Ne zaman adam olacaktık; "Başyazarla yatarak yazar olunmayacağını anladığımız zaman" ...
Böyle yazmıştı "adını anmak istemiyoruz" dediğiniz yazar. Bir gün önce medya ile ilgili yazısında kendi transferinden de söz eden kadın meslektaşından öfkesini böyle çıkarmıştı... Karşısındaki sıradan bir meslektaş da değildi, kadınların zar zor köşe yazan olabildiği, parmakla sayılacak kadar az kadın yazar arasında 20 yıla yakın bir zamandır çalışarak Türk basınındaki sayılı başanlı yazardan biri olmuş, birikimi, deneyimi, uluslararası eğitimiyle yerini bileğinin gücüyle edinmiş biriydi...
Önemi yoktu ama bunların... Önemli olan karşısındakinin kadın yazar oluşu ve bu ülkede kadınların evli olsalar bile cinsellikle taciz edildiklerinde susacak olmasıydı. Bu kez sindirme, korkutma ve susturma metodu tutmadı.
Üç nedenle tutmadı:
1- Türkiye sınırlan içinde, yapılan büyük hakaretteki tarife uyan başyazarla evli tek bir kadın yazar vardı.
2- Bir erkek yazarın kadın meslektaşına (veya bir kadına) yapabileceği en büyük ayırımcılık ve hakaret olan söz ile basın ilkeleri de tahammül ve tasavvur ötesinde çiğnenmişti.
3- Hakaretin muhatabı bu ülkede kadınlara yapılan taciz ve her tür saldırıyı durdurmayı mesleğinin en önemli misyonu saymaktaydı.
Basının en saygın, en ciddi iki kuruluşu; Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Basın Konseyi köşe yazarının davranışını basın meslek ilkelerine aykırı bularak oy birliğiyle kınadılar ve açıklamalarını basın organlarına gönderdiler.
Dün Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yüksek lisans öğrencisi bir okurum "Basın Özgürlüğü Kavramı ve Basın Yoluyla Kişilik Hakları İhlalinin Gerçekleşme Biçimleri" konulu bir ödev hazırladığını ve ödevinde bu olaya yer vermek istediğini bildiren bir mail göndermiş. Sadece Hukuk Fakültesi'nde değil, iletişim Fakültesi derslerinde örnek olarak anlatılacak bir olay bu... (Aynen iki kanun yapıcı profesör tarafından açılan, sonunda kaybettikleri TCK davaları gibi...) Maalesef 21. yüzyıl Türkiye'sinde kadına bakış açısını tek cümle ile özetliyor.
Duruşma 29 Kasım, sabah 9:30'da Şişli Asliye Hukuk Mahkemesi'nde olacak.
Yine adaletin yerini bulacağına da hiç şüphem yok!
"Cevahir" müthiş olmuş ama...
İki gün önce kızlarımın israrıyla nihayet görebildim Şişli'deki Cevahir Alışveriş Merkezi ni... Dünyanın 2. en büyük alışveriş merkezi olan Cevahir'in açıldığını duyduğumda Tüketim için yeterli alışveriş merkezimiz var, keşke bu büyük paralar üretim yapacak yatırımlara harcansa' diye düşünmüştüm ama görünce hayran oluyor insan.
Avrupa'nın en büyük merkezlerini gezdim, böylesi gerçekten yok. Akmerkez, Capitol bunun yanında "mini merkez" gibi adeta... Artık alışveriş için yurtdışına gidenlere gerçekten şaşanm ben, yabancı firmaların çoğu ayağımıza gelmiş.
Vakko, Beymen gibi kendi kuruluşlanmız da hem en güzelini üretiyor, hem de marka ürünleri getiriyor. Hiç gerek kalmadı ama biz yurtdışına para dökmekte aynı hızla yarışı sürdürüyoruz.
Herneyse, mağazalar güzel, sinemalar harika ama bilin bakalım Cevahir'den aklımda kalan ne oldu?
Kalabalığın ortasında çocuğunu kıyasıya, sille tokat döven anne babalar... Yediği dayağa ve düştüğü duruma ciyak ciyak ağlayan çocuklar...
Aynı şey aklımdan geçerken kızlarım söyleyiverdiler: "Böyle dayak yiyen çocuk da büyüyünce başkalarını döver!"
Hiç şüpheniz olmasın döver... Bence biz "Neden Türkiye'de bu kadar çok şiddet olayı görülüyor" diye merak etmeyelim, önce aile içinde çocuk ve kadınlara karşı şiddeti durdurmaya çalışalım. Eğitelim bu cahil, dayakçı babalan ve anaları...
Ama kim ele alacak bu sorunu, ortada "sorumlu" yok ki!
Basında kadın örneği!
Ne zaman adam olacaktık; "Başyazarla yatarak yazar olunmayacağını anladığımız zaman"...
Haberin Devamı

