Gamze Özçelik olayının üzerinde ısrarla durmamın nedeni bu olayın ciddi ve en kısa zamanda önlenmesi gereken bir toplumsal sorun haline gelmesi... Dün iki değerli kadın hukukçumuzla yaptığım konuşmayı okuyanlar o hukukçuların benzer olaylarla ne kadar sık karşılaştıklarını anlamışlardır.Bunun önünü alabilmenin tek yolu da mevcut örneklerin peşini bırakmayarak sonuna kadar takipçisi olmamızdan geçiyor. Ben Pazartesi günü Show TV'de Serap Ezgü'nün bu konuyla ilgili sorularını cevaplarken, programda konuk olan erkek hukukçu "Gamze Özçelik'in tecavüz olayı gerçekleştiğinde, olaydan hemen sonra neden şikayetçi olmadığını" sordu. Ona ve izleyicilere "Türkiye'de bir kadının bundan dolayı tenkit edilemeyeceğini, toplumumuzda tecavüz mağduru kadınların hayatlarının sonuna kadar mağdur bırakılmaları, 'namusu elden gitmiş'gözüyle bakılmaları yanında neredeyse suçun da onlann üzerine yıkıldığını" anlattım.Aynı noktaya dün SKY Türk TV'de özel yaşam, ilerleyen teknolojinin yarattığı tehlikeler ve hukuki çözümlerle ilgili olarak sorulan soruları yanıtlarken de değindim.Nitekim gördük ki Özçelik'in "tecavüz ettiğini" ileri sürdüğü erkek arkadaşı "Biz onunla zaten karı koca hayatı yaşıyorduk, bunu neden yapayım ki" dediği anda tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. O suçlu mudur, değil midir henüz bilmiyoruz ama tecavüze uğrayan kadın, bulunduğu odanın o şahsın annesine ait olduğunu bile söyledikten sonra bu kadar kolay salıvermenin anlamı nedir?Bu ülkede yuvada küçük çocukları taciz eden müdürler tekrar yuvaların başına getiriliyor.Bu ülkede küçük kızlara toplu olarak tecavüz edenler halâ serbest bırakılıyor. Ve bu ülkede tecavüze uğrayan kızlar halâ aileleri tarafından öldürülüyor.Eşe tecavüzBu ülkede havaalanına bomba koyan teröristler de cezasını çekmeden tahliye ediliyor. Suçlu ile suçsuzun farkının kalmadığı, siyasetçilerin bile doğru ile yanlışı birbirine karıştırdığı, masum insanların ve mağdurların hukuk kaosunun cezasını çektiği bir ülkede adaleti arayamaz ve hatta adaletten hiç söz edemezsiniz.Köşemde yakında röportajını yayımlamaya devam edeceğim iki ünlü kadın hukukçudan biri, Hülya Gülbahar: "Kadının rızası yoksa olay tecavüzdür. Erkeğin sevgili, nişanlı veya koca olması hiç bir şeyi değiştirmez" diyor ve bir erkek hukuk profesörünün "Karımla şehvetimi tatmin etmişsem buna tecavüz mü diyeceksiniz" sözünü hatırlatıyor:"Evet, karınız istemeden eylem gerçekleştiriliyorsa tecavüzdür. Kadını malı, mülkü gibi gören anlayış sürdüğü içindir ki erkekler boşanmak isteyen karılarına karşı dayak, şantaj, silahla rehin alma, öldürme gibi suçları halen işleyebiliyorlar."Erkekler değişiyor!Gamze Özçelik olayıyla ilgili olarak erkek okurlarımızdan da kadınlarla aynı tepkiyi gösteren çok sayıda mektup geliyor."Artık erkekler olarak, bu yapılan pisliklerin, onda biri kendi kızlarımıza ve eşlerimizeyapıldığında nasıl da aslan kesildiğimizi, hatta namus kirlendi diye namusumuzu nasıl temizlediğimizi düşünüp bu ilkelliklerden kurtulmamız, kadınlar gibi, bir insan olarak özeleştiri yapmamız lâzım" diyen Koral Özdemir bunlardan sadece biri.Mehmet hiç ayrılmadıÖzçelik'in nişanlısı Mehmet Mutlu'nun ablası Zeynep Mutlu Kulaberoğlu ise bana gönderdiği mailde yazıma teşekkür ediyor ve şunları söylüyor:"Mehmet Gamze'den hiç ayrılmamıştır (...) Bu acı olayda Mehmet muhtemelen Türkiye'deki birçok erkeğin yapmayacağını yaptı ve halâ da kesintisiz devam ediyor. Kendi psikolojisi de bozulmasına rağmen güçlü olarak sözlüsüne destek çıkıyor. Bu destekler de profesyonel yardımlarla devam ediyor. Mehmet Gamze'yi evden hiç bir zaman kovmadı Gamze zaten Mehmet'in evinde (ailesiyle yaşıyor) kalmak istememiştir. Her ikisi de ailesiyle yaşayan gençlerdir.Bu tip haberleri nasıl uydurduklarını biz de, onlar da anlayamadık. Dedikodu mahiyetinde çıkan uydurma haberlere inanıp acele eden ve sabırsızlıkla kötü yazılar yazan tüm gazetecilere de önyargı ve araştırmadan yazı yazmanın yanlış olduğunu anlatmak isterdik.Sadece iyi niyetli, üzüntülü, şevkatli olmasına rağmen neredeyse tecavüzcü kadar tepki çeken biri haline gelmenin bir insan için çok zor olduğunu da maalesef bu düşüncesiz ve sabırsız gazeteciler zaten anlamak istemeyeceklerdir.Size tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla, Zeynep Mutlu Kulaberoğlu"Bilmem ki ne kadar çok şey öğrenmekte olduğumuzun farkında mısınız? (Not: Sevgili okurlarım, dün köşemde röportajın 5. sayfada yayımlanacağını söylemiştim. Ben gazeteden saat 20.30'da çıktığımda oradaydı, sonradan değiştirilmiş ve 12. sayfaya alınmış. Elimde olmayan bu hatadan dolayı yine de ben özür diliyorum.)Türkiye'nin üyeliği için tıklayın!Bugünlerde Alman N-TV sitesinin linkinde Türkiye'nin AB'ye girişi oylanıyormuş. isteyenler "ja" diyebilirler.http://www.n-tv.de/5463250.html adresinde ja kutusunu işaretleyip "abstimmen"e basarak.Son duruma göre 2418 oy verenin % 29'u evet, % 71'i hayır imiş. Ne kadar değiştirebiliriz bilmiyorum ama acele etsek iyi olur!
Televizyonda gördüm tecavüz mağdurunu önceki gece... O güzel yüzü allak bullaktı. Gözlerinin feri sönmüş, iri dudaklarının kenarlarında garip kasılmalar oluşmuştu.Hani "tik dediğimiz türden ama sıradan bir tik değil. İki üç saniyede bir ağız yukarı doğru belirgin şekilde çekiliyor, çarpılıyor ve dişler ortaya çıkıyor... Onu bu hale getirenlere duyduğum tiksinti sırasında bana bazı erkek okurlarımdan gelen mailleri hatırladım; "Ama bu ünlü sanatçıların çoğu uyuşturucu kullanıyor, sık sık sevgili değiştiriyorlar. Belki uyuşturucu aldığında tecavüze uğramıştır?". Onlar da bu sözleri yazarken yine haksızlık ettiklerini, yine olaylan yanlış yorumladıklarını farketmiyorlar. Kendisi de alsa, başkası da uyuştursa hiçbir şey farketmez. İnsan haklarına ve ilgili tüm yasalara aykırı olan "hangi şart altında olursa olsun" insanların kişilik haklarına, özel alanına saldırıdır. Onun bilgisi ve isteği dışında onun sınırlarına tecavüz etmektir. Bırakın tecavüz eylemini ve bunu görüntülemeyi; hatıra defteri, sevgililer arasındaki mektuplar, deniz kenarında çekilmiş mayolu bir fotoğraf bile yasalarda kişilik haklarına tecavüz olarak yer alıyor ve cezalandırılıyor. İki gündür konuştuğum kadınların hepsi büyük bir tepki içindeler ve "Gamze Özçelik olayının takipçisi olalım" diyorlar. Olalım ki bir daha hiç kimse genç kızlara, kadınlara bu çağdışı "gizli kamera" saldırısını yapamasın.Hepsi verilecek cezanın çok ağır olması gerektiğine inanıyorlar.Türkiye'de halâ kadınlara yapılan cinsel saldırıların erkekler tarafından yeterince ciddiye alınmadığını, bu ciddi olaylara hala magazin olayı olarak bakıp öyle algıladıklarını görüyoruz. Ama artık kadınların da bir birikim ve öfke içinde olduğu kesin. Erkeklerin bu süre gelen yanlış tutumunu, erkek egemen medyanın olaylara bakış açısını sanıyorum iflah olmaz bir idrak yolları enfeksiyonu olarak görmekteler.Kadına karşı şiddetin çeşitli şekillerini, yaşanmış örneklerle birlikte bugünden itibaren iki ünlü kadın hukukçunun ağzından dinleyeceksiniz. Bugün 5'inci sayfada, daha sonra benim sütunumda. O zaman bugüne kadar bu konularda yazdığım yazılara daha çok hak vereceğinizi sanıyorum.Bir süre önce iki ayrı cinsel saldırı olayıyla birlikte Yargıtay'ın "tecavüz olaylarında kadının ifadesini yeterli bulduğu" nu yazmıştım. Gamze Özçelik olayında ve bundan sonrakilerde aynı karar örnek olacaktır. Umalım da Yargıtay'ın karan ve verilen ağır cezalar "bundan sonrakilere" ders olsun.
Dün sabah güneş doğarken deniz kenarında bir bahçede suryanamaskar yapıyor olacaktım. Daha sonra trataka ve satsang seanslarına katılıp ayurvedik yemekler yiyecektim.Günlerdir bunu hayal etmekteydim ama yine olmadı. Bu yaz annemin ciddi rahatsızlığı nedeniyle tüm planlar, hayaller unutuldu. Tatil yapılamadı ama sağlık olsun.Memorial Hospital'ın ünlü kalp cerrahı Bingür Sönmez, ameliyat ettiği hastalarını Ağrı Dağı'na çıkarmasından sonra şimdi de Klassis Golf and Country Club'da kalp arıtma programı yaptırıyor.Aslında öyle bir program ki yalnız kalp hastalarına değil herkese lazım. Hatta hastalığı önlemek için sağlıklı olanlara daha çok lâzım. Yoga ve meditasyon dilinde suryanamaskar "bahçede güneşe merhaba", trataka "gözle sabitlenme, zihni kontrol", satsang "grup terapisi" demek oluyormuş. Bunların yanında stres yönetimi ve Dr. Ender Saraç'tan "kalp sağlığı için ayurvedik beslenme" dersleri de var.Aranızda bundan sonraki programlara katılmak isteyenler olabilir diye kısa bir bilgiden sonra strese geçebiliriz artık."Sana sevdanın yollan, bana kurşunlar" gibi, onlara stres yönetimi, bize de bol bol stres... Kader utansın.İkiyüzlülüğün dayanılmaz acısı!Sezen Aksu'nun "masum değiliz hiçbirimiz" sözleri geliyor hep aklıma... Hiçbirimiz masum olmadığımız gibi hepimiz fena halde suçluyuz. Fena halde ikiyüzlüyüz. Yüzleşelim artık bu gerçekle; istisnalar da var ama çoğumuz riyakârız. Ve bu nedenle, suçlu gördüğümüz insanları "alçak adam, rezil adam" sözleriyle suçlayacak durumda bile olamıyoruz.Gamze Özçelik olduğu o günlerde iddia edilen genç kadının baygın vaziyette, bluzu göğsünün üstüne sıyrılmış olarak yatarken çekilen fotoğrafları gazetelerde ilk yayımlanmaya başladığı sırada da aynı şeyleri düşünmüş ve yazmıştım. 'Cep telefonuyla tecavüz'dü yazının başlığı...Benzer bir yazıyı, çok benzer bir olayda bir başka sanatçıyla ilgili olarak da yazmıştım. Ve hatta Tamer Karadağlı olayında da... Yeni teknolojiyle, toplu iğne başı kadar gizli kameralarla aynı tehlike herkes için mevcuttu.Olay herhangi bir insanın başına da gelebilirdi. Önemli olan şahıslar değil, olayın önlenmesiydi; insanların gizli anlarına, özel alanlarına, özel yaşamlarına saldırıya izin verilmemeli, örneğin herhangi bir genç kıza yapılmış olması kamu davası olarak ele alınmalı ve cezası da "tecavüzle eşdeğer tutularak" verilmeliydi.Gamze Özçelik'in görüntüleri olarak yayınlanan görüntülere bakan küçücük çocuklar bile bu görüntülerin kadının baygın olduğu bir anda çekilmiş olduğunu anlayabilirdi ve bu da yeterince vahşi, insanlık dışı bir olaydı.Bu insanlık dışı olayın, cep telefonlu tecavüzün (gerçek tecavüzden söz etmiyorum, insan haklarına tecavüz) internette yayınlanmasına izin verildiği gibi büyük gazeteler başta olmak üzere gazetelerin çoğunda yer verdik onlara. Bir gün de değil, her gün...Sırtlanlar gibi saldırdıkYetmedi, çoğumuz izledik ve "Ah alçak, vah rezil" diyerek izlediklerimizi (ilgi çekmek adına) anlattık.O arada Gamze Özçelik cılız seslerle, görüntülerdekinin kendisi olmadığını söyledi, nişanlısı onu destekledi ama bize yetmedi bunlar. Sırtlanlar gibi saldırdık; "Hayır sensin, itiraf et!".. Henüz evlenmemiş bir genç kızı sırtı yere gelene kadar hırpaladık, üstüne çıkıp hep birlikte tepindik.Olayı öyle büyüttük ki nişanlı erkek böyle büyük bir tepkinin, ülke çapına yayılmış bir sansasyonun içinde olmaktan korkarak, belki ailesinin baskısına dayanamayarak, belki de tüm Türkiye'nin izlediği, en özeli gözler önüne serilmiş bir kadınla hayatını birleştirmek istemeyerek çekildi. Böylesine zor bir anda sevdiği kadını yalnız bırakmasını, daha da kötüsü bu davranışıyla "Onu artık evlenmeye layık bulmadığını" ilan ediyor oluşunu kıyasıya eleştirebiliriz, bunu yapmaya başladık bile ama duralım bir dakika ve tekrar düşünelim; bu anlayış Türkiye'nin prototip erkek anlayışı değil midir? O anlayış hala aynı özenle 'Türk erkeği bakire ister, öyleyse kadınlar tecavüzcüleriyle evlenmeli" diyen kanun yapıcı hukuk profesörleri tarafından bile korunmuyor mu? Cevaplar hep "evet"... Onun için önce kendimizi, besleyip büyüttüğümüz kötü alışkanlık ve anlayışlanmızı eleştirmekten başlamalı, sonra da suça ortak oluşumuzu yargılamalıyız. (Devam edecek...)
BaşbakanTayyip Erdoğan'ın DEHAP öncülüğünde Apo destekçiliği ve Kürt-Türk bölücülüğü yapanlarla birlikte, dini istismar ederek camilerde eylem yapanlara da "yollarının çıkmaz sokak olduğunu söylediği" konuşması güzeldi. Hizbut Tahrir'in gösteri yapacağı bildirilmesine rağmen her cuma gittiği Hacı Bayram Camii'ne gitmekte İsrar etmesi de...Bunları yapan Başbakan'in benzer olaylardan sabıkası olmasaydı sözlerinin etkisi daha fazla olabilirdi. Şimdi kendisini sıkan eylemlerin benzerini geçmişte başka hükümetler döneminde kendisi de yaptığı "Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz" şiirleri okuduğu, o hükümetler döneminde yapılan cami gösterilerinden rahatsız olmadığı için şimdiki rahatsızlığı biraz iğreti kalıyor.Yine de... Bu inandıncılığı sağlamanın 'gerçekten değişmek'ten geçtiğini ve laikliği bugünkü haliyle korumalarının önemini anlamaları bile yeter.Yoksa halâ anlamıyor olabilirler mi?Bernaylafem imiş!İki gün önce, Ülker'in "Müzik Günleri" nin başlaması nedeniyle düzenlenen bir konser davetiyesinin başına "Doğal olarak klasik müzik" yazılmasına şaşırdığımdan söz etmiştim.Diğer müzik türlerini müzik saymama gibi bir anlam taşıyan bu ifade gerçekten de bana garip gelmişti. Sevgili Berna Sağlam'in telefonundan öğrendim ki organizasyonu benim çok takdir ettiğim Bernaylafem yapmışlar. Halkla ilişkilerin iki başarılı ismi...Berna Park Orman'da yeşillikler içindeki South Garden'da yapılacak konserin davetiyesine "doğal olarak klasik müzik" yazılma nedeninin,konserin "doğanın içinde", "doğal şartlarda" gerçekleşeceğini anlatmak, müzikle doğayı birleştirmek olduğunu söyledi. Zor anlaşılıyor ama "Pr"cıların çoğu kez farklı bir dil kullandığını da unutmamak lazım.Davetiyeyi alıp da benim gibi merak edenler varsa duyurmuş olayım.
Emin Çölaşan'ın 7 Eylül Çarşamba günkü "Ayıptır yahu, utanın" başlıklı yazısı bence gazetenin manşeti olmalıydı. Evet gerçi manşetlerindeki Devlet Bakanı M. Ali Şahin'in "şeriatçı göstericiler ve Cumhuriyet" hakkındaki sözleri de çok önemliydi; din istismarının nerelere vardırılabileceğini, öte yanda Cumhuriyet'in insanlara sağladığı din, inanç özgürlüğünün ne kadar değerli olduğunu anlatıyordu. Ama gazilerin dinlenme tesisine yapılan da en az onun kadar rahatsız edici...Çölaşan, İstanbul Darıca'da gazilerin ve şehit ailelerinin yararlandığı, Emekli Sandığı'na bağlı dinlenme tesisinin "özelleştirme kapsamında" satışa çıkarıldığını anlatıyor ve "İnsaf diyor "Hükümet bu kadar mı parasız kaldı?"... Yazının üzerinde kullandığı, bacaklarını kaybetmiş, yanlarında takma bacaklarıyla şezlonglarda oturan gazilerimizin fotoğraflarına bakan herkesin içi sızlar. Herkes aynı "İnsaf'ı çeker. Devlet, verdiği üç kuruş maaşla zar zor geçinen gazilerimizin ve şehit ailelerinin gelirinin arttırılması, onlara her türlü rahatlatıcı imkânın sağlanması için yıllardır yazılan yazılara tepki vermezken bir de üstüne mevcut imkânlarını alıyor.Devlet bu kadar fakirse neden hâlâ her bakanlıkta bürokratlara bile çifter çifter lüks makam araçları veriliyor?Neden siyasetçiler sürekli yurtdışı resmi seyahatlere aileleriyle giderek turistik gezi yapıyor?Koskoca AKM binasının onarılması mümkünken neden sebepsiz yere yıkılma karan alınıyor?Bir yanda israf, öte yanda bu ülke için uzuvlarını, evlatlarını feda eden insanlar üzerinden ekonomik kazanç planları!Gerçekten devlet bu kadar acizse anons ederek bir kampanya başlatsın. Zerre kadar şüphe yok o dinlenme tesisinin parası bir haftada toplanır.Bunu yapmıyorsa diğerini de yapmamalı. Dilensek bile hakkı yok!Dünyanın en iyi doktorları!İki gün süren "Amerika Türk hastalan mı çalacak" başlıklı estetik-plastik operasyonlar konulu yazımdan sonra Prof. Dr. Onur Erol'dan bir e-mail geldi. Önce Vıyana'da yapılan 10. Avrupa Estetik Kongresi'ne katlan Erol, hemen arkasından Dünya Estetik Cerrahi Derneği'nin toplantısında davetli konuşmacı olduğu Sırbistan'dan yazmış maili."Yazımm sebebi şu bizim çılgın Türkler" diyor ve bakın nasıl açıklıyor heyecanını: "Avrupa Plastik Cerrahi Kongresi 4 yılda bir yapılıyor, bu yıl Türkiye'den tam 40 plastik cerrahi uzmanı ve asistanı katilmiş. Hem de Türkiye'nin her yerinden ve sadece üniversite hastaneleri değil, çoğu devlet hastanelerinden... Daha önemlisi Türkler 42'si sözlü bildiri, 57'si poster olmak üzere toplam 99 bilimsel katkı yaparak!.. Bu durum beni çok mutlu ederken diğer ülkelerin plastik cerrahlarının hayret ve takdirlerini ifade etmeleri daha da çok hoşuma gitti ve beni gururlandırdı.Çanakkale'de Tıbbiye'de okuyan talebelerimizin hemen hemen tümünü kaybetmiş bir ülke olarak, ATATÜRK'ün tohumlarını atmış olduğu muasır medeniyetler seviyesine gelme çabalarının sıfırdan başlayıp bugünlere gelmesi ve nasıl başarılı olduğunun kanıtlarıyla görülmesi ne kadar hoş değil mi? Bunu küçümsemek kendini yok saymaktır.Genç plastik cerrahlarımızın bu başarısını yürekten kutluyorum. Türk hekimleri dünyadaki en iyi hekimler arasındadır, bunu hiç unutmayalım, kendimizi küçük görmeyelim. Selam ve saygılarımla... Prof. Erol".Benim Türk doktorlarla Amerika'dakileri karşılaştırdığım ve Atatürk'ün "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz" sözüyle bitirdiğim yazı ve üstüste katıldığı kongrelerde gördüklerinin birleşik etkisi altında bugünün "çılgın Türkler"ini anlatmış.Eminim bunları duymak sizin de en az onun kadar gurur duymanıza neden olmuştur.Bacaklarımızdan yapışıp bizi geriye çekmek isteyenler olmasa her alanda yakalayacağız şu "muasır medeniyeti" ama kurtulamıyoruz bir türlü... Buna rağmen başanlı olan doktorlarımıza bizden de tebrikler, teşekkürler!
Daha neler duyacağız bakalım ... Eminim sizler de her gün gazeteleri elinize alıp Türkiye'de olup bitenlere göz attığınızda aynı cümleyi kendi kendinize tekrarlayıp duruyorsunuzdur.Ben papağana döndüm, hangi habere baksam dudaklarımdan bu sözler dökülüyor ve her seferinde gazeteleri can sıkıntısıyla bırakıyorum elimden.Dün duyduğumuz iki haber; 17 yaşında bir kızla imam nikahlı oturan ve cezaevinden afla bırakılmış bir adam (daha doğrusu bir deli) kızın sırtına jilet ve kızgın bıçakla ismini defalarca yazmış. Vahşet!Bir kadınlar gününü basan saldırganlar "Polisiz, şikayet var" diyerek kadınlara tacizde bulunmuş. Dehşet!Madem ki hep benzer olaylar tekrarlanıyor, biz aynı üzüntüleri tekrar tekrar yaşamak zorunda bırakılıyoruz, dünyaya "barbar toplum" olarak rezil ediliyoruz o zaman biz de tekrar tekrar soralım;"Neden bu vahşet olayları Türkiye'de bu kadar sık görülüyor ve hatta giderek artıyor?"Sorunun cevabını bulmak devletin işidir; psikologlarla, sosyologlarla, hukukçularla araştırmak ve çözüm yaratmak onların görevidir.Dışardan bakarak biz bile bazı nedenleri görebiliyoruz; örneğin sırtına jilet ve kızgın bıçakla yazı yazılan kadın şikayetçi olduğunda karakolda "Kimbilir bunu haketmek için kocana ne yaptın, haydi bakalım onunla evine dön" deniyorsa bu tür suçlan önleyemezsiniz... Bu gibi ruh hastalarını tedaviye göndermez, cezaevinden de afla çıkarırsanız olayın, suçun tekrarını sağlarsınız. Ev basan zorbalara verilmesi gereken ağır cezalan bin çeşit "hafifletici neden" bularak indirmeye çalışır, sonunda da salıverirseniz ev basmak serserilerin eğlencesi haline gelir.Tek bir iyi haber duydum son günlerde: "Yargıtay cinsel taciz iddiasında mağdurun ifadesini yeterli buldu." Çok uzun zamandır yapılması gerekenin bu olduğunu, taciz veya tecavüz olaylarında, araştırma-soruşturma yapıldıktan sonra ortada onu suçlamaya yeterli ciddi nedenler yoksa, mağdurun (ki bu genellikle kadındır) sözlerinin doğru kabul edilmesi gerektiğini yazıp durdum. Bunu anlamak için hukukçu olmaya gerek yok, hemen her olayda, toplu tecavüzlerde bile suçluların kurtulmak için "kendisi de istedi" dediğini biliyoruz. Yargıtay'ın "örnek" kararının çıktığı olayda ise görülen o ki yalancı şahitler bile bulunmuş. Ama mağdur sekreterin "bir başka işçiyle ilişkisinin olduğunu ve bu yüzden müdüre komplo kurduğunu" söyleyen diğer işçi tanıkların ifadesi kabul edilmemiş. Yargıtay'ın karan şöyle: "Bir kadın işçinin nedensiz yere kendisinin cinsel tacize uğradığı yönünde bu kadar ayrıntılı olarak açıklamada bulunması hayatın olağan akışına aykırıdır." Yargıtay 9. Hukuk Dairesi aynı zamanda tacizde bulunanın yönetici olmasını ve kadını işten çıkarmakla tehdit etmesini de değerlendirmiş ve cezayı ona göre vermiş.Sonuç muhteşem! Umalım da bundan sonra tacize, tecavüze niyetlenenlere ders olsun.Medyada tacizTürkiye Gazeteciler Cemiyeti, "kendisinin de adının geçtiği bir yazıma sinirlenerek" ertesi gün köşesinde çağdışı bir cinsel ayrımcılık örneği sergileyen yazarın meslek ilkelerini ihlal ettiği kararını vermiş.Aslına bakarsanız yazısının bir ülkenin en saygın, en üst düzey basın kuruluşu tarafından "Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi"ndeki kurallara, meslek ilkelerine aykırı bulunması, bunun açıklanması her ülkede "onurlu bir gazeteci" için yeterli cezadır.Kendi meslektaşına karşı "Gazeteci; iftira, hakaret, lekeleme, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan uzak durur" ilkesine ve gazetecinin temel görevleri ve ilkelerinin 3. maddesindeki cinsiyet ayrımcılığı yapmama kuralına sadık kalmayan ve kalmadığı "meslek cemiyeti" tarafından açıklanan birinin artık toplumda varolan (veya varsayılan) güvenilirliği büyük ölçüde zedelenmiştir.Bundan sonra saygı, insan hakları, şiddet, ayrımcılık gibi konulardaki yazıları güven vermeyecek, iftira ve suçlamalan daha dikkatle değerlendirilecektir.Türkiye Gazeteciler Cemiyeti" ne meslekte saygının devamına katkı sağlayacak bu çağdaş kararından dolayı teşekkür ediyorum.
Kültür ve Turizim Bakanı Atilla Koç bazı gazetelerin ve yazarların kendisine arka çıkmak için gösterdiği gayretten feyz alarak Devlet Tiyatrosunu, Balesi'ni suçlamayı sürdürüyor...Ona destek verenler bugüne kadar yapılan her genel müdür değişikliğinde tepkisel istifalar olduğunu da yazınca Bakan "An kovanına çomak soktum, onun için itiraz ediyorlar" şeklinde bir açıklama yaptı ve 110 kiloluk balerinler olduğundan da söz etti.Her şeyden önce şu söylenebilir; bugüne kadar hiçbir dönemde bir genel müdür değiştiğinde 20'den fazla yönetici ve sanatçı temsilcisinin toplu istifası görülmüş değildir. Onların "her genel müdür değişikliğinde istifalar olur" iddiası ise genel müdür yardımcılarının "yeni genel müdürün çalışmak istediği ismi seçeceğinin belli olması" nedeniyle veya "bir jest" olarak Gn. Md. yardımcılarının istifalarını sunmasıdır. Oysa bunun için bugünkü gibi Devlet Tiyatrosu'nu yerinden oynatacak bir istifa furyasını takmamak veya olağan saymak mümkün değildir.Bunun yapılması ve tepkilere "olmamış gibi susulması" Türkiye'nin en önemli sanat ve kültür kurumu üzerinde gelecekte çok daha büyük baskıların rahatça uygulanmasına yol açacaktır.Bakan Koç'un sanatçı maaş teşviklerinden söz ederek, bir sanatçının aldığı paranın 2200 YTL olduğunu söylemesi de YANLIŞTIR.Daha önce de yazdığım gibi, normalde 1250 YTL olan maaşlar teşviklerle en fazla 1800 YTL'ye çıkıyor. Uluslararası açıdan bakacak olursanız, neredeyse Batı ülkelerinin çoğunda "5 yıl süreyle çalışarak kendini kanıtlayan sanatçılara" çalışmadıkları zamanlarda verilen işsizlik maaşına denk geliyor. Başarılarıyla Türk Tiyatro Tarihi'ne geçmiş, sanatın zirvesindeki isimlerin bile böylesine düşük ücretlerle çalıştırıldığı bir ülkede, bir bakanın çıkıp bir de "oturdukları yerde maaş alıyorlar" veya "dizilerde oynuyorlar" diyerek sanatçıları toptan aşağılamasının hem ayıp, hem de haksızlık olduğuna inanıyorum ben.Soruyorum!Bakan Koç'un "Bazı sanatçıların oturduğu yerde maaş aldığını, 110 kiloluk balerinlerin olduğunu" anlattığı sözlerine karşılık ise şu soruyu sormak mümkün: "Üç yıldır partiniz iktidarda, bu konuda hangi yasal çalışmaları yaptınız?"Diğer konularda AB uyum paketleri hazırlanırken kültür alanında da AB Meslek Birliği kriterleri uygulamasına geçilseydi belki sanatçıların bir yılını iki yıl sayarak erken emekli olmaları sağlanabilirdi... Ama belki o zaman "Tiyatro, bale, orkestra gerekli mi" tartışmasına geçmek, diğer Cumhuriyet kazanmalarıyla birlikte sanatı, kültürü de erozyona uğratmak zorlaşırdı.Atilla Koç sanata ne kadar değer verdiğini iyice anlatmak(!) için yeni kültür merkezleri açacaklarını söylüyor. Bu yapılana kadar "AKM neden kapatılacak" onu söylemiyor. Onarılarak değişmesi mümkünken koskoca binanın neden yıkılacağını anlatmıyor. AKM'yi kapattığında Devlet Tiyatrosu, Balesi, Orkestrası nerede sahne açacak ondan söz etmiyor.Yeni genel müdürü tanımadığını da söylemişti sanıyorum. Oysa tiyatro çevrelerinden sürekli olarak, genel müdür yapılan Mine Acar'ın eşinin 11 yıldır Kültür ve Turizm Müdürü olduğunu, kendisinin ise santral memuresi kadrosuyla Ankara Devlet Operası'nda işe başladığını, Protokol Müdürlüğü yapmadığını ama bunun yerine yaz tatillerinde (her nedense ??) halkla ilişkiler müdürlüğü yaptığını anlatan bilgiler geliyor.Popülist açıklamalarla konuyu dağıtan Sayın Bakan'ı bizden çok ilgilendirmesi gereken bilgiler!Doğal olarakÜlker'den bir davetiye geldi. "Müzik Günleri"nin Park Orman'da yapılacak açılışı için hazırlanan davetiyeyi görünce biraz şaşırdım. Beni şaşırtan ilk cümleydi;"Doğal olarak klâsik müzik!" İstanbul Senfoni Orkestrası ve Eugene Prochac konserinin bir klasik müzik konseri olacağı doğal olarakbellidir ama bunu başa yazdığınızda iki anlam çıkar: ya "Diğer müzik türleri doğal olarak akla gelmiyor"... veya "Ülker'in tercihi doğal olarak klasik müziktir"...Neden böyle bir cümle yazılmış olabileceğini geçen yıl Ülker organizasyonlarını hazırlayan Deniz Adanalı ya sorayım dedim, o da bu organizasyonu kendisinin yapmadığını söyledi.Şimdi merak ediyorum; acaba davetiyeler basılıp dağıtılana kadar kimse bu hatayı farketmedi mi acaba?
Dün, yakında bir estetik merkezi açmaya hazırlanan Adnan Şen'in konuşmasında kalmıştık. Los Angeles'ten gelerek bu merkeze katkıda bulunacağı söylenen bir yabancı doktorla ilgili olarak Türk doktorlarının gösterdiği tepkiye karşılık Adnan Şen şu açıklamayı yaptı:"Bu klinikte şimdilik ameliyat yapılmayacak. Zaten yabancı doktorların burada çalışması yasak. Dr. Palmer da bıçakla ameliyatın yerini artık alternatif tedavilerin aldığı görüşünde. Bize know-how akışı yapacaklar. Yani bilgiyi ve teknolojiyi aktaracaklar, çalışanlar işe sadece Türk doktorlar olacak."Şu anda Johns Hopkins'le ortak çalışan Gebze'deki Anadolu Sağlık Merkezi başta olmak üzere bazı hastanelerde bu yapılmakta zaten. Onun için Türk cerrahların endişeleneceği bir durum olmamalı. Ama tabii yabancı hastalar aylar öncesinden randevu alarak bizim doktorlarımıza gelirken bu durumu tersine çevirecek bir ihtimal bile onları korkutuyor.Ben ise açıkçası Francis Palmer veya bir başka yabancı doktorun, Türkiye'nin iyi cerrahlarına rakip olabileceğine inanmıyorum. Onur Erol, Osman Oymak, Güler Gürsu, Fethi Orak, Kenan Atalay, Ege Özgentaş, Gürhan Özcan, Eser Yüksel ve daha birçok uzmanımız diğer ülkelerin uzmanlarına ders verecek durumdalar ve veriyorlar da. Örneğin Güler Gürsu iki yıl Uluslararası Estetik, Plastik ve Rekonstrüktiv Cerrahi Derneği başkanlığı yaptı.Onur Erol, birçok buluşu ile dünya estetik literatürüne geçti ve geçmeye devam ediyor. Yurtdışında yapılan tüm plastik cerrahi kongrelerine davetli olarak katılıyor ve her ülkeden gelen binlerce cerraha tekniklerini anlatıyor. Dünyanın en ünlü cerrahları ondan ne kadar çok şey öğrendiklerini bildiren teşekkür mektupları gönderiyorlar.Bu isimler dışında, yabancılardan başarılı nice doktorumuz, cerrahımız var.Bunun için, bizimkiler Amerikalılar'a ders verirken, Amerikalı doktor Türkiye'ye gelecek diye endişelenmeye (hele de klinikte çalışanlar Türk doktorlar olacak ise) hiç gerek yok. Bilinmeyen bir know-how gelecekse ona da ancak sevinebiliriz.Hem ne demiş Atatürk:"Kendinizi Türk doktorlarına emanet ediniz"... Bence de!AB'ye yönelik şov!DEHAP'ın önderliğinde başlatılan ve çeşitli illerden otobüslerle adam getiren sürdürülen "Öcalan'a özgürlük" gösterilerinin toplumda yarattığı infial tehlikeli boyutlara geldi. Siyasi partilerin oy uğruna, yükselme hatırına her konuyu istismar etmelerinin nerelere varacağını hep birlikte izliyoruz.Bir parti dini kullanarak toplumu "inananlar, inanmayanlar, az dindarlar, çok dindarlar" diye bölerken, diğerleri etnik bölücülükle yol almaya çalışıyor. Sonra da bunlardan biri diğerini suçlamak durumunda kalıyor.Oysa tehlikeli virajlara bir kez girildi mi artık konuşmanın, suçlamanın olayları durdurmaya çalışmanın fazla yaran yoktur. Türkiye bu tecrübeyi defalarca yaşadı.Adalet Bakanı Cemil Çiçek; teröre hiçbir zaman müsamaha gösterilmeyeceğini söylediği konuşmasında "Vatandaşı tahrikken, "olayları tehlikeli mecraya sürüklemek"ten söz ediyordu. Bugün Öcalan bahanesi, yarın dini kutuplaşma, vatandaşı tahrik etmenin sonucu kötü oluyor.DEHAP'ın gayreti ise tamamen AB'ye yönelik görünüyor; "Bakın Kürtler, Türkler'e karşı ayaklanıyor" veya "Kürtler gösteri yapmak isteyince baskı yapılıyor" havası yaratarak etnik haklılık kazanma ve aynı zamanda 'kürtleri temsil eden parti' olarak ortaya çıkma gayreti.Olayın "Kürtler" olayı değil, seçilmiş, toplanıp getirilmiş bir grubun olayı olduğunu Avrupa'ya duyurmayı önemsemeliyiz.(Not: "Magazin" anlam değiştirip küçük bir kitlenin garip yaşam tarzı ve kişisel reklâm aracı haline getirildiğinden beri magazin haberleriyle ilgilenmiyorum. Bu nedenle Ceyla Gölcüklü'nün isminde dün bir hata yapmışım; soyadı Göycüklü olarak çıkmış. Özürlerimle düzeltiyorum.)