Aşkın altın anahtarı!

4 Kasım 2005

Comedymax kanalını izliyordum Digiturk'ün. Bizde "komedi" olarak alelacele hazırlanıp kanallara sürülüveren, en başarılı aktörlerin karşısına yeteneksiz hevesliler konduğu için de bir türlü "olamayan" dizilerin orijinalleri var bu kanalda. Beni şakır şakır atılan göbeklerden, anlamsız geyik muhabbetlerinin ve arka arkaya dizilmiş şarkıların program diye sunulduğu abukluklardan koruyor.Herneyse, bu Comedymax'ın "Everybody loves Raymond", "Will and Grace", "My wife and kids" gibi çok hoş dizileri var. Dün sabah "My wife and kids" de dikkatimi çeken bir sahne (sevgiyi anlatan benzer sahneler bu dizide sık sık yer alıyor) gördüm. Ailenin babası, karısına ve çocuklarına çok düşkün bir baba... Bütün sorunları esprilerle ve iyi niyetle çözüveriyor. Bu kez de Hawaii'de tatildeler... Otele girer girmez karısına çok eğleneceklerini, bunun "ikinci balayı" olacağını söylüyor ve tüm ilgisini ona yoğunlaştırarak havaya girmesini sağlıyor. Sonuç, ailece hoş bir tatil."Bi bakmışın ben yokmuşum"Bu dizinin arkasından Yalın'ın bayıldığım şarkılarından birini duydum bir müzik kanalında:"Bi bakmışın ben yokmuşumÜzülmeye doymuşumİsyanımı yola koyupHayatından kaybolmuşum"...Bir sevgilinin verdiği acı bundan daha güzel anlatılamaz ... (Küçücüğüm' ün üç ayrı remixinin olduğu albümü de dinleyin, güzel olmuş.)Aynı sabah gazetede bilindik bir ismin "bir ayrılıp bir barıştığı" sevgilisinden tümüyle ayrıldığı yazıyordu. Bunu da duyunca eşini sevmesine rağmen onunla bir türlü mutlu ve istikrarlı bir ilişki kurmayı başaramadığı için ayrılan arkadaşımı düşündüm.Seviyorlardı aslında birbirlerini, ayrı da olamıyorlardı ama ufacık ihmallerin, özensizliklerin yaptığı birikim, sonunda "üzülmeye doymasına" ve eşinin "hayatından kaybolmasına" neden olmuştu...Bu kadar mı zor acaba sevdiğine özen göstermek?Arasıra kulağına sevdiğini söylemek, onun herşeyden önemli olduğunu anlatmak?Sevmek ve sevginin ihtiraslarla, güvensiz, tatminsiz ruhlarla birbirini tüketmek değil, yeşertmek olduğunu öğrenmek bu kadar mı zor?Sonradan karşındakini suçlamak neyi geri getiriyor? Bilmiyorum... Bildiğim, sevgiyi sonsuz kılmayı başarabilenlerin sayısının hiç de az olmadığı...Onlara katılmayı neden denemeyelim?Geçmiş olsun!Bir süredir hep aklımdaydı, onu ve yazılarını özlediğimizi düşünüyor ama annemin ağır hastalığı ve şu günlerde yeniden yoğun bakımda olması nedeniyle yanından ayrılamadığım için ziyaretine gidemiyordum.Bayramını kutlamak için dün Duygu Asena'yı aradım. Evdeki yardımcısı yemek yediğini söyledi."Telefonla konuşabiliyor mu?" soruma olumlu cevap verince hemen konuşmak istedim.Sesinden ve konuşmasından sağlığının gayet iyi olduğu anlaşılıyordu. Demek ki hızla iyileşiyor... Demek ki yakında onu tekrar aramızda görebileceğiz.Müjdeyi okurlarına, sevenlerine de vermek beni çok mutlu ediyor.Bu arada değerli tiyatro sanatçımız Cihan Ünal'ın da geçirdiği büyük kazadan sağ çıkması ve iyileşmekte olması sevindirici bir gelişme... Ünal, kazayı birkaç kaburga kırığı ve sevgili köpeğinin aşın korkması ile atlatmasında, ciddi ve kalıcı bir hasar olmayışında Volvo arabasının önemli bir rolü bulunduğunu söylüyor. Çok sayıdaki koruma yastığının şişmesi kötü bir sonucu önlemiş. Cihan Ünal'a ve Duygu Asena'ya geçmiş olsun!

Devamını Oku

İçişleri Bakanlığı kimi araştırıyor?

3 Kasım 2005

Kimsesiz çocukların kaldığı devlete ait yurt ve yuvalar ile SHÇEK il müdürlüklerine uzman ve deneyimli eleman yerine sadece İmam Hatip ve İlahiyat Fakültesi mezunlarının alındıklarını, bunların bazılarının daha önceden soruşturma geçirip suçlu bulunmuş olduklarını dün anlatmıştım. Devam ediyoruz...Benim asıl merak ettiğim şu; Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü Danışma Kurulu'na kamu kuruluşlarından ve STK'lardan üye almalan gerekiyor. Bugüne kadar STK'dan alınacak üyelere bir türlü karar verilemedi (örneğin Türk Kadınlar Birliği istenen şartlara en çok uyan kuruluşlardan biri olmasına rağmen o bile çağrılmadı.) Soranlara "İçişleri Bakanlığı'nın araştırma yaptığı" cevabı veriliyor.Peki STK yöneticileri hakkındaki bilgileri araştıran İçişleri Bakanlığı bu kadar önemli görevlere gelen; SHÇEK il müdürlerini, devlete emanet çocukların başına gönderilen müdürleri neden araştırmıyor?Suçlular sadece taciz, tecavüz, şiddet uygulayanlar, görevliler değil, onları seçenler göz yumanlar aynı suçun ortağıdır.TBMM İnsan Hakları Komisyon'nun küçücük kimsesiz çocuklara şiddet uygulayanlara mazeret arayan, onları "sistem mağduru" gibi gösteren, "Aynı koşullarda biz de belki aynı hataya düşerdik" gibi dehşet verici bir açıklama yapan üyelerine ise inanın yapacak yorum bulamam ben...Onlar böyle olunca Türkiye'nin hali de bu oluyor işte!Dün şehitlerimizin de Bayram'ı değil miydi?PKK tarafından şehit edilen erlerimiz dün birçok gazetede birinci sayfa haberiydi. Onların, özellikle son nefesini vermeden önce telefonuyla babasını arayarak "Bütün arkadaşlarım şehit oldu. Ben de vuruldum, vücudumu hissetmiyorum, hakkınızı helâl edin" diyen 21 yaşındaki er Oğuz Parpaloğlu'nun ölüm haberi hepimizin kanını bir kez daha dondurdu.Normal insanlar için öyle hemen unutulacak olaylar değil bunlar. Şehit verdiğimiz birönceki çarpışma sonrası onlar için saygı duruşunda bulunmayı, PKK saldırılarında kaybettiğimiz şehitlerimizi uzun süre gündemde tutmayı, böylece olaylara ve mağduriyetimize dünyanın dikkatini çekmeyi önermiştim. Bunları yapmadığımız için teröristler hem saldırıyor, hem de Avrupa'da mağdur muamelesi görüyor.Bu ülke için canını veren 6 erimiz Bayram'ı göremedi ve aileleriyle eğlenerek kutlayamadı. Şırnak tepelerinde, buz gibi soğukta vurularak öldüler. Oysa onların dışında herkes Bayram'da çok eğlendi.Dün TV'lerimize şöyle bir baktım; her kanalda şakır şakır göbek dansları, şarkılar, kahkahalar... Deprem olsa ve vatandaşlarımızı depremde kaybetseydik TV'ler bu tutumu en azından bir ölçüde değiştireceklerdi.Şehitlerimiz aynı ciddiyeti, aynı saygıyı (hatta fazlasını) hak etmiyorlar mı?Ne oldu bize, bu kadar mı bencilleştik? Eğlenmeyi hepimiz seviyoruz ama zamanı yok mu bunun?İyi olacak hastanın doktoru!Bugünlerde sağlık konusunda çok iyi haberler geliyor, ben de yazmak için sabırsızlanıyorum ama bir türlü sıra gelmedi. İşte başlıyorum...Ünlü kalp cerrahımız Prof. Dr. Mehmet Öz'le birlikte çalışan ve zaman zaman birlikte konferanslara katılan, Columbia Üniversite Hastanesi'nin başanlı ve bir o kadar ünlü kardiologu Prof. Dr. özgen Doğan yakında Türkiye'ye geliyor.Son gelişinde birçok TV programında "kalp hastalıkları ve önlemler" konusunda konuşma yapan, benim de bir röportaj şansı bulduğum Özgen Doğan bu kez hem konferans verecek, hem de önceden randevu almış olan hastalan second opinion (ikinci görüş) formatında muayene edecek.12 Kasım Cumartesi sabahı Conrad Otel'de yapacağı konuşmanın konusu "Kalbi genç tutabilmek için diyet ve yaşam biçimleri"...Tıpta ve teknolojide en son yenilikleri, kalp krizlerinin neden/nasıl olduğunu ve kesinönlemlerini duymak isteyenlere bu konferansı kaçırmamalarını öneriyorum.Ne demişler; "İyi olacak hastanın doktoru ayağına gelir"miş.Bildiğiniz gibi, Mehmet Öz ve Özgen Doğan Amerika'daki yoğun çalışmaları arasında Türkiye'ye çok sık gelemiyorlar, geldiklerinde değerlendirmek lâzım. Muayene olmak isteyenler ise randevularını 0212 225 06 60 numaralı telefondan, Selin Hanım'dan alabilecekler.

Devamını Oku

O eve sığabilir misiniz?

3 Kasım 2005

İmam Hatip'li olmanın yuva yöneticisi olmak için önemli şart sayıldığı..." Dünkü yazımda yer alan bilgi bana Medeni Kanun ile TCK Kadın Platformunun kurucularından, KADER yönetim kurulu üyesi, Mor Çatı Kadın Sığınma Evi'nin de gönüllü avukatı olan Hülya Gülbahar tarafından gönderilen listeler üzerine Salı günü yazılmıştı. Aynı bilgi o akşam CNN'de de verilmiş.SES (Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası)'nın sitesinde verilen SHÇEK il müdürü ve yuva yönetici listeleri Türkiye'nin birçok ilindeki görevlilerin sadece İmam Hatip veya İlahiyat Fakültesi mezunu olmalarının en iyi kadrolara yerleştirilmeye yettiğini gösteriyor. Bunların bir kısmı yetiştirme yurtlarında çalışması sakıncalı, yetersiz görüldüğü için görevden alınan, veya yolsuzluk, irtica, taciz nedeniyle hakkında soruşturma açılan isimler ama bu iktidar döneminde yine öğretmen, yuva müdürü veya il yöneticisi olarak işbaşına getirilmişler, (listede bir şoför bile var, VAN 11 Md. Yrd.'nın daha önce şoförlük yaptığı belirtilmiş.) Bu benim için çok yeni bir bilgi değil aslında, daha önce taciz, tecavüz nedeniyle hakkında dosyalar hazırlanan müdürlerin tekrar tekrar yurt ve yuvaların başına getirildiğini defalarca yazdım. Bununla birlikte açıkçası SHÇEK ilmüdürlüklerine de getirildiklerini ve bu durumun böylesine ülke çapında fütursuzca yaygınlaştırıldığını bilmiyordum. Tablo böyle olunca bakıcı yerine başlarına verilen temizlik işçilerinden dayak yiyen (onların elinden kaka da yediklerini hatırlatalım mı) yuva çocuklarını da gayet doğal bir olay olarak karşılamak gerekiyor. Ve tabii Bakan Hanım'ın da o çocukları önce İstanbul'a getirip sonra da Bayram'da evine alması gerekiyor.Ama bu tür bir kadrolaşma sonunda şiddete uğrayan çocuk sayısı o kadar çok olur ki ev değil otel olsa sığmaz. Ne olacak o zaman?AKP'nin ne yapmaya çalıştığını iyi görmek, iyi değerlendirmek lâzım. AB başarısı ve Derviş'in oturttuğu sistemle ekonomiyi biraz doğrultmak, diğer tarafta yapılan fahiş hataları uzun süre kapatamaz.Yarın: İçişleri Bakanlığı ne yapıyor?Bir saygısızlık var ama...Başbakan Tayyip Erdoğan Londra'da "Kültürel Çeşitlilikte Kadının Hakları" konferansında erkek egemen anlayışı eleştiren, kadın haklarını savunan bir konuşma yapmış. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü'nde kadın çalışanlarının "TMO'dan kadın yönetici kıyımı yapıldığı, başarılı kadın müdürlerin alınarak yerlerine tarikatçı olduğu bilenen (bazılan bu nedenle daha önce görevden alınmış) isimlerin getirildiği" şikayetlerini aldığım sırada bana çok önemli geldi bu konuşma. Ortada bir çelişki var ama nedir?Yabancılara farklı konuşuyor, kendi içimizde uygulamaları farklı anlayışla mı yapıyor AKP?Bu konuşmada ilgimi çeken bir nokta daha var; Başbakan'ın "siyasette kadın kotası" nı kadınlara saygısızlık olarak gördüğünü söylemesi. Tabii ki Türkiye gibi nüfusunun yarıdan fazlası kadın olan ama, 550 kişilik Medis'inde en fazla 24 kadın milletvekili, hükümetlerinde ise bir iki kadın bakanın bulunduğu bir ülkede ilginç bu söz.Saygısızlık bunların hangisi acaba?

Devamını Oku

Kadın Bakanlığı'ndan çekilsinler, biz hallederiz!

1 Kasım 2005

Medyaya Malatya çocuk yuvasındaki görüntüleri yayınlama yasağı kondu. Mevcutlara ilaveten basın özgürlüğüne yeni bir siyasi müdahaleden başka bir şey değil.Oysa, ne kadar gizlenmeye çalışılsa da, olaylar gözden kaçacak gibi değil.Bu kez de Şanlıurfa'dan haykırıyor çaresiz kızlar; "Müdür bizi taciz ediyor, Bakan Nimet Çubukçu bizi aldattı, söz verdi ilgilenmedi, arıyoruz ulaşamıyoruz"... Haydi diğerleri olup biteni anlatamayacak bebeklerdi, ya bunlar?Motive ediyorlar!!Başlayınca çorap söküğü gibi gidiyor işte... Tek tek inceleseniz her yuvadan, her yurttan aynı sesler, aynı olaylar dökülecek ortaya. Bunlara ne diyecekler? Bakan genç kızları da kucağa alıp fotoğraf çektirecek veya yuva çocukları gibi İstanbul'a mı taşıyacak?Her seferinde Başbakan ortaya çıkıp bakanını, valisini veya müdürleri koruyacak, bu kez de Şanlıurfa Yurt Müdürü'nün hemen attığı "Bana komplo kurdular, çocuklara şefkatle yaklaştım" yalanına destek mi verecek?Bu ülkede "doğru"ların hepsi komplo, yalanların hepsi desteklenecek veya ödüllendirilecek gerçekler mi olacak?Ama işte, tecavüz nedeniyle kızların aileleri tarafından töre, namus ileri sürülerek öldürüldüğü olaylarda tecavüzcülerin serbest bırakıldığı, İmam Hatip'li olmanın yuva yöneticisi olmak için önemli şart sayıldığı, taciz tecavüz yapan yuva/yurt müdür ve görevlilerinin hemen başka yuvaların başına getirildiği, sporcu kızlara tacizde bulunanların "motive ettim" yalanlarının kabul gördüğü ülkede gelinen nokta budur.Malatya çocuk yuvasının başından "yetersiz raporu" ile alınan (kimbilir başka "bizim bilmediğimiz" hangi nedenler var) müdür Aytekin Doğan bu kez Şanlıurfaya atanıyor. Orada da genç kızlar "taciz ediyor, gece yatakhanemize giriyor" dediklerinde "Komplo" cevabını veriyor.Doğrudur, ona göre komplo, o da, herhalde motive ediyordu genç kızları...Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Nimet Çubukçu ve ondan önceki Bakan Güldal Akşit'in görevde başarı sağlayamadıkları açıkça ortadadır.Çözüm hazır!Bu Bakanlık ülke genelindeki kadın sorunlarında da, kendisine bağlı yurt ve yuvalarda da üç yıldır tarihin en başarısız dönemini yaşamakta. Son bir yılda bu başarısızlık tavan yaptı.Her şey o kadar kötü ki çocuklar kendilerini idare etse bundan az sorun çıkardı.Duyduğumuz, ardı arkası kesilmeyen "SHÇEK'te taciz ve tecavüz olayları bir iflası işaret ediyor. (Aynen Turizm ve Kültür Bakanlığının iflası gibi...)Madem ki üç yıldır yapamıyorlar çekilsinler Bakanlığın başından... Müdürlerini de çeksinler, biz gelelim.Garanti veriyorum, o görevde neler yapılabileceğini bir ayda göstermezsek hemen işi bırakmayı kabul ederiz.Sivil toplum kuruluşlarında, hukukçular arasında, eski "Kadın ve Aileden Sorumlu" bakanlar arasında yıllardır kadın sorunlarına kendi imkânlarıyla çözüm getiren ne sessiz kahramanlar var. Bunlardan her biri "süper bakan" olabilecek nitelikte... Kemal Derviş nasıl dışardan bakan yapıldıysa bir Onay Alpago, İmren Aykut, Hülya Gülbahar, Canan Arın, bir Sema Kendire! de yapılabilir. Ben dahil onlarla ekip yapacak yüzlerce isim SHÇEK ve diğer sorunlara anında çözüm getirir. Aslında bu ekip "unvan, para, şan, şöhret" istemeden yapar bu çalışmayı.Problemler bu kadar kilit haline getirildiğine göre haydi! Acil çözüm için seçimi beklemeye gerek yok, işte çözüm burada.Kuralım ekibi, bitirelim işi...Tabii iyi niyet varsa... Var mı acaba?SHÇEK olaylarını kampanya haline getirmeli ve asla peşini bırakmamalıyız!

Devamını Oku

Gönüllü babalar yok mu?

1 Kasım 2005

Malatya Çocuk Yuvası'ndaki şiddet skandalı toplumu kasıp kavurduktan ve de ruhlarımızı toz toprak savurduktan çok sonra gördük Bakan'ı.Olayı takibeden birkaç gün Londra'daydı ve "duyduğumuza göre" Başbakan da kalmasını istemişti. Nitekim Tayyip Bey yurda döndüğünde "Bakan hemen gelse farklı bir şey mi olacaktı, zaten turistik seyahatte değildi" tarzında anlamlı bir açıklama yapmakta ve yine medyayı suçlamakta hiç vakit kaybetmedi."Yargısız infaz, siyasi linç" gibi sözler mebzul miktarda tekrarlandıktan sonra bir yuva çocuğuna sarılarak fotoğraf çektiren, bu fotoğrafla birlikte "Bir çocuğun gözyaşına tüm makamları feda ederim" cümlesiyle duyguları doruğa çıkaran Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Nimet Çubukçu "Olayın bir linç kampanyasına dönüştürülmesini siyasi tavır olarak görüyorum" dedi.Bakanın emriyle yuvadaki 41 çocuk İstanbul'a getirildi, psikolojik tedavi görecekleri söylendi ve... Olay bitmiştir.Bir sonraki skandala kadar...Dünyaya gelmiş geçmiş ünlü ve akıllı siyasetçilere soracak olursanız "siyasette 15 gün uzun bir zamandır"... Bize ise aylar, yıllar yetmez.Bu hükümet 3 yıldır iktidarda. Üç yıl içinde Türkiye'nin çeşitli illerinde bulunan çocuk yuvalarında taciz, tecavüz olayları ortaya çıktı. İzmir'de Barbaros Çocuk Köyü'ndeki tecavüz olayları sırasında Bakan Güldal Akşit de aynı şekilde tepki görmüş ve değiştirilmesinin nedenlerinden biri de sanıyorum bu olmuştu.SUÇLULAR "GÖREVDE"!Sonuçta, Barbaros Çocuk Köyü'ndeki olayın soruşturmalarında suçlu olduğu belirlenen SHÇEK görevlisi 9 kişi Ağrı, Urfa, Bingöl, Kars gibi Doğu ve Güneydoğu illerindeki yuvalara gönderildiler. Dikkatinizi çekerim, suçlular başka yuvalarda görevlendiriliyor. Ve her olayda bu tekrarlanıyor. Malatya'da birçok atamayı (nasıl oluyorsa) kendisinin yaptığı iddia edilen AKP Milletvekili Ali Osman Başkurt, SHÇEK İl Müdürü'ne referans veriyor. Skandal patlayınca da "Şimdi yakalasam onu boğarım" diyor. Tepki de normal değil;Şiddete karşı şiddet! İl Müdürü tavsiye etmek AKP milletvekillerinin görevi midir? Ve sonra o milletvekili böyle mi savunma yapar?Görüldüğü gibi bütün olay ilgili bakanın ilgilenmemesinden, araştırarak en uygun, en uzman kişileri göreve getirmemesinden çıkıyor. Bunun dışında, asıl sorun yine Başbakan'in bulduğu "erkek ve kız çocukların ayrı yuva ve yurtlarda kalmasından çok SHÇEK yuvalarında dürüst ve deneyimli elemanların çalıstırümamasıdır. (Erkek çocuklara erkekler tarafından taciz olayı da az görülmüyor, hatırlatayım.)Yine hatırlatayım; İmren Aykut'un kurduğu ÇESAV yurtlan gibi örneklerin geliştirilmemesidir... Devletin bütçe, mekân, kadro vererek vakıflar, özel kuruluş ve şahıslarla ortak çalışması bütün sorunları ortadan kaldırabilir. ÇESAV'da olduğu gibi kadın sığınma evlerinde de birkaç gönüllünün harikalar yarattığı biliniyor. O zaman bu model neden geliştirilmesin?Bu arada yazının başlığına dönelim; biliyorsunuz Malatya olayından sonra 25 bin gönüllü anne yuvalarda çalışmak için başvurdu. Peki neden hiç 'gönüllü baba' başvurmadı merak ettim. Bu çocukların akıllı, ruh sağlığı yerinde, neşeli babalara da (hiç değilse ara sıra) ihtiyacı yok mu sizce?Ebeveyn rolü sadece kadınların mı?

Devamını Oku

Taktık Zekeriya Beyaz'a!

30 Ekim 2005

Son kurban o! Asıl kendini savunması, asıl soru sorulması, asıl cevap vermesi gerekenlerin hepsi ya susar, ya çocukların yutmayacağı mazeretlerle milleti uyutur, ya birileri tarafından savunulur veya medyanın "yargısız infaz" yaptığı söylenirken Zekeriya Beyaz davalı koltuğuna oturtuluyor... Ve bu yalnız şimdi değil her fırsatta yapılıyor.Otel odasında film izledi, yargılanıyor. Bir filmde konuştu, yargılanıyor. Israrla kendisine yöneltilen sorulan cevapladı, yargılanıyor.Neden bu kadar kolay oluyor onu yargılamak, çekiştirmek; çünkü o kendi halinde, nazik, güleryüzlü bir insan... Açıkçası ben en çok Yaşar Nuri Öztürk'ün (ki kendisini çok takdir ederim), bazı soruları cevapladığı için ona yönelttiği "Sadece soranı değil cevaplayanı da ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde muayene ettirmek lâzım" sözlerine şaşırdım (artık hiçbir şeye yeterince şaşırmıyorum hatırlayacaksınız, onun için 'anlayamıyorum' diyelim)...Diğer konuşanların kendilerine göre türlü çeşitli nedenleri var. Her konuyu magazinleştirmek için aralara seks malzemesi sıkıştırmak, "dinin doğru yorumlanmasından, insanların saplantılarından kurtulmasından, Müslümanlığın baskı değil hoşgörü dini olduğunun anlatılmasından, böylece dinin, inancın istismarının önlenmesinden" rahatsız olmak gibi çeşitli nedenler... Ama Yaşar Nuri Hoca gibi akıllı bir insan bunu nasıl söyler, asıl merakım bu!Zekeriya Beyaz'la, malûm "Oruç seksle açılırsa ne olur?" sorusuna verdiği cevabın saptırılması, röportajda aradan sorular çıkarılıp, cevaplarının da istenen bölümleri alınarak anlamın değiştirilmesi konusunda 10 gün kadar önce konuşmuş ve bunlardan ne büyük üzüntü duyduğunu görmüştüm. Araya çok önemli olaylar girdiği için bir türlü yazamadım.Şimdi söyleyebilirim; Zekeriya Beyaz kendisine sorular sorulduğunda bütün ciddiyetiyle cevapladığını ama bu cevaplar yayınlanırken yanına getirilen sanatçı fotoğrafları ve gösterilen özel çabalar sonucunda kendi konuşmalarını kendisinin bile tanıyamadığını söylüyor.İftarda seks!Söz konusu soru da "Ramazan'da cinsellik nasıl yaşanmalı" ile başlamış ama sonra İsrarla "Eğer biri iftarını seksle açmak isterse ne olur"a getirilmiş. Verilen cevap; "İftar elbette sofrada açılır, doğrusu budur ama oruç süresi bittikten sonra cinsellik yaşansa da sorun teşkil etmez"..."Nasıl yayınladıklarını görünce şok oldum" demişti Beyaz Hoca: "Sanki ben iftarı seksle açmanın bir mahzuru yok demiş ve bunu onaylamışım gibi yazmışlar. İyi niyetli davranmanın ve güvenmenin karşılığı bu mudur?"Onun bu sorusunu da ben cevaplayayım; Evet, herşeyin reyting, herşeyin tiraj olduğu, herkesin kendini akıllı karşısındakini aptal sandığı yerde budur. Allah sabır versin Hocam!İpekçi mi, değil mi?Bizde görülen ama "Biz de sizin gibiyiz, Türkiye'yi aranıza alın" diye çırpındığımız çağdaş, medeniyeti sindirmiş ülkelerde asla benzeri görülmeyen olayları yazmaya devam ediyoruz. (Onlara da hataları için kızıyoruz ama bu tür hatalar da oralarda yok işte.)Günlerdir gazetelerde "Cemil İpekçi aslında İpekçi midir, değil midir" tartışmaları çentik çentik ve her çentikte muhatabını inciterek sürdürülüyor. 'Canım bu tür haberlerin hepsini görmeye mecbur musun' diyorum kendime ama bakıyorum ertesi gün aynı haber farklı bir tepsi içinde yine önümüze sürülmüş. Cemil İpekçi gibi bir gerçek sanatçı, Türkiye'de yıllardır modanın duayeni bir ismin ismi tartışılıyor... Tam "40 yıllık Kani, olur mu Yani" şeklinde bir tartışma. Olur mu, olur yani... Artık moda abukluk değil mi?40 yıldır başarısıyla kendinden söz ettiren, adını her zaman zirvede tutmuş birinin soyadına takmış birileri..."İpekçi'dir"..."Yok, değildir'.. "Babası evlatlık..mış, hayır değil..mis"... Size ne? Bize ne? Öyle, ya da değil, bu saatten sonra Cemil İpekçi adını mı değiştirecek?Onu incitmek, üzmek kime ne kazandıracak? Ayrıca sadece "Cemil" olsa bile o Türkiye'nin gururu bir sanatçı; kimliği farkeder mi?Kafalarımız gerçekten de saksı değil, biraz yoralım onları ne dersiniz?Bir soru daha sorayım; Madonna gerçek Madonna mı?

Devamını Oku

Kaplumbağaların aşkı

29 Ekim 2005

Siz hiç sevişen kaplumbağalar gördünüz mü? Hemen hepinizin görmedim" dediğinizi duyar gibiyim, iki gün öncesine kadar ben de görmemiştim.Bahçede dolaşırken iyk-viyk şeklinde tiz sesler duyunca başımı sesin geldiği yan bahçeye doğru çevirdim. Bir de ne göreyim; o ana kadar yavaş yürüdüğünü sandığım iki kaplumbağa "son sürat" denebilecek bir hızla kovalamaca oynuyor. İlgiyle izlemeye başladım. İlgiyle, çünkü bir de üstelik kaçan kaplumbağa kocaman, kovalayan ise bebeği olabilecek büyüklükteydi.Öndekinin dişi, arkadakinin erkek olduğunu tahmin etmek zor olmadı. Zira o ufaklık kısa sürede diğerini yakaladı, sırtlarındaki kabuklarının takır tukur çarpışma seslerine aldırmadan tepesine tırmandı ve... Ve sonra alttaki kaçınca sırt üstü yuvarlandı.Bundan komik bir görüntü olamazdı, dişiye bir 'aferin' çekerek izlemeyi sürdürdüm. Ufaklık kesin vazgeçmeye niyetli değil, hemen doğruldu ve daha da hırsla diğerinin peşinden koşmaya başladı. Yine yetişti ve ciyak ciyak, pardon iyk-viyk bağırarak saldırdı.İri kaplumbağanın teslim bayrağını çekeceğini anlayınca özel hayatlarına müdahale olmasın diye uzaklaştım. Sonra da bu gerçekten çok nadir rastlanacak olayın bile beni fazla şaşırtmadığını farkederek şaşırdım.Evet arkadaşlar, gerçek şu ki ve ben de bu gerçeği o anda anladım ki artık hiçbir şey beni şaşırtmıyor, şaşırma eşiğim dumura uğramış vaziyette... Nasıl uğramasın ki?Bizim bir haftada duyduğumuz miktarda abukluğu bir başka ülkede bir yılda duyamazsınız. Lâf değil bu, başka ülkelerde de yıllarca yaşadım ben, yok böyle şey.Düşünün yani, devlet yuvasında minicik çocuğa "altına kaçırdı diye" kakasını yediren bakıcıları, memleketi sarsan yuva skandaılı sırasında Avrupa'dan dönmeyen "sorumlu" Bakan'ı duyduk biz...Tecavüz ettiği kızlar ailesi tarafından öldürülen sapıkların serbest bırakıldığını, tecavüzcüsüyle evlendirilen kızların öldüğünü duyduk.En önemli milli bayramımızın "aslında bayram olmadığını" Başbakan'ın ağzından duyduk.Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın için "O sanıyorum Ermeni" diyen, vatandaşlar arasında ırkçılık, bölücülük yapan AKP milletvekili duyduk.Maçta küfreden, tokat atan milletvekiline destek vermek için "Ben olsam silah çekerdim" diyen milletvekili duyduk. Düğünlerde havaya ateş açarak kötü örnek olan milletvekillerini, bu örneklerin devamı olarak çocuk ve gençleri vuran zavallıları duyduk.Londra'nın, Paris'in ve Avrupa'nın diğer tarihi şehirlerinin neden hiç değiştirilmeden, dokusu bozulmadan korunduğuna kafa yormayanların İstanbul'a Dubai Şeyhi tarafından burgu gökdelen dikilmesine izin verdiğini duyduk.Söylesenize bana, bir hafta on gün içinde daha bunlar gibi nice akıl almaz haber duymuş birini kaplumbağaların aşkı şaşırtabilir mi?"Hem sevdi, hem dövdü" ??Bu başlık önceki gün köşemin yanında "Gazinocular Kralı" olarak anılan Fahrettin Aslan'ın vefatıyla ilgili haberin başlığıydı. Hemen altında da "Aslan'ın en çok konuşulan yönü assolistlerin disiplinsizliğine tokatla çare bulmasıydı" cümlesi yer alıyordu.Allah rahmet eylesin, hakkında fazla bilgiye sahip olmadığım bir insandı Fahrettin Aslan. Hayatıyla ilgili olarak herkesin duyduğu kadar az buçuk bir şeyler biliyorum ama bu olayda beni asıl üzen onun da bir "döven" olmasından çok haberin başlığı:"Hem sevdi, hem dövdü"Şiddetten bu kadar çeken, önlemeyi de bir türlü başaramayan bir ülkede çok sakıncalı, çok tehlikeli sözler bunlar.Hayır, Fahrettin Aslan dövdüyse sevmiş olamaz. Olsa olsa o isimlerin geleceğini parlak görmüş ve onlara şans tanımış olabilir.Şunu açıkça öğrenmeli ve anlatmalıyız ki seven insan sevdiğini incitemez, hele ona asla şiddet uygulayamaz. İkisini aynı anda yapanlar varsa onların ruh sağlığından kesinlikle şüphe edilmelidir.Konu bundan ibaret... Yakında öğretmenliğe başlayacağım bu gidişle!

Devamını Oku

Halk

28 Ekim 2005

Deprem oluyor sanki... Yer yarılıyor ve içinden kötülük fışkırıyor... Taciz, tecavüz itirafları, haberleri birbirini kovalıyor. Bu kadar mı çok kötü ve sapık varmış içimizde?Bu kadar mı adaletten, şefkatten, insanlıktan yoksun bir millet olmuşuz biz?Tecavüze uğradığı için babası ve akrabaları tarafından telle boğularak öldürülen Nuran'ın kemik yaşı 13 yerine 16 çıktığı için "tutuksuz yargılanmakta olan" tecavüzcü kurtulmuş. Bu nasıl adalettir?3 kişinin ölümüne sebep olan TIR şoförü 6 yıl hapisle kurtulmuş. Bu nasıl adalettir?Malatya Valisi, altına kaçırdığı için devlet koruması altındaki yuva çocuklarına kakasını yediren, minicik kimsesiz yavruların kafasını birbirine vuran bakıcıların temizlik işçisi olduğunu söylemiş. Bu nasıl devlettir?İki gündür Türkiye'nin her köşesinden yüzlerce mail yağıyor. Halk Malatya'daki olayın, Bakan Çubukçu'nun söylediği gibi "münferit" filân olmadığını, SHÇEK yuvalarının çoğunda denetimsizlik nedeniyle benzer olayların görüldüğünü söyleyerek Nimet Çubukçu'nun istifasını istiyor.Sadece onun değil Malatya Valisi'nin de...Bu olay bardağı taşıran son damla oldu ve toplum bu kez hızlı tren faciasında olduğu gibi "makinistlerin cezalandırılmasıyla" olayın örtbas edilmesine sessiz kalmayacak. Medeni ülkelerde böyle bir skandal bu istifaları derhal sağlar. Unutulacağını, örtülebileceğini sananlar bugüne kadar olduğu gibi sonunda yanıldıklarını mutlaka anlayacaklar, hiç şüpheleri olmasın!"Bayram değil" mi?Hem de ne bayram!Ne kadar kutlasak, ne kadar sevinsek azdır. Türkiye 72 yıl önce bugün "kayıtsız şartsız halk iradesine dayanan" Cumhuriyet'ine kavuştu. Türk toplumu 82 yıldır o Cumhuriyet sayesinde tüm sıkıntıları, engelleri aşıp ayakta kalmayı başardı.Bugün, bir zamanlar "rejimine karşı olduğunu" haykıranlar bile bu ülkeyi yönetme noktasına gelmişlerse ve hâlâ 29 Ekim'imiz için "Bayram değil, seyran değil"... sözünü bile edebiliyorlarsa yine o Cumhuriyet'in, onun sağladığı halk iradesinin, özgürlüğün sayesindedir.Onlara ve hepimize dünya tarihinde benzen görülmemiş bir zaferi, kanı canı pahasına sunan kahramanların; düşmanlarının, esir aldığı kumandanların dahi cesaretine ve karakterine hayran olduğu, naşı başında selâm durduğu Atatürk'ün sayesindedir. Milletinin saygısını ondan daha çok hak eden bir önder, bir lider olamaz, olmadı. Atatürk'e sonsuza kadar (birilerinin deyimiyle "sap gibi") saygı duruşunda bulunacağız.En büyük bayramımız hepimize kutlu olsun!

Devamını Oku