Ve Bakan eşi

Bazı okurlarımızın da dikkatini çekmiş ve hemen bilgisayara sarılıp yazmışlar: "O gün Bakan ve eşi kahvaltıda aynı masadalarmış, bunu da yazın"... Onları kıramam yazıyorum işte, aynı gün aynı masada da yemek yemişler, fotoğrafı bile var

Haberin Devamı

Bazı okurlarımızın da dikkatini çekmiş ve hemen bilgisayara sarılıp yazmışlar: "O gün Bakan ve eşi kahvaltıda aynı masadalarmış, bunu da yazın"... Onları kıramam yazıyorum işte, aynı gün aynı masada da yemek yemişler, fotoğrafı bile var.

Bununla birlikte benim yine de "tek başına bırakılma, erkek grubunun içine alınmama" konusunda söyleyeceklerim var. Burada hatırlatmam gerekiyor ki ben 25 yıl Adana milletvekili ve senatörü olarak görev yapmış ve hiç seçim kaybetmemiş bir siyasetçinin kızıyım. Dikkatinizi çekerim, Adana lı bir siyasetçi. Erkek egemen anlayışa en çok prim veren illerimizden biri olan Adana...

Babam sadece kendi partisinden değil, diğer partilerden de çok sayıda siyasetçi ile yakın arkadaştı, örneğin İsmet İnönü ile de sık sık buluşur, sorunları tartışırlardı. Sayısız kez farklı partilerden siyasetçilerin, başbakanların, cumhurbaşkanı veya diplomatların bulunduğu masalarda oturdum. İnanın bana ne Bakan Yıldırım'ın eşi gibi öğretmen olan annemi ne de bir başka siyasetçi eşini erkeklerin yanındaki bir masada tek başına, Yasemin Yalçın'ın "Kakılmış" karakteri gibi ezik durumda otururken görmedim. Tam aksine, grupta bir tek kadın olsa bile o kadının hep en güzel köşeye oturtulduğunu ve büyük saygı gösterildiğini gördüm.

Bu devlet kadınların at üstünde savaşarak, bölüklere kumanda ederek kazanılmış bir kurtuluş savaşı mücadelesiyle kuruldu.

O kadınlar kendilerini "korunmayı veya yalnız bırakılmayı hak eden" bir cins olarak görmedikleri gibi erkekler de onlara bu gözle bakmadı.

Şimdi, Cumhuriyet'in ilânından ve kadınların toplumda "eşit bireyler" olarak yer almasından 82 yıl sonra bakmaları kabul edilemez.

Siyasetçilerin yaptığı hataları düşmanlık olsun diye veya muhalefet yapmış olmak için yazmıyoruz. Bugüne kadar her dönemde yazdık, yanlışları, eksiklikleri, çıkar için verilen zararları vurgulamak zorundayız.

Ve şurası kesin ki Bakan'ın eşinin başı açık olsaydı da aynı durumda aynı tepkiyi gösterirdik (Meclis'teki kadın sayısına, dokunulmazlığın kaldınlmayışına her dönemde gösterdiğimiz gibi)...

Onun için alınmayalım, kızmayalım, hataları kabul edip düzelterek yolumuza devam edelim.

Yapmamız gereken bu!

Onların kimliğinden size ne?

Son haftalarda TV programlarından gelen teklifleri kabul edemedim. Habertürk ün "Basın Klübü"nden iki ayrı davete, Objektife, Sky Türk'e, Kanal 7'nin "İskele-Sancak" programına, Nazlı Ilıcak'ın teklifine olumlu yanıt veremeyişimin nedeni bugünlerde çok yoğun olan kendi programım. Örneğin bu hafta bir üniversitede ilk kez ders vereceğim ve diğer çalışmaların yanında ona da hazırlanıyorum.

Önemli bir görev benim için, bugüne kadar çok sayıda konferansa konuşmacı olarak katıldım, TV'lerde, panellerde konuştum ama üniversitede ders vermek başka bir şey.

Bu meşguliyet içinde de kaliteli programları hiç değilse izlemeyi kaçırmamaya çalışıyorum. Çarşamba akşamı NTV de Oğuz Haksever'in sunduğu "Karşı Görüş" programı da bunlardan biriydi. Değerli öğretim görevlisi ve yazarların katıldığı program da Başbakan Erdoğan'ın gündemi geren "Üst kimlik, alt kimlik" konuşması kapsamlı şekilde tartışıldı.

"Ortaya çıkan sonuç ne" diye soracak olursanız sonucun "bir bardak suda koparılan fırtına" olduğunu söyleyeceğim. Her vatandaşın, her insanın varsa etnik kimliği, dinsel kimliği, cinsel kimliği, mesleki kimliği, "anne, baba, eş" kimliği gibi bireysel alt kimlikleri olduğu gayet güzel vurgulandı. "Kürtler dışında hiç bir etnik azınlığın sesinin çıkmadığı" vurgulandı. Dinsel kimliğin bir üst kimlik olamayacağı "Şii ve Sünni Müslümanların çatışması" örneğiyle vurgulandı.

Bu olaya, Irak'ta Kürtler'in Amerikan himayesinde bağımsız devlete ilerleyen sürecinin Türkiye ayağı olarak bakmak mümkün... Son bir yıl içinde AB ve Amerika'nın da desteğiyle, azılı bir terör örgütü olan PKK bile Kürt vatandaşların temsilcisi gibi gösterildi, reformlarla istenen haklar verilmesine rağmen Kürt provokasyonu sürdürüldü (oysa PKK'ya katılan evlatlarının cenazesine gitmeyen Kürt babalan görmedik mi biz?)

Şimdi de dışardan "Onlar kendine Türk demiyor, buna zorlayamazsınız" sorunu yaratılıyor.

"Karşı Görüş"te Cengiz Çandar "Tek model insanlardan oluşmuş homojen bir toplum" yaratmaya çalışan Hitler örneğini verdikten sonra yanında oturan Arus Yunus için "O Ermeni, Hristiyan", Ali Bulaç için ise "Arap, Müslüman" dedi ve sordu: "Onları Türküm demeye zorlayabilir misiniz?"

O sırada İsrarlı sorularına Ali Bulaç'ın da aynı İsrarla "Evet, bana sorulunca Türk'üm diyorum" cevaplarını duymuyor gibiydi.

(Yarın devam edeceğiz.)

DİĞER YENİ YAZILAR