle bir fabrikada çalışarak 4 kişilik ailesine zar zor bakarken bir gün fabrika çıkışında trafik canavarıyla karşılaşıyor.Daha doğrusu trafik canavarlarıyla... İki üniversite öğrencisi Peugeot marka otomobilleriyle yarışırken, işinden çıkmış kaldırımda yürümekte olan Fatih Tunçlu'ya çarparak ölümüne neden oluyorlar. "Acılı eşin isyanı" başlığıyla verilen haberin fotoğrafında Hatice Tunçlu, kucağındaki iki çocuğuna acıyla buluşmuş bir yüzle bakarken görülüyor.Bilin bakalım suçlular nerede? Evet, bilin bakalım neredeler? Bu zor bir soru değil, cevabını hepimiz tahmin edebiliriz: İkisi de serbest.18 yaşında küçük suçluları "yaşı küçük" diyerek serbest bırakan "adaletimiz (!!!) üniversite öğrencisi suçluları da bırakmış. Birinin tutuklama kararını Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi bozmuş, diğer davaya henüz başlanmamış.7 yıl önce Serpil öğretmenle annesini kaçırıp tecavüz eden ve genç kadını annesinin gözleri önünde öldüren "tecavüzcü katil"lerin kısa süre sonra serbest kalacak olması da ikinci olay...Ne kanunu, ne affı? Bu ağır, çok ağır suçları affetmeye hangi kanun ve hangi af yetkili olabilir?"Rahşan affı'ndan yararlandı" deniyor; cinayet hem de kasıtlı cinayet davaları hâlâ nasıl yanlış olduğu bilinen bir affa göre üç beş senelik cezayla veya tutuklamasız yargılanarak kapatılabilir?İşte bu nedenle bize daha adil kanunlar ve daha adil mahkemeler lâzım. Gerekiyorsa yeniden başa döner, mücadeleyi yeniden başlatırız.Hiçbirimizin böyle adalet sistemi olan bir ülkede yaşamak istediğimizi sanmıyorum. Adaleti adalete davet etmeliyiz!Speed City!Medeni ülkelerde araba yarışı yapmak isteyenler caddelere, sokaklara değil, bu iş için yapılmış özel pistlere gider. Başkasının canına kastetmeden, tehlike yaratmadan, aileleri mahvetmeden istediği gibi yarışır.İşte şimdi İstanbul'da yaşayan yarış meraklıları için de böyle bir medeni fırsat doğuyor. Haber tam trafik ve ceza ile ilgili yazımın gününe denk geldi, bir "fahri trafik müfettişi" olarak kaçıramam bunu...Uzun yıllar (11 yıl) televizyonda yaptıkları "Sinyal" isimli çok başarılı programla topluma trafik eğitimi vermeye çalışan Ahmet, Canan ve Ali Özgün kardeşlerin Korukent'te aylardır hazırladıkları Motor Sporları Merkezi Speed City bugün saat 18.00 de açılıyor. Michael Schumacher gibi dünyaca ünlü yarışçıların bindiği Formula l araçlarıyla isteyen herkes burada yarışabilecek.Bundan sonra sürat meraklılarını "potansiyel canavarlar" olarak caddelerde görmeyiz inşallah!(Not: Ayşe Özgün hayranlarına da bir müjdem var; açılışını İstanbul Valisi Muammer Güler ile Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın yapacaktan Speed City'de Ayşe özgün de küçük bir butik/hediyelik eşya mağazası açıyor.)
Sanıyorum son günlerde çoğunluk aynı duyguyu paylaşıyor. En azından ben böyle bir bekleyiş içindeyim. Biri de çıksın ve duymaktan hoşlanacağım mutlu bir haber versin...Meselâ desin ki; "Türkiye yurt dışında sadece ülkesini kötüleyen sanatçılarının veya yazarlarının haberleriyle, siyasetçilerinin gaflarıyla anılmıyor; onu güzel olaylarla tanıtanlar, anlatanlar da var."Pazar akşamı dünyanın en iyi, en sevimli çiftlerinden ve dostlarından Mehire-Hasip Çizmeci'nin yemekli toplantısında karşılaştığım Haldun Dormen verdiği bir haberle bu ihtiyacımı biraz giderdi.Dormen, aralarında ünlü tiyatro sanatçıları Melek Baykal (Cennet Mahallesi'nde harikalar yaratıyor, bir gün kendisiyle tanışmayı sabırsızlıkla bekliyorum) ve (yine çok takdir ettiğim) Göksel Kortay'ın da olduğu bir grupla bir Türk tiyatrosunun davetlisi olarak Nürnberg'e gitmiş.63 kişilik bir Türk grubu tarafından kurulan "Objektif Theatrehaus" isimli tiyatroda izlediği oyunun güzelliğini, oyuncuların başarısını gözleri parlayarak, gururla öyle bir anlatışı vardı ki görmeliydiniz."Oyundan sonra bizi sahneye davet ettiler ama öyle etkilenmiştik ki biz onlardan daha heyecanlıydık" diyordu.Ben de kendimi kaptırdım ve daha sonra Nürnberg'deki Türklerin eksik Türkçeleriyle "Sizlen bir resim çekinebilir miyiz?" diyerek yanlarına gelişine kadar tüm seyahat anılarını keyifle dinledim.Sonra aynı gece Sabancı Müzesi'nin başarılı Genel Müdürü Nazan Ölçer'in birkaç gün içinde binlerce kişinin gezdiği Picasso sergisiyle ilgili anlattıklarını dinledim. Türkiye'nin dört bir köşesinden sadece sergiyi gezmek için gelen ailelerin mutluluğunu, eşini, çocuğunu "doğum günü hediyesi" olarak sergiye getiren erkeklerin varlığını duymak beni mutlu etti.Demek ki önemli bir sanat olayını yeterince takdir eden, bu olgunluğa ulaşmış bir toplumuz biz...Bir iyi haber de müzik sanatçısı Ege'den geldi. Türkiye'de Yaz Aşkım, Delice Bir Sevda, Sevildiğini Bil Yeter gibi güzel sarkılan ve etkileyici sesiyle tanınan Ege'nin sarkılan tam 6 dilde söylenmiş, 6 ülkede çok iyi satış yapmış ve şimdi de Fransa'da yeni bir albümü satışa çıkmış. Amacının "yalnızca iyi bir ses sanatçısı, yorumcu olmak değil, diğer ülkelerde de beğenilen bir besteci olmak" olduğunu söyleyen Ege, söz ve müziğini yazdığı şarkıların Yunanistan, Bulgaristan, İsrail, Lübnan gibi ülkelerin ünlü sanatçıları tarafından (bazen izinli, bazen izinsiz) kullanıldığını belirtiyor.Bu çabalar çok değerli... Türkiye'nin giderek sanata daha çok önem veren bir ülke haline gelmesi sevindirici.Var mı iyi haberleriniz? Varsa bildirin, alıyorum!Pilot şehirlerOkurumuz Altan Denizli "her ailenin çocuk sayılarının nüfusa en az 10/20 katkıda bulunduğu, bu çocukların her birinin de aynı şekilde alışkanlığı sürdürmesiyle bir ailede 100 çocuğun normal sayıldığı" Doğu'da devletin "nüfus artışını teşvik" anlamına gelecek yardımlarıyla ilgili yazımı okumuş.Soruyor: "Her evden en az 10 çocuk çıkan Muş, Diyarbakır, Ağrı gibi şehirlerde para dağıtılırken devlet aile plânlaması için 'pilot şehir' olarak neden Tokat, Uşak ve Kastamonu'yu seçer?"Bu şehirlerin DSP-ANAP-MHP hükümeti döneminde seçildiğini ama aynı mantık hatasının ve yanlış teşviklerin hâlâ sürdüğünü belirten Altan Denizli eğer yardım yapılacaksa bunun rasyonel olarak az çocuklu bölgelere yapılması gerektiğini söylüyor.Aynen daha önce yazdığım Diyarbakır'da hakimlik yapan okurumuz Hatice Ok gibi... O da tam tersine devletin çok çocuk sahibi ailelerden iki çocuktan fazlası için vergi alması gerektiğini, aksinin diğer vatandaşlara haksızlık olduğunu söylemişti.Ama devlet meşgul. Bir kısmı seyahate gidip gelmekle, geriye kalanları da yapay gündemler yaratmakla ve partilerine hizmetle meşguller.Doğu'nun nüfusu diğer bölgelerin toplamına yaklaşırken uyanır ve çare ararlar, durun hele!
Atatürk'ten, devrimlerinden, kurduğu Cumhuriyet'ten, lâik rejimden, kısacası kendisinden ve her şeyinden rahatsızlık duyanlar neyse ki bazen adını anıyorlar.Halkın "O söylediyse doğrudur, inanabilirim" diye düşüneceğini bildikleri durumlarda adına başvuruyorlar.Ortaya atıverdikleri alt kimlik/üst kimlik tartışmasıyla neredeyse Türkleri kendi memleketlerinde azınlık durumuna, etnik grup haline düşüren konuşmalar, Avustralya'daki Türklere bile "TC vatandaşlığı bizim üst kimliğimizdir" baskılan yapmalar bitmedi, her gün devamı geliyor.Son olarak Atatürk'ün Nutuk'ta "din milletin çimentosudur" demiş olduğunu ama bizim bunu bugüne kadar hiç farketmemiş olduğumuzu öğrendik. Hem de "Nutuk'u bir okumamız gerektiği" şeklinde azarlanarak...Tayyip Erdoğan "Bir okuyun da görün" derken "Biz söyleyince yanlış oluyor, başkaları söyleyince doğru kabul ediliyor" çıkışmasını eklemeyi de unutmadı. Burada "başkaları" ile kastettiği Türklerin, evet yeryüzündeki tüm Türklerin sonsuza kadar sevip sayacağı, dünyanın önünde saygıyla eğildiği Atatürk!Başbakan'ın öncelikle "kendisine yapıldığı iddia edilen" Atatürk benzetmelerinin yanlış olduğunu iyi bilmesi gerekiyor. Sakın ola ki karıştırıp onun adını ve sözlerini kendisininkilerle kıyaslamaya kalkmasın. Ve evet, Atatürk ne söylemişse doğru kabul ediliyor, zira gerçek şu ki ve 21. yüzyılda bile görülüyor ki adam hiç hata yapmamış. Ne söylemişse aynen çıkmış ve çıkıyor.Oysa Türkiye'yi sadece üç yıl yöneten bir hükümetin başındaki kişinin hataları durmak bilmiyor. "Din çimentosu" lâfı da tutmadı. Nutuk geç okununca, yıllar önce öğrenilmesi gereken şeyler yeni öğrenilmeye başlanınca böyle hataların olması kaçınılmazdır.Atatürk dini çok güzel anlatmış ve anlatırken ondan insanları birbirine yapıştıran bir olgu olarak bahsetmemiş.Ama yine çok doğru olan şu sözü söylemiş:"Milletin bilgisizliğinden, bağnazlığından istifade ederek binbir türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat temini için dini vasıta olarak kullananlar var."Bugüne de ne kadar uyuyor değil mi Sayın Başbakan?Mösyö Martinin hatırı için!Paris Match Dergisi Yazıişleri Müdürü Gilles Martin Türklere akıl vermiş (yoksa Türklere' dememelimiydim, TC üst kimliğine filân mı demeliydim) ama samimiyetine inanmamız için önce Türkiye Avrupa'nın parçasıdır' diyerek...Verdiği akıl şöyle: 'Türkler Orhan Pamuk'a kızmasınlar. Her gün Hitler'in Yahudi soykırımıyla ilgili filmler izliyor, haberler okuyoruz ama hiç kimse bugünün Alınanlarını sorumlu tutmuyor."Neresinden baksanız bu tek cümlede birçok hata var. öncelikle Mitlerin açık, katıksız soykırımı ile Türkiye'deki Ermeni-Türk olayları arasında hiçbir benzerlik yok. Bu nedenle Almanya'nın bunun soykırım olduğunu reddetmesi imkânsızdı oysa Osmanlı'nın tehcir kararının soykırım anlamına gelmediği sayısız tarihçi tarafından açıklandı.Bu durumda Türkiye neden gerçekle ilgisi olmayan bir iddiayı baskı sonucu kabul etsin? Eğer iddia gerçekse neden hiçbir uluslararası mahkeme tarafından kabul edilmiş değil? Ermeniler arşivlerini neden kapatıyor ve tartışma davetlerinden kaçıyorlar?Ayrıca Mösyö Martin'in Yahudilerin Almanya'dan aldığı altınlardan da haberi yok galiba... Bugünkü Almanya hesap ödemeye devam ediyor. Ve sonra daha şimdiden, propaganda ve karalama kampanyaları sonucunda Türklerle "Ermeni soykırımı hesabı sorar gibi" konuşan yabancıları görüyoruz, iddia gerçek olsaydı nelerle karşılaşırdık kimbilir...İnandırılıncaya kadar her şey çikolata kağıdında geliyor önümüze... iyi düşünmek, hata yapmamak lâzım!(Sevgili okurlarım dünkü yazımda "20.yüzyılın ilk soykırımı" yanlışlıkla -ağız alışkanlığıyla-'21.yüzyılın' şeklinde yazılmış. Düzeltiyorum.)
Danimarka'da düzenlenen "Avrupa Cinsel Fonksiyon Kongresi'nde Türkiye birincilik ödülü almış. Nihayet bir ödül aldığımızı duyunca haberi ilgiyle okudum.Ödül kadın cinselliği konusunda yapılan bir araştrmaya verilmiş. Bu araştırmaya göre Türk kadınlarının (katlımcıların) yüzde 70'i hiç orgazmı tatmamış, yüzde 43'ü sorunlarını doktorla konuşmaya korkuyor, yüzde 80'i cinsel sorunlarını eşiyle konuşamıyor.Yani Türk kadını tablosu... Hımm, kelime arıyorum, ne diyelim; cinsel yönden sürünüyor.Eh. bu sonuç da ödülü hak eder yani... Eğer sonuç tam tersi olsa ödül yine gelir miydi bilmiyorum.Dün VATAN'da yine çok ilginç iki haber yanyana verilmişti: Birinde yine Avrupa'ın Türkiye'yi suçlayan konuşmalarıyla pek tuttuğu Orhan Pamuk "Bir yazar olarak Ermeni olaylarının tabu olduğu ve tartışılamadığı bir ülkede yaşamak istemediğini' söylemiş.Diğerinde, hemen yanıbaşıdaki haberde ise Ruşen Çakır'ın Amerika'dan gönderdiği bilgi yer alıyor: "ABD'nin önde gelen soykırım uzmanlarından. Massachusett Üniversitesi öğretim üyesi ünlü tarihçi Prof. Goenther Leuy 1915-16 yıllarındaki tehcirin esas nedeninin bir halkı kökten yok etmek değil Ermeni gerilla çetelerine sağlanan desteği yok etmek ve Ermenileri stratejik bölgelerden uzaklaştırmak olduğunu yazdı." Bir Amerikalı veya bir çok Amerikalı, Avrupalı tarihçi, uzman bunu söylerken bizin uzman olmayan yazarımız tam aksini iddia ediyor ve hâlâ, kendisi de TV'de uzun uzun konuşmasına rağmen bu konunun da tabu olduğunda israr ediyor.Bir tabu var evet tabu olan bilmeden konuşarak" koca bir topluma sonsuza kadar soykırımcı etiketinin yapıştırılmasına yardım etmektedir. Bu olayın faturasının; "21. yüzyılın ilk soykırımı" olarak Türkiye'ye kesilmesini sağlamak toplum katında tabudur (Orhan Pamuk inanmıyorsa mail adresini versin, halka sorsun ve gelen cevaplara baksın.)Bir iyilik yapar mı?Edinburg Kent Konseyi'nde soykırım oylaması yapılmadan önce Liberal Parti Lideri Jenny Dawe 'Türkler kendi arşivlerini tarihçilere açtıkları halde Ermenistan'ın arşivlerinin kapalı olduğunu iddia ediyorlar, ne diyorsunuz?" sorusunu sorunca Ermeni tarafı "Arşivlerin güvenlik nedeniyle kapalı olduğunu" söylemiş ve Dawe "Anlıyorum" diyerek bu cevabı kabul etmiş. Neyi anladı dersiniz? Türkiye arşivleri neden güvenlik nedeniyle kapalı değil de onlarınki kapalı?Acaba Orhan Pamuk bu soruyu da Avrupa'da yüksek sesle sorabilir mi? Eğer isterse yayıncısı bunu kendisine hemen sağlar.Bir soru daha var, 15-16 Aralık tarihlerinde İTÜ ile STK Birliği Platformunun birlikte düzenlediği ve çok sayıda sivil toplum kuruluşunun katılacağı 'Türk Ermeni ilişkilerinde Tarihi Gerçekler" konulu bir sempozyum yapılacak.Gelin görün ki davetlere rağmen ne Ermenistan'dan, ne diğer ülkelerden hiçbir Ermeni tarihçi bu sempozyumda konuşmayı kabul etmemiş. İşin daha da enteresan tarafı Bilgi Üniversitesinde yapılan konferansta "soykırım vardır" iddiasıyla konuşan "Türk bilim adamları" da kabul etmemişler.Ermeniler "baştan soykırımı kabul ederseniz geliriz" diyorlar. Türklerin red nedeni belli değil.Orhan Pamuk Avrupa'da bir de bu çağrıyı "yüksek sesle" yapsa ve "neden kaçtıklarını sorsa ne iyi oturdu.Hani Justin Mc Carthy'ler. Guenther Lewy'ler, Bernard Lewis, Andrew Mango'lar filan yabana tarihçi oldukları halde görevlerini tarafsızca ve dürüstçe yaptılar.Biz de, tarihçi olmadığımız halde kesin suçlamada bulunabiliyorsak bu kadarcık görevi esirgememeliyiz, değil mi?(Not: Kişisel olarak Orhan Pamuk veya bir başkasının konuşmalarından dolayı devlet tarafından cezalandırılmasını asla onaylamıyorum. Bu durumda bir insana asıl ceza kendi vicdanının sesidir. Varsa tabu...)
Türkiye'de, aralarında değerli hukukçuların, profesörlerin de yer aldığı çok sayıda sivil toplum kuruluşu ve kadın örgütü var. İnsan ve kadın hakları söz konusu olduğunda bunların çoğu birleşerek ciddi bir güç ortaya koyabiliyorlar.Ama bununla birlikte bazı kuruluşlar ile temsilcileri de diğerlerinden ayrılarak kişisel çıkarlarının, kadın konularında "söz sahibi, akla gelen ilk kuruluş veya kişi" olmanın peşine düşebiliyor. Türkiye gibi Sivil toplum gücünün, tepkisinin büyük önem taşıdığı, siyasette, toplum değerlerinde taşların yerine oturmadığı, henüz aydınlanma dönemini yaşamakta olan bir ülkede büyük bir hata, büyük bir kayıp.Fırsatlar kaçıyorBugüne kadar kadın hakları ile ilgili çalışmalarımda bu "diğerlerini bertaraf ederek öne çıkma gayretini" bazı şahıs ve kuruluşlarda kendim de gözlemlediğim, amacına ulaşarak her toplantıya (uluslararası olanlar dahil) çağrılan bazı kuruluş yöneticilerinin o değerli fırsatları çok başarısız konuşmalarla kaybettiğini gördüğüm için ben bu hatalara çok kızıyorum.Son haftalarda dikkatimi çeken haksız bir suçlama Prof. Necla Arat tarafından Cumhuriyet Gazetesi'nde Türkiye'nin en eski ve yaygın kadın kuruluşu olan Türk Kadınlar Birliği'ne yapıldı.Arat yazısında BM Kadına Karşı Her Türlü Ayırımcılığın önlenmesi Sözleşmesi ni (CEDAW) yürüten komitenin sekreteryasının TKB'ye verilmiş olduğunu vurguluyor, TKB'nin ise yetki ve sorumluluğunu Türkiye Sivil Toplum Forumu adına Uçan Süpürge'ye vermiş olduğunu iddia ediyordu.Çünkü raporu TBMM'ye Uçan Süpürge'nin genel koordinatörü olarak adı geçen Halime Güner sunmuştu ve raporda devletin türban yasağı ile okullardan dışlanan kadınlar ve Kürt kadınlar dahil olmak üzere çoklu ayrımcılığa maruz kalan gruplara dayalı istatistik sağlaması isteniyordu.Cevap hakkı!Necla Araf'ın bunun nedenini "TKB ile 15 kuruluşun oluşturduğu Kadın Platformu'nun ve Uçan Süpürge'nin milyonlarca Türk kadınına verecek hesapları vardır" ifadesiyle sorması ve kendisini Türk kadınlarının avukatı, iddiaları da kesin gerçeklermiş gibi göstermesi bugüne kadar Türkiye genelinde kadınların kalkınması için önemli çalışmalar yapmış olan Türk Kadınlar Birliği'nin ve Kadın Platformu'nün haklı tepkisine neden olmuş. TKB Başkanı Sema Kendirci bu yazıda sorulan sorulara gönderdiği cevabın Cumhuriyet'te yayımlanmadığını, Arat'ın ise bu yazıyı olaylar konusunda bilgi edinmeden yazdığını söylüyor. Cumhuriyet'e gönderdiği, yayımlanmayan cevabın bazı bölümlerini ben veriyorum:-18-20 Nisan 2003'te Ankara'da düzenlenen CEDAW Sivil Toplum Forumu'nu (Türkiye'den 138 STK temsilcisi 453 kadının katıldığı) TKB düzenlemedi. Bu forum TKB'nin de içinde olduğu 14-15 STK tarafından birlikte düzenlendi. Hazırlık çalışmalarının sekreteryası ve organizasyonunu da zaten kadın haklan konusunda çalışmalar yapan Uçan Süpürge yürüttü.-TKB yurdun dört bir yanından gelen ve hepsi de hukukçu olan 40'a yakın kadının oluşturduğu "Kanun önünde eşitlik, yasal haklar" başlığı altındaki çalışma grubuna başkanlık etti. (Bunun dışında 7 çalışma grubu vardı).-Üç gün süren bu çalışmadan derlenen gölge rapor, Forum'a katılan bütün STK'lar arasından seçilen Yürütme Kurulu tarafından BM CEDAW Komitesi'ne sunuldu.-4 Ocak 2005'te New York'ta toplanan CEDAW Komitesi raporda net ve açık bulmadığı konulara ilişkin sorulan Bakan Güldal Akşit başkanlığındaki resmi heyete iletti ve sonunda da BM CEDAW Komitesi Tavsiye Kararları nı Türkiye'yi yönetenlere açıkladı.Sonuç olarak, Necla Arat'ın TKB veya Kadın Platformu tarafından Meclis'e getirildiğini sandığı sorular BM CEDAW Komitesi tarafından sorulmuş (Ben bunu biliyordum ama cevabı Sema Kendirci'nin açıklaması olarak verdiğim için "mış" ekini kullanıyorum.)Kendirci; "TBMM'de yapılan toplantıya ne katıldık, ne de temsilci gönderdik. Derneğimizin Uçan Süpürge ile de hiçbir ilgisi yoktur. Kaldı ki söylenecek sözümüz varsa sözcü tayin etmez, kendimiz söyleriz." diyor.1924 yılından bu yana her alanda eşitliğin sağlanması için cesur ve dürüst çalışmaları olan çok önemli bir kadın kuruluşuna aceleyle yapılmış bir yanlışı, haksızlığı düzeltmiş olduğumu umuyorum!
TV ve radyo haber kanallarından arka arkaya aranıyoruz yine... Konu ya Diyanet İşleri'nin "İsteyen olursa açarız" diyerek tartışma başlattığı "kadınlara özel camiler", ya "içki yasağı" veya diğer beklenmedik gelişmeler.Beklenmedik, daha doğrusu akıl almaz gelişmeler o kadar çok ki konuş konuş bitmiyor. Örneğin emekli MİT'çilerin ortaya çıkıp "Toplumun T.C. vatandaşlığı üst kimliği altında birleşecek olgunlukta olduğunu" söylemesi... PKK'nın silah bırakması için Öcalan'dan yararlanılmasını önermesi... MİTçilerin Öcalan'la görüşme yaptıklarının duyulması.Hepsi kocaman birer soru işareti... MİT gizli bir teşkilatsa ona ait bilgiler nasıl basına sızıyor? Devlet adına konuştuğu düşünülebilecek insanlar bu kadar ciddi açıklama ve önerileri nasıl yapıyor? "Türkiye vatandaşlığı üst kimliği" dedikleri şeyin Türkiye'yi sonunda Büyük Britanya benzeri bir duruma getirmesi söz konusu olursa çözümü bu önerileri yapanlar mı bulacak? Türkiye'nin PKK gibi bir terör örgütüyle pazarlığa giriştiği durumu yaratılırsa diğer terör örgütleri aynı şartların kendilerine de sağlanacağını düşünmezler mi?Garip bir gizlilikMiT'in devlete ait bir gizli istihbarat teşkilatı olduğu ve konuşmaları, açıklamaları devletten habersiz yapmayacağı bilindiğine göre bu bilgi ve açıklamaların ortaya dökülmesinin devlete ve sonuçta millete büyük sorunlar yaratabileceği nasıl düşünülmüyor?Normal bir vatandaş olarak aklıma gelen sorulan sizinle paylaşıyorum ve tabii hepsi bu değil. AKP grup toplantısında hükümetin uygulamaları ve parti içi demokrasinin olmayışı konularında konuşan Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez'in parti içi demokrasi eksikliğinin son kurbanı olması var. Daha önce diğer partilerde gördüğümüz ve bu nedenle "Seçim ve Partiler yasaları değiştirilsin" çağrılan yaptığımız olay aynen AKP'de de yaşanıyor. İşte değişim..."Düşünce ve ifade özgürlüğü nedeniyle cezaevine girmiş" bir genel başkanın partisinde milletvekilinin ifade özgürlüğü yok, nokta son.Toplumda mutabakatBaşbakan Tayyip Erdoğan'ın dolaştığı her ülkede yaptığı gibi Avusturalya'da da türban açıklaması yapması ve bu kez "toplumun yüzde 70-80'inde mutabakat sağlandığını" söylemesi de var sırada... Başbakan yüzdeleri karıştırıyor; yüzde 70'li bir şey var ama o, kendi milletvekillerinin yaptığı ankette çıkan "yüzde 73'ün AKP'ye güven duymadığı" sonucu... Ve bir de ekibinin görüntüsünün gerçektende "Türkiye'nin yüzde 70-80'i tesettürlüdür" imajını vermesi.Dikkat edecek olursanız AKP'nin geldiği günden beri toplumu (mutabakat bir yana) türbanlılar/türbansızlar, içki içenler/içmeyenler, kadınlar/erkekler ve son olarak da Türkler/Kürtler, alt kimlik/üst kimlik şeklinde böldüğünü görüyoruz. Son ikisi dışındaki bölünmelerin hepsi din bağlantılı.Türban takmıyor veya savunmuyorsan, içki yasağına veya harem-selâmlık uygulamalara karşı çıkıyorsan ya dindar değilsin veya düpedüz günahkârsın.Meselâ türban konusunda "Önce Diyanet öncülüğünde din uzmanları bize Kur'andaki 'örtü'nün ne anlama geldiğini, doğru yorumunu anlatsınlar" isteği medyadan defalarca geldiği halde Diyanet İşleri bunu önemsemiyor ama "Eğer kadınlardan talep gelirse" diye başlayarak "Kadınlara özel cami"den söz ediyor. Oysa kadınlardan bugüne kadar böyle bir istek duyulmadı."Gençleri koruma" bahanesiyle yetişkinleri baskı altina alacak içki yasağını da canı gönülden savunuyorlar. İçkili mekanlardan sonra şimdi sıra Harp Okulları'nın şehir dışına taşınmasına geldi. Yakında şehirde oturanları da şehir dışına taşıyıp kurtulacaklar galiba...Hele önce sessiz ve derinden "kadınlara özel" otobüsleri, restoranları, sinemalan tartışalım, sıra ona da gelir! Alıştıra, alıştıra...(Not: Sevgili okurlarım Afrodisias ve Geyre Vakfı ile ilgili yazımda bir noktada hata olmuş. Salonun Vakfa açılmasını sağlayan Nejat Güldür Paşa'nın "emekli" olması... Şu anda Harp Akademileri Komutanı Hava Org. Aydoğan Babaoğlu imiş. Özür dileyerek düzeltiyorum.)