Kral donlu!

28 Ağustos 2005

Mizaha bayılırım... Karikatüre, komediye, espriye bayılırım. Öğrencilik yıllarımdan beri insanlarda, "espri yeteneği" de en takdir ettiğim özelliklerden biridir. Kendi içinde eğlenen bir aileye ait olmak çocukluğumda bu açıdan bir şanstı, eğitimimin birkaç yılını İngiltere'de almış olmak, çok genç yaşlarda "espri yeteneğine ve anlayışına" önem veren bir toplumun içinde bulunmak da...Onun için her ortamda veya en ciddi anlarda bile beni ve yanımdakileri güldürecek bir şeyler ararım. Buna rağmen bazen de gerçekten ciddi olmak gerektiğine inanıyorum. Her konuyla dalga geçtiğiniz zaman, hele de bunu topluma mal ederek yapıyorsanız "şaka ile karışık, Sadri Alışık" durumlar çıkıyor ortaya (nur içinde yatsın). Olduğumuz yerde sayıp duruyoruz.Leman dergisinin dün Caddebostan Plajı'nda yaptığı "Vatandaş, donuna sahip çık" mitingi de aslında oldukça gırgır bir buluş, güzel bir espri... Vatandaşların "donlu protesto" mitingi fotoğraflarını görsem bende gülerim. Ama ya bu "vatandaş" Caddebostan'dan, Zeytinburnu'na, Tarabya'dan Bebek'e kadar sahiller boyunca donuna sahip çıkmaya kalkarsa? Ya daha 10-15 yıl onlan don paça, araba lastikleriyle ve asfaltlara kadar yaktıkları mangalları, kilometrelerce alana yayılan et kokulanyla görürsek? Haydi bizi bırakın, canımız Türkiye'mizde her türlü abukluğa alıştık artık ama ya turistler, yabancılar?Bir dünya şehriİstanbul gibi bir dünya şehrinin göbeğinde en turistik, en güzel köşelerinde istediğimiz veya onların görmeyi umduğu bir görüntü müdür bu? Yunanistan'da, onun adalarında var mı buna benzer bir görüntü?Her geçen yılla birlikte biraz daha ilerlemek, medeniyeti içimize sindirmek, gelişmek mi yoksa yüz yıl geriye gitmek mi -ki o zaman bile insanların herkesin içinde donla denizegirdiğini hiç sanmıyorum- istiyoruz buna karar verelim.Ayrıca bu donlu vatandaş örneğin Almanya'ya gittiği zaman Türkiye'de yaptığı laubali, kural, saygı tanımaz davranışları yapıyor mu? Hayır, oralarda kuzu kuzu o toplumun kurallarına uyuyor. O toplumun KURALLARINA... Medeniyete alışmak öyle davranmak zorunda kalıyor.Ben bu konunun ciddiye alınması ve önüne geçilmesi, daha da doğrusu insanlarımızın kendi otokontrolüyle don gömlek olayına son vermesi gerektiğine inanıyorum.Bir kadın okurum "Bir İstanbul çocuğu, kızı, kadını ve annesi olarak bu konudaki görüşlerinizi destekliyorum. Yalnız bir yerde yanlışlık var. 'Kral çıplak' demiştiniz ya başlık olarak... Bence bizim krallar donlu!" diyen bir mail göndermiş dün. Doğru söylüyor, krallar donlu. Ama ne zamana kadar?Adalar'dan Moda'lara, sonsuza kadar mı donlu kalacaklar? Ve biz onlara alkış mı tutacağız?(Not: Caddebostan mitingine ilgi gösterilmediği haberini yazım bittikten sonra gördüm. Buna hayran olmaz mısınız? Eminim olursunuz. Bu mudur, budur!Helâl olsun Caddebostanlılara!)Neden Mine'yi savunuyorsunuz?Okuduklarını doğru değerlendirenler çoğunlukta çok şükür ama arada "çok yanılanlar" da çıkıyor. Her yazıdan sonra, o yazıda adı geçenleri neden savunduğumu veya karşı çıktığımı soranlar...Neden CHP'yi veya neden Deniz Baykal'ı savunuyorsunuz? Neden Mine Kırıkkanat'ı savunuyorsunuz? Neden onu, neden bunu?Hiçbir nedeni yok oysa; yazılarımda eğer bir şahıstan söz ediliyorsa mutlaka "doğrularım" beni onun yanında yer almaya yönlendirmiştir. Olay bu. Kişiler değil ilkeler, düşünceler, görüşlerdir beni ilgilendiren.Örneğin; değerli meslektaşım Mine Kırıkkanat'la hiç karşılaşmadık, onu sadece yazılarından tanıyorum. Eleştiri sınırlarını aşmış olabilir ama görüşü doğruydu, ona hak verdim (nitekim mitingle ortaya çıktı). Benzer bir şekilde, okurların çok tepki gösterdiği bir yazısı nedeniyle bir başka meslektaşım, Gülay Göktürk'ü savunmuştum. Yazdığı konuda onunla tamamen farklı fikirdeydim ama bana çok aykın gelen bir görüşü savunduğu için ona kişisel olarak da öfke duyulmasının karşısındaydım.Bir başka meslektaş Nazlı Ilıcak'la birçok konuda zıt kutuplar gibiyiz, TV'lerde de farklı görüşleri savunduğumuz olmuştur ama geçenlerde benim yanımda yer aldığını anlatan bir yazı yazdı. O konuda ben haklıydım ve bunu görmüyor gibi davranmayı doğru bulmamıştı.Demek ki "neden o, neden bu" diye bir soru olmamalı. Biraz daha dikkatle okumanızı ve iyi düşünerek karar vermenizi istesem ne dersiniz?

Devamını Oku

Saygısızlara saygısız demek suç mu?

28 Ağustos 2005

Çok başarılı bir kadın gazeteci, yılların yazarı, ' saygı dışı davranan vatandaşlara hakaret anlamına gelen sözler kullandığı için işinden oldu. Evet "geviş getirmek, geğirmek, kıllı ve kısa bacaklar" gibi tanımlar ağırdı belki ama yıllardan beri ısrarla sürdürülen, istanbul'un bütün deniz kıyılarına, şehrin göbeğinde don-fanila serilme, mangal kurup piknik yapma olayına 2005 yılında fena sinirlenmişti yazar...Her ne kadar bize "sürü" denilmesine sinirlenmiyorsak da onun "koyun" benzetmesi yapmasına karşı isteyen dava açabilir, isteyen öfkesini ona yazarak bildirebilirdi. Nitekim en ağır hakaretlerin gazeteciler tarafından meslektaşlarına da yapılabildiğini gördük. Bu durumda da çözüm "yargıya giderek" arandı. Onun için "işten çıkarma" bence çok yanlış bir karardı.Kendimize duygusallığa kapılmadan, özeleştiri yapma olgunluğuna gelmemiz, bunu yapanlara da halka yaranmaya çalışan popülist girişimlerle karşı çıkmamamız gerekiyor artık. Biz, çoğumuz saygı konusunda özürlüyüz, bir kere bunu açıkça ortaya koyalım. Yani şapkayı masaya koyalım ve tartışalım.İsterseniz ben yaşadığım bir kaç örneği anlatayım size; Yazdığım yazıya akıl almaz bir cevap veren saygı özürlü meslektaşı geçelim. Trafikte arabamı adeta mayın tarlasında yürümek zorunda kalan asker gibi kullanıyorum. Her an bir mayma çarpabilirim. Sağımdan hızla gelip işaret vermeden sola kırarak önüme geçenler, önümde aniden zınk diye duranlar, yola atlayıveren yayalar, arkadan tampona yapışarak yol isteyenler... Dehşet bir korkuyla geçiyorum direksiyon başına, kızlarım kullanırken dualar ediyorum.Evime kaçıp saklanmak bile kurtarmıyor. Ya sol veya sağ yanımdaki evde yaz, kış, tatil demeden başlayan bir inşaat, o yoksa yol yapanların kırdığı taş gürültüleri, sitenin havuzuna girmek istemişsem damlarda, pencerelerde işçiler... Bunlardan biri, birkaçı veya hepsi her an mevcut. Kendileri yaz aylarında İstanbul dışında uzun tatillere çıkan komşular geride kalanların da birazcık dinlenme hakkı olduğunu hiç düşünmüyorlar.Geceleri ise evime yakın bir yerde ya davul zurna bir düğün veya sonuna kadar açılmış müzikle parti verenler var. Ve bu sabahın ilk saatlerine kadar devam ediyor.Kısacası nereye giderseniz gidin birileri beyninizin canına okumaya kararlı...Anneme yıllardır bakan hemşiresi, en ağır zamanında, tam operasyona gireceği gün önceden haber vermeden "Ben gidiyorum" dedi ve o anda gitti. Bırakın hemşire sorumluluğunu saygıya sığar mı?Kral çıplakHepsini saymak mümkün değil ama bizim toplumumuzda aile, arkadaş ve iş ilişkilerinin bile çoğu kez sağlıksız, saygıdan uzak olduğuna inanıyorum ben.İstismar, vurdumduymazlık ve bencillik sanki bütün insan ilişkilerine yayılmış gibi.Ve evet, Mine Kırıkkanat'ın sinirlendiği; en turistik kentlerimizin, istanbul gibi dünya çapında bir megapolün kilometrelerce sahilinde don ve fanilayla piknik yapıp, mangal yakanlar her zaman benim de dikkatimi çekmiş, rahatsız etmiştir. Daha saygılı bir dille onların diğer insanlara ve şehirlerine karşı saygısız olduklarını söylemek hiç de yanlış sayılmaz. Denize mayoyla da, torbalarını yemeklerini ortaya saçmadan, evden getirilen sandviçi yiyerek de girilebilir."Yok hayır, kimse bana karışamaz, keyfim ne isterse onu yaparım" diyenlere susmak veya onları teşvik etmek, bundan 20 yıl sonra da aynı manzaralara razı olmak demektir.Ben bu kanıda değilim, D-E-Ğ-İ-Ş-M-E-L-İ-Y-İ-Z. Bunun ilk şartı da "kral çıplak" diyenlere biraz daha hoşgörülü olabilmekten geçiyor!Aferin kızlar!Dikkat edin bakın diğer ülkelerde Türkiye imajının sarsılmasına neden olan ne kadar olay varsa hepsi erkek Türkler tarafından yapılıyor. Bunların sonuncusu; Internet'te 110 ülkenin finans kurumlarının, medya kuruluşlarının sitelerine virüs göndererek zarar veren ve kendi hesabına para aktarma hazırlığındayken yakalanan Türk.Hep olumsuzluk, hep kötü anlama... Birisi de çıksa da Türkiye'nin adını iyiye çıkaracak bir iş basarsa... Bıraksalar kadınlar yapacak bunu ama yollar tıkalı. Meclis'ten başlayarak onları her alanda "2. sınıf vatandaş" olarak tutma baskısı öyle yoğun ki olmuyor. Bakın, Hakkari'nin Çukurca ilçesinde ÖSS'yi kazanan 13 kişiden 9'u kız öğrencilermiş. Aslında bu kadar ücra bir kösede, imkânsızlıklar içinde böyle bir başarı gösteren kızlara devlet desteği verilmesini istiyor gönül.. Elimde böyle bir güç olsa kesin onlan ödüllendirirdim. Benzer şartlarda başarılı olan diğer öğrencileri de... Kimbilir belki bir gün onu da yaparız. Şu anda ise tüm içtenliğimle kutluyorum onları.Bravo kızlar, sonuna kadar çalışın, peşini bırakmayın. Bir gün mutlaka sizlerle kazanılan başarıları alkışlayacaktır bu toplum. Bravo size!

Devamını Oku

"Sabetaycı" olayından farkı yok!

26 Ağustos 2005

Deniz Baykal avukat ama ben değilim. Yazar olarak olayları yorumlar, kendi görüşümü bildiririm. İsteyen istediğine inanır, karar hakkı okuyucunundur.Gel gör ki incir çekirdeğini doldurmayacak bir olay öyle büyütüldü ki saat başı bir televizyondan gelen "Bülent Ersoy şunu dedi ne diyorsunuz, bunu dedi ne diyorsunuz" şeklinde sorularla karşılaşıyoruz. Avukat değilim o zaman neden bu olayda bir tarafı savunur durumdayım onu açıklamak istiyorum şimdi... Bir önceki olayda Devlet Tiyatroları'nın başarılı Genel Müdürü Lemi Bilgin'e yapılan haksızlıkta da onun tarafında yer almıştım. Yapılan yanlış ortadaydı ve bu vurgulanmalıydı.Bülent Ersoy'un konuşmasında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal a haksızlık yapıldığına, aynı zamanda medya ve toplum olarak olayları hep aceleci şekilde ve tam anlamadan tartıştığımıza inandığım için Baykal'ı savundum. Her şeyden önce gerçekten tartışmayı doğru yapmayı bilmemiz ve boş lâflarla zaman kaybetmememiz gerektiğini düşünüyorum.Dün Radikal'de İsmet Berkan çok doğru bir saptama yapmış ve gazetecinin görevinin bu tür bir konuşmayı haber olarak aynen yayımlamadan ve yersiz suçlamalara neden olmadan önce olayı tam olarak anlaması gerektiğini söylemişti.Bir iddia üzerine basının günlerce "isim-toto" oynadığını vurguluyor, adil gazeteciliğin gerçeğin tamamına ulaşmadan, yanm yamalak haberleri vermemeyi gerektirdiğini anlatıyordu. Bugün internet gazeteciliği denen, 'unsurları tam olmayan haberlerden' hepimizin rahatsız olduğunu da belirterek...Yalandan kim ölmüş?Peki bu olayın Internet'te yapılandan bir farkı var mı? Örneğin Internet'te "Bu isimler Sabetaycı'dır" diye uzun listeler yayınladılar. Benim ismimin de (sırf Sabah Gazetesi'nde çalışmış olduğum için) bu listelerde yer aldığını duyduğumda inanın ki Sabetayist ne demektir bilmiyordum. Her şeyi bilmek zorunda değilim, neyse sonra öğrendik. Bunun üzerine -konuştuğum kişilerin "Aman aman, sakın o konuya dokunma" türünden tepkilerine de kulak asmadan- köşemde olayı yazarak çağn yapüm; 'Buyrun, ana tarafından şu, baba tarafından bu şehirden geliyorum, soyadları da budur haydi lütfen ispatlayın nereden Sabetaycı oluyorum. İspatlarsanız hemen köşemde yayımlayacağım. Oraya eli iş tutan herkesi yazmışsınız, eksik yok, ama ispatlayamazsınız hepsinin yalan olduğu sonucu çıkacak' dedim. Haftalarca da zaman verdim, çıt çıkmadı.İddia sahibi iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Aksi takdirde insanların kişilik haklarına saldın, onları haksız yere yıpratmak her şeyden önce bir insanlık sucudur ve Borçlar Kanunu'nda cezası da vardır. Bu tür haksızlıklarla hepimiz karşılaşabildiğimiz için aynı durum birinin başına geldiğinde tepkimi ortaya koyanm ben.İstediğiniz kişiyi suçladıktan sonra "O, yüzyüze gelmediğimizi nasıl kanıtlayacak" diyemezsiniz. Siz yüzyüze geldiğinizi kanıtlamak zorundasınız. İmâlarla "Bu işler böyle el altından yürütülüyor" suçlamaları yapamazsınız. İspatlamak zorundasınız."Bu sanatçının reklâma ihtiyacı yok" diyenlere ise şaşırıyorum. Bu sanatçıyı son yıllarda hiç bu hafta olduğu kadar çok gördünüz, duydunuz mu?Her neyse, amaçlanan olmuş Deniz Baykal muhalifleri faaliyete geçmiştir. Bravo medyamıza! Bravo hepimize!(Not 1: Rana isimli ve düşüncelerimin çoğuna katıldığını söyleyen bir okurumuz Baykal'ın haklılığını savunmamın, "CHP'nin, babamın siyaset yaptığı ve benim de sempatizanı olduğum parti" olmasıyla bir ilgisi var mı diye merak etmiş. Babam Mehmet Ünaldı önce Demokrat Parti milletvekili, daha sonra Adalet Partisi'nin (kuruluşunda da yer almış) milletvekili ve senatörüydü. CHP ile her zaman rakip durumundaydı. Bu da bilinmiş olsun bari...)(Not 2: Medyanın son popüler ve magazine! konusu ile ilgili yazılanma teşekkür edenlerin yanında "Deniz Baykal'ı savunuyorsunuz ama iş AK Parti'ye ve inançlı insanlara gelince bunu yapmıyorsunuz" diyenler de var. Ben de onlara soruyorum; inanç AKP'nin tekelinde midir? Baykal'ın inançlı olmadığına nasıl ve ne hakla karar veriyorsunuz? Ayrıca, başkasının dinini, inancını tartışma hakkını size kim veriyor?)

Devamını Oku

Olmayan şeyin şahidi

26 Ağustos 2005

Dün öğleden sonra SKY TÜRK'te Deniz Baykal'ın başına örülmek istenen çorapla ilgili sorulan cevapladım.Orada da söylediğim gibi, beni asıl ilgilendiren; 2005 yılında Türkiye'nin hâlâ sansasyonel-magazinel olayların peşine düşerek asıl konulardan uzaklaşması, birilerinin reklâm veya çıkar tuzaklarına düşmesi, bu yapay gündemlerle zaman kaybetmesi...Oysa olay o kadar açık ki... Bazı basın mensuplarının çıkıp da "Ben önce gazeteciyim, onun için siyasetçinin davranışını sorgularım" türü kahramanlıklarına hiç gerek yok. Hepimiz gazeteciyiz ama gazeteci olmak önce insan olmayı engellemiyor. Aynca bu kadar basit bir olayı anlamak için gazeteci olmak da gerekmiyor. Birazcık akıl yeter.Efendim, Bülent Hanım "Benim şahidim var, onunyok" diyor. Ortaya bir şarkı sözü yazan şahit çıkarıyor ve bir de İnci Baba'nın aracı olduğundan söz ediyor. Bırakın İnci Baba'nın hayatta olmadığını ve aksini söyleyemeyeceğini, şahit konusunda neden bu kadar eminiz? Adliyekoridorlarında şahit olmayan şahif'lerden geçilmediği gibi, madem ki yılların bilinen, tanınan lideri Deniz Baykal'ın yalan söylediği Bülent Hanım tarafından açıkça İMA edilebiliyor, bu sabitin yalan söyleyebileceği hiç mi düşünülmez bir şeydir?Biz onu tanımıyoruz, nasıl bilebiliriz?. Bu tür şahitlerden herkes istediği kadar çıkarabilir. Bu bir.Deniz Baykal, Bülent Hanım'la siyasetçi kimliğiyle görüşmüş olsa tamam ama o sırada sade bir avukat. Her müvekkilini veya kendisine başvuran her şahsı açıklamak zorunda değil. Bir avukat istediği parayı talep etme hakkına sahip olduğuna, buna hiç kimse AVANTA veya RÜŞVET diyemeyeceğine göre bunun ötesini açıklamak veya açıklamamak tamamen kendi tasarrufundadır. Konuşmamayı veya reklam mı tuzak mı belli olmayan bir tartışmaya adını karıştirmamayı tercih ettiği için YALAN SÖYLEDİĞİNİ de kimse iddia edemez. Bu iki... "Benim şahidim var, onun yok" sözü de az komik değil. "Karşılıklı görüşyen biri olmayanşeyin şahidini nasıl gösterebilir, bu üç... Tuzağa biz de düştük, günlerce "şıracı-bozacı" laflarıyla abes bir tartışmayı sürdürdük, tipik Türk sansasyon merakımızı tatmin ettik, bu da dört!Baykal ne diyor?Ve şimdi dün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal layaptığım telefon konuşmasında söylediklerini paylaşalım. Baykal, ortada bir senaryo olduğunu, olay netleşmeden önce bir haftadır sanki söz konusu program yayınlanmış gibi tartışmaların sürdürüldüğünü ve kendisinin de bu tartışmaya çekilmek istendiğini belirttikten sonra kesinlikle karşılıklı görüşme olmadığını, böyle hüküm verenlerin hata yaptığını söylüyor.'İddia ilk ortaya atıldığı gün konuşsaydınız bu kadar büyütemeyeceklerdi, neden konuşmadınız' soruma verdiği cevap şöyle:"Önce ciddiye almadım, bir magazin olayına katkıda bulunmak, böyle bir tartışmaya girmek istemedim. Hiçbir yazıhane buluşmam yok. Ankara'da bu adreste veya o civarda bir yazıhanede benimle buluştuğunu, görüştüğünü söyleyen tek bir kişi çıkamaz. Arkadaşın bürosuysa kim bu arkadaş? Ortada bir iddia varsa iddia sahibi ispat etmek zorundadır. Yanına bir şahit alan herkesin istediğini bu şekilde suçlamasına izin verilemez."İnci Baba'nın aracılığından söz ediyor."Tümüyle yalan. Böyle bir şey asla olmadı. Oldu diyenler İnci Baba'nın konuşamayacağını biliyorlar. Benim verilmeyecek bir hesabım bugüne kadar olmadı, bundan sonra da olmayacak." Ben hâlâ kafayı bu tuzaklara hep birlikte düşüyor oluşumuza takmış vaziyetteyim.Yakanın kiri!Dün Hürriyet gazetesi AKP Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün'ün bir konuşmasını verdi. Bölgesindeki yaşlı seçmenler dulluk maaşı alan yaşlı kadınların kendileriyle evlenmediğini, bu nedenle "yakalarının kirli kaldığını" söyleyerek bu maaşların kesilmesini ve hatta kadınları evliliğe zorlamak için dulluk vergisi konmasını istemişler.Yaşlı amcalar az istemişler bence, devletten bir de dulluk vergisi konarak evlenmeye mecbur bırakılan kadınlan bağlamak için zincir istemelilerdi. Şöyle ayağına takacaksın gülleyi, oturtacaksın leğenin başına, yaka kirlerini temizleteceksin. Bütün gün yıkasın, sonracıma yemeği pişirsin, boş vakit kalırsa tarlaya koşup orada çalışsın veya hayvanlarla ilgilensin. Mümtaz halkımızın erkek nüfusunun kadını nasıl gördüğünün ne açık bir kanıtı değil mi bu istek?Beyler kahvede oturacak, elini kaldırıp kirli yakasını bile citilemeyecek ve kendilerini istemeyen kadınlan da evliliği zorlamak için onlara vergi konmasını talep edecek.Biliyor musunuz, uzun mücadelelerle değiştirilen ve bu nedenle 17 milyon kadını mağdur edecek bir hatayla çıkarılabilen Medeni Kanun Mal Rejimi'ndeki durum da bu yaşlı vatandaşların Meclis versiyonu erkekler tarafından yaratılmıştır.Ki benim bu amcalara bir çift sözüm olacak; Beyler, kadınlar sizi istemiyorsa bir nedeni olmalı... Onlan zorlayacağınıza kendinize bir göz atin, bakalım neden istenmiyorsunuz.Ne demiş atalarımız; zorla güzellik olmaz!

Devamını Oku

Bunu da yutarsanız, helal olsun!

24 Ağustos 2005

CHP'de Bülent Ersoy'un açıklamalarıyla başlayan kriz büyüyor"muş. "Parti içindeki muhalif milletvekilleri Genel Başkan Deniz Baykal'ı istifaya çağırmaya hazırlanıyorlar"mış. Ve dee... Ve de Ersoy'un Cindoruk'a vekâlet verdiği öne sürülüyormuş.inanın bu hayatımda duyduğum en komik (ve en aptalca) olaylardan biri... İki gündür yazıyorum, yine yazarım. Yaz, yaz bitmez zaten... Böyle abuk olayların olduğu canım Türkiyem'de (Cem Ceminay'ın kulakları çınlasın) abukluklar yazmakla biter mi?Demek bunca yılın dürüst siyasetçisi Deniz Baykal'ı Bülent Ersoy hanım götürecek... İşe bak. Kimden geldi bu istek acaba?"Bülent hanımcım, siz şimdi ortaya çıkın, 25 yıl sakladığınız bu müthişşş sırrınızı bir patlatın rakibimiz Baykal da birlikte patlasın." Sonracımaa "Bu millet de saftır zaten, popülist çıkışlara, tuhaf iddialara araştırıp soruşturmadan, anlayıp dinlemeden inanıverir, inanmasa da çamuru atarız, izi kalır."Birileri bu plânı yapmış besbelli.Millet inanacak, ortam hazırlanacak, parti içindeki muhalifler Baykal'ı götürme çalışmasına başlarken dosyalarını rafa kaldıranlar ve cümle "geçmişinde karanlık olay barındıranlar" temiz ve dürüst bilinen bu liderle eşitlenmiş olacak.Önce şunu hatırlatmak isterim: CHP'nin parti içi kavgalarını, Baykal'in bir zamanlar vazgeçemediği agresiv çıkışlarını en fazla tenkit edenlerden biriyim. Bununla birlikte aynı zamanda 25 yıl Meclis çatısı altında bulunmuş bir parlamenterin çocuğu olarak siyasetin tüm hilelerini, detaylarını öğrenmiş biri de olduğum için neye inanıp, neye inanmayacağımı -övünmek gibi olmasın- iyi bilirim.Kırk yıllık kani, olur mu yani?Yani, kısacası Bülent Ersoy'un durup dururken 25 yıl sonra ortaya attığı böyle komik bir suçlamaya inanacak kadar "3. dünyalı" değilim. Diyor ki Bülent Hanım "Ben hiç kıvırmadım", demek ki kıvıran karşıdaki... 40 yıllık Kani... Pardon 40 yıllık Baykal. İyi de neden ona değil de size inanacakmışız? Konuşmalarınızı biraz dikkatle dinleyenler (örneğin bugün yazılanları okuyanlar), satir aralarına sıkıştırdığınız mesajlarla kimlere yaranmak istediğinizi pek güzel anlamıyor mu?Ayrıca şarkıcı hanım o yıllarda avukatlık yapan birine gitmiş. Ben de avukat olsaydım ve bana gelseydi daha da yüksek bir miktar isterdim. Bu parayı talep ettiğim için de en ufak bir rahatsızlık duymazdım. Bu kadar zengin biri, bu kadar zor bir dava için özellikle beni istiyorsa (binlerce mücevheri, cıncık boncuğu arasında tek bir yüzük parası olabilecek kadar) karşılığını da ödesin... İstemiyorsa, ödemiyorsa başkasına başvursun.Bakın arkadaşlar, sevgili dostlar, okurlar, okumazlar; bu ülkede birçok kişi bugüne kadar bizi aptal yerine koydu. Birçoğu ağzımıza vurup lokmamızı aldı. Siyasetçisi aldattı, şarkıcısı, mankeni ve her çeşidi düzmece hikâyelerle bizi uyuttu. Ama yeter artık. Herşeyin bir sonu olmalı.Araştıralım bakalım bu ani çıkışın arkasında neler, ne beklentiler var. En azından kolay bulunur bir reklâm mıdır bu Bülent Ersoy için?Ne reklam ama!Bugüne kadar ne özel yaşam, ilişki hikayeleriyle, genç sevgililerle yapıldı Türkiye'de bu reklâmlar... Şu sıralarda o tür malzeme yoksa, böylesi bulunuyor. Bakın şimdi bundan sonra günler, haftalarca Bülent Hanım'cığınızı ne çok programda, ne röportajlarda izleyeceksiniz.Böyle bir saçmalıktan dolayı rahatsız edilmeyi hak etmiyor Deniz Baykal. Hele Meclis'te "ülkenin gidişine tek muhalefet" olan CHP hiç haketmiyor. Bizi saf zannederek yapay gündem yaratanları susturmalı, bu olayı derhal manşetlerden indirmeliyiz.Yine "kaybeden" olmak istemiyorsak tabii!Vatandaş MEMED'in gündemiBülent Hanım'in milletle kafayı bulduğu reklâm gündeminden bir vatandaşın; vatandaş Memed'in gündemine geçelim hemen. Kahramanmaraş'tan "Memed 46" mail koduyla yazan Mehmet Küçükönder'in sözlerine kulak verelim."Sabah kalkar kalkmaz ekmeğin zamlandığını duydum. Ben öğretmen çocuğuyum. Yüreğim yaralı, iki gün önce memura %2.5 zam yapanlar bugün ekmeğe %20 zam yapabiliyorlar. Nerede yaşıyoruz. İnsanların komik maaş artışlarına alkış tutan menfaatçi siyasetçilerin ülkesinde yaşıyoruz. Ekonomi düzeliyor diyorlar, halkın cebindekipara gün geçtikçe azalıyor. Otobüs zamlarından vatandaşlar kilometrelerce yolu yürüyerek işine gidiyor. Ekonomiyi halka, halkın cebindeki paraya sormalı."İşte gündem bu! Biz masallarla uyutulur, oyalanır, dikkatlerimiz başka yönlere çekilirken memurun, köylünün, şehirlinin ekmek zammından dolayı hissettiklerini görmüyor, hesabını soramıyoruz."Ekonomi iyi" yse onlar neden haykırıyorlar?Bir soru daha; Ekmek zammını hiç hissetmedikleri halde iki günde bir maaşlarının yetmediğinden dem vuran milletvekillerinin maaş zammı da "%2.5" larla mı geliyor?

Devamını Oku

Bülent Ersoy'a sorular!

23 Ağustos 2005

Olayları anlamaya çalışırken göbeğine balıklama atlamayın. Şöyle geriye çekilin, sonra da tarafsız gözle geniş bir sahneye oturtun "oyunu"... Ve başrol sanatçılarını...Daha iyi göreceksiniz... Hattâ dikkatle bakarsanız perde gerisini, kulisini de.Örneğin "Bülent Ersoy'un sahne yasağının kalkması için görüştüğü siyasi lider" olayına bakalım.Deniz Baykal bu liderin kendisi olduğunu açıkladı. O dönemde siyasi yasaklı olduğu için avukatlık yaptığını ve avukat olarak görüştüğünü ama para konusunun hiç konuşulmadığını da söyledi.Konuşulmuş olsa ne olur? Bir avukat, bir doktor, bir mimar kendisine getirilen teklife göre istediği fiyatı söyleyebilir. Belki o işe fazla gönüllü olmadığı için, belki zor olacağı için bunu yapabilir. İşine gelmeyen başkasına gider değil mi?Amaa, çok yüksek bir para konuşulmuş ve işi teklif edenin itirazı varsa. O zaman bu itirazı gerekli mercilere o anda duyurur, senelerce sustuktan sonra değil.Bu olayda hiç kimse Baykal'a bir suçlama yapacak durumda değildir ama herkesin Bülent Ersoy'a bunca yıl konuşmayıp da neden şu anda ortaya bu konuyu attığını sorma hakkı vardır.Reklâm mı, başka siyasetçilerin talebi mi, belli bir siyasi partiye yaranma isteği mi veya bir taşla bu kuşların hepsini vurmak mı ?Bayan Bülent Ersoy çıksın ve bunca sorun arasında memleketi durup dururken karıştırmanın, polemikler yaratmanın nedenini açıklasın. Başkalarını bilmem ama ben vatandaş olarak saf yerine konmaktan, birilerinin abuk oyunlarını izlemekten çok sıkıldım.Ve ayrıca... "Üstü kapatılmış yolsuzluk" aramaya, hesap sormaya bu kadar meraklı olanlar üstü örtülerek rafa kaldınlan dosyaları, bir türlü ele alınmayan "dokunulmazlıkların kaldırılması" konusunu, unutturulan "Seçim ve Partiler Yasaları"nı neden hiç hatırlamıyorlar? Veya bakanlıklardan alınan paralarla, millet kesesinden yapılan hanlara, konaklara bakanların adının verilmesini niye sorgulamıyorlar?Elde bu kadar mevcut sorun varken yenilerini aramak da ayrı bir abukluk değil mi?Ne Bakan konuşabiliyor, ne müsteşar!Tepkilerin çığ gibi büyüyeceği belliydi ve beklenen oldu. Bu kez, başarılı insanları müfettişlerle, düzmece raporlarla gönderip yerine "asla olmaz" denilen isimleri sessiz sedasız getiremeyeceklerini gördüler.Demokrasinin diktatörlük anlayışıyla yürümeyeceğinin, bırakın yüzde 34'ü, yüzde 84 oyla gelen hükümetler tarafından yapılsa bile bu kadar haksızlığa susulmayacağının ortaya çıkmış olması sabırla yeşertmeye çalıştığımız "temiz toplum, temiz yönetim, temiz siyaset" anlayışının filizlenmekte olduğunu anlatiyor. fendimize bir koca aferin verebiliriz, bunu hak ettik ve sonuna kadar da haksızlıklara tepki vermekten vazgeçmemeliyiz.'Bravo'yu önce Devlet Tiyatroları'ndan istifa eden 2 genel müdür yardımcısı ile 12 il müdürü hak ediyor. Sonra DOBAV (Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı) tepkisini gösteren basın açıklaması, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği yayınladığı kınama ile...D.T Genel Md. Yrd. Tamer Levent TV'lere yaptığı çok doğru yorumlarla... Edebi Kurul üyeleri Özdemir Mutlu ve yazar Tuncer Cücenoğlu medya, olayın peşini bırakmayarak uyuyan Bakan Koç ve Müsteşarı Mustafa İsen'e sorduğu sorularla.Bu sorulara Bakan "Siyasi baskı söz konusu değil, gereği yapıldı" dan başka cevap veremedi.Mustafa İsen de NTV'nin yayınında aynı sözü tekrarladı. Daha sonra tiyatro camiasından ve basından konuşan herkesin aksini söylediğini görünce "Tamamlanmış bir soruşturma, bir rapor vardır" diyerek sorulara "Dünyada Türk Tiyatrosunun durumuna benzer bir tiyatro var mı" gibi alâkasız bir soruyla karşılık verdi. Oysa bu apayrı bir konu, sorunun cevabı değil. Ayrıca böyle bir problem varsa bunu çözmesi gereken de kendileri.Kısacası Bakanlık, büyük bir tepkiyle karşılaşan nedensiz (daha doğrusu siyasi nedenli) görevden alma ve yerine "hangi özelliğiyle bu göreve getirildiği kimse tarafından anlaşılmayan" bir ismi atama olayını açıklayamıyor.Hukuk ayaklar altında Bu "atama" meselesi ise bildiğiniz gibi başlıbaşına bu hükümete özgü bir başka sorun. Tercihleri Cumhurbaşkanı nın onaylamayacağı bir isim ise hukuk, usul, gelenek dinlemeden oturtuveriyorlar koltuğa... Şık da bir kılıfı var yapılanın; vekaleten atama.Devletiûlar bununla "Cumhurbaşkanı'na vekalet etmekte olduklarım anlatıyorlar herhalde. Zira geçici falan olmuyor getirdikleri, oturduğu yere yapışıp kalıyor.Tamer Levent, görevden alınan Genel Müdür Lemi Bilgin in yerine vekâleten atanan dramaturg Mine Acar'ın arkadaşı olduğunu ve kendisine "Ben de genel müdür olacağımı 2 gün önce duydum" dediğini söyledikten sonra "o böyle diyor ama tiyatro çevrelerinde Mine Acar isminin getirilmek istendiği 3,5 aydır konuşuluyordu. Sayın Bakan ve müsteşarı Devlet Tiyatrolarının ne kadar başarılı olduğunu, hiçbir sorun yaşanmadığını biliyorlar. O zaman tam tiyatroların açılacağı sırada hangi nedenle Lemi Bilgin alındı ve yerine bu arkadaşımız uygun olmayan bir kadroyla atandı?" şeklinde konuşarak soruşturma ve raporların önceden plânlanmış olduğunu akla getirdi.Uzun sözün kısası; bu konu, yapılan hata düzeltilmedikçe kapanmaz.Bilgin'in eninde sonunda görevine döneceğine "doğru" nun kazanacağına inanıyorum. Bu arada... uyuyan Bakan'ında ciddi ciddi istifayı düşünmesi veya istifasının istenmesi gerçekten de yerinde bir öneri.

Devamını Oku

Yine zaman kaybediyoruz!

22 Ağustos 2005

Toz dumandan ortalık görünmüyor yine... Hangi konu gündeme gelse "ben dedim", "sen dedin" kavgası esas sorunu unutturuyor. Tayyip Erdoğan'ın "Kürt sorunu" sözünü kullanmasının üzerine önce kendi siyasetçilerimiz, muhalefet partisi lideri ile diğerleri ve gazetelerimiz o kadar çok gittiler ki karşı taraf asıl bu anarşik ortamın üzerine atladı.Hazır kafalar kanşmış, ortalık bulanmışken fırsattan istifade edelim dediler. Terör örgütü kendini alenen "Kürt temsilcisi" olarak ortaya attı, bir eski DEP milletvekili "Kürt sorununda Öcalan muhatap alınmalıdır" diye sahneye çıkü.Öcalan'in İmralı'dan hukukçu güvercinleriyle gönderdiği mesajlar sayesinde ve onun isteğiyle kurulan DTH faaliyetlerini hızlandırdı. Eski Gaziantep Belediye Başkanı Celâl Doğan, kurucularının "PKK'yı ve Apo'yu neredeyse kahraman gibi empoze ettiği, onların Güneydoğu halkının hakları, özgürlüğü için savaştığını ve Kürtler tarafından 'gerilla' olarak görüldüğünü söylediği" bu hareketle birleşme görüşmesi yapmayı -ne hikmetse- kabul etti... Hepsi çok önemli gelişmeler bunların. Ve yine koskoca Türkiye'nin zayıf görünmesi, kendi içinde kavgaya düşmesi nedeniyle uygun ortamı kolayca bulan gelişmeler.Adalet Ağaoğlu'nun terör örgütüne "silahları ön koşulsuz bırakma" telkini yapması, bu olmadığı takdirde "demokratik girişimlerin boşlukta kalacağını söylemesi" de bir hatadır. Bu sözler bile teröristle pazarlık, teröristi "devletin muhatabı görme" anlamına çekilebilir.Çerkezin, lazın da sorunu olabilirOysa Başbakan'in "Kürt sorunu demokrasiyle çözülür" sözünün, konuşmayı dikkatle dinleyenler için tek bir açılımı vardı: Doğu ve Güneydoğu'ya yatırım yapılacak, bu bölge ve halkı kalkındırılacak, refah sağlanacak... Yine dikkatle dinleyenler "Kürt sorunu lâfının" "Güneydoğu'da yaşayan Kürt vatandaşların sorunları" anlamında kullanıldığını da anlamış olmalılardı aslında. Ve Erdoğan aynı konuşmada bu vatandaşların sorunlarının çözümünün de "devlete ait" olduğunu vurgulamıştı.Söyledikleri tamamen birilerinin, bu bölge halkının temsilcisi gibi ortaya çıkıp Avrupa'ya, Amerika'ya mesajlar göndererek taraftar toplamasına veya devlete karşı tavır alınmasına izin verilmeyeceği, buna gerek de olmadığı mesajını içeriyordu.AKP'nin ve liderinin icraatlarının çoğunu onaylamıyorum ama Diyarbakır konuşması buydu...Biz hep yanlış adreslere yöneldiğimiziçin her davamızda geç kalıyor ve çözümsüzlüğe itiliyoruz. Bu olayda da Türkiye'nin lâfla zaman kaybedeceğine bir yandan Doğu ve Güneydoğu'yu acilen ele alması, diğer yanda Avrupa'ya bu bölgelerde yaşayan "Kürtlerle birlikte tüm vatandaşların" kalkınma ve haklarına kavuşması için elinden geleni yaptığını, onların bazı gruplar (ve hele bir terör örgütü) tarafından savunulmasına gerek olmadığını, zaten Kürt vatandaşların yalnız Güneydoğu'da değil bütün illerde yaşadığını, birçok etnik grubun bulunduğu Türkiye'de sorunların hepsinin devlet tarafından çözüleceğini anlatması gerekiyor.AB desteği bitirmeliPKK'nın ve onunla bağlantısı olan siyasetçilerin hemen Avrupa ülkelerine koşup oralarda toplantı yapmak istemesinin nedeni AB'nin desteğini arkalanna almaktır. Aynen Ermenilerin kendi iddialarında yaptığı gibi onlarda bu konuda uzun yıllardır AB içinde çalışmalarını sürdürdükleri için zaman zaman bu desteği halâ buluyorlar.Belçika "Tüm Avrupa ülkeleri PKK'yı terör örgütü olarak tanıyor" dese de...Kavgayla, siyasi itişmelerle zaman kaybedeceğimize işe derhal nereden başlanacağına kafa yormanın tam zamanıdır!Not: Okurlarımızdan "Türk'le Kürt'ün ne farkı var? Bizim de işsizlikten, açlıktan ağzımız kokuyor" şeklinde mektuplar geliyor. Onu da duyurmuş olayım.Çanakkale'de neler oluyor?Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç Türkiye'nin en önemli sanat kurum ve kuruluşlarını siyasi bir çiftliğe çevirecek atamalar ve baskılarla meşgulken ve gerekli birikimi olmayan insanlan önemli görevlere getirmek üzere gözü kara bir mücadeleye girişmişken Çanakkale'de garip bir kültür(!) faaliyetinin sürdürülmekte olduğuyla ilgili haberler geliyor.Bu bölgede yaşayanlar ve şehit mezarlarını ziyarete gidenler şehitlik girişinde 2 milyon TL. karşılığında bazı filmlerin gösterildiğini, turistlerin bu filmleri izlemeye zorlandığını söylüyor ve özellikle "Kınalı Kuzu" isimli bir filmi anlata anlata bitiremiyorlar.Atatürk'ten hiç söz edilmeyen, baştan aşağı hurafelerle dolu olan ve tüm savaşın sadece dinle bağlantılı şekilde aktarıldığı bu film her göreni müthiş etkiliyor ve "Buna kim izin veriyor?" sorusuna neden oluyormuş.Aynı soruyu filmi gösterenlere soranlar ise "Turizm Bakanlığı'ndan elimize 5 film verildi. 'Oynatın ve halkın reaksiyonunu alın' dendi" cevabını alıyorlarmış. Kadrolaşma uğruna başarılı insanları görevden almakla zaman geçiren Bakan Koç "Ayışığı" isimli özel bir şirkete yaptırılan bu filmi acaba önceden izledi ve onayladı mı?Kendisi görmediyse bürokratları gördü mü? Müfettişlerin bu günlerde "pek meşgul" olduğu malûm ama birkaçının Çanakkale'ye uzanması gerekiyor bence!

Devamını Oku

Sesi kısılan "entellektüel"ler

22 Ağustos 2005

Sessiz çoğunluk demişti Mesut Yılmaz... Sesi çıkmayan, maddi-mânevi büyük sorunlar altında ezilmesine rağmen şikayetini duyurmayan ve sızlanmadan yaşamaya çalışan toplumu böyle tarif etmişti.Doğruydu da... Ama o günlerde sessiz çoğunluğun "sesini çıkarabilen" bir basını vardı en azından. O basın asıl görevinin iktidarları eleştirmek, "eylemlerinden halkın haberdar olmasını sağlamak" olduğunun bilincindeydi.Bugün basının da büyük bir kısmı sessiz artık. Onlar da sessiz çoğunluğun bir parçası oldular. Olayın bittiği andır bu...Ne zaman ki medya yöneticileri veya diğer mensuplan iktidarla yakın ilişkiler içine girmiştir ve eleştiri görevini doğal olarak rafa kaldırmıştır, o zaman toplum gelecekten korkmakta haklıdır artık. Kendi duygularını ifade edecek, yansıtacak aynası olmayan toplum korkmasın da ne yapsın?inanabilir misiniz siyasetçilerle kolkola gezen, beraber yiyip içen birisinin yazdıklarına veya yaptiğı programlara?.. Gazeteci, eskiden tanıyor olsa bile veya kendisi de siyasete girmiş olsa bile hükümet üyeleriyle girift ilişki içinde bulunmamalıdır. Bulunursa eleştiremez. Ama bugün, basın özeleştiri yapmaktan da kaçınır hale geldiği, yapanlar saldırılarla susturulduğu için bu tür ilişkiler neredeyse gururla çevreye duyurulur hale geldi. Basın -büyük çoğunluğuyla- konuşamıyor. İş adamları görüşlerini bildirirse Başbakan tarafından paylanarak susturuluyor. Sanatçı korkusundan konuşamıyor. Peki kim konuşacak o zaman? Görüşler dedikodu halinde, fısıltı gazetesiyle mi duyurulacak?Örneğin; Kültür Bakanı Atilla Koç, Devlet Tiyatroları'nın başarılı genel müdürü Lemi Bilgin'i durup dururken, sırf "söz dinletemiyor, emirlerini yerine getirip birilerini başrejisör yapmıyor" diye görevden aldığında bunun itirazını kim yapacak?Her ülkede sanatçı siyaset dahil her konuda konuşur. Türkiye'de konuşamaz. Devlet Tiyatrosu'nda çalışıyorsa ona "sen devlet memurusun, sus" denir. Tiyatroların tek eksiği hastane duvarlarına asılan "sus işareti yapan hemşire" benzen bir fotoğraftır ve sanatçılar üç maymunları oynamaya mahkûm edilmiştir.Ama eğer bir hükümet keyfi uygulamalar, tayinler yapıyorsa ve bunun için de müfettiş baskısıyla neden arıyorsa sanatçıların yine de grup halinde tepki göstermesi gerekir.Önce yapılana, sonra da kendilerini susturan kanun maddelerine karşı.Bunu yapmadığımız, özeleştiriyle kendi meslek gruplarımızda "doğru"yu bulmadığımız ve biraz da cesarete sahip olmadığımız sürece sessiz toplum olarak kalmaya mahkûmuz.Unutmadan; Bakan Koç'un "Bürokratımı rencide edemem" diyerek susması da kabul edilemez. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışan insanları rencide edebiliyorsa sonuna kadar açıklamasını da yapmak zorundadır.Bunun tercih değil, millete karşı bir borç olduğunu kendisine hatırlatalım.Neden Unakıtan adı veriliyor?Bugünlerde gazeteler sahne yasağını kaldırmak için Bülent Ersoy'dan yüklüce para isteyen parti lideri haberleriyle dolu. Görünce "sanki diğerleri zemzem suyuyla yıkanmış da bunu bulmaya çalışıyorlar" diye düşünüyor insan.Türkiye'de kimler ne paralar yiyerek ne yolsuzluklar yaparak zirveye çıkıyor da kimsenin "gıkı" çıkmıyor. Güç ele geçince dosyalar kaldırılıyor, olaylar unutturuluyor.Ama o zaman bu olayı araştırmayalım mı, araştıralım tabii, ama araştırmaya çok meraklıysak hepsini araştıralım. Bülent Ersoy da reklâm için konuyu uzatmasın, konuşsun. Parayı kim almışsa çıkar, nedenini açıklar belki o zaman...'Bütün olaylara bakalım' derken; örneğin millet aç, işsiz gezer, gazetelere "intihar edeceğiz, başka çare yok" mektupları yağdırırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayan siyasetçilerin "maaşımız yetmiyor" diyerek iki günde bir maaş arttırması da aynı derecede eleştiriye açıktır. Maliye Bakanı Kemal Unatıkan m devlet parasıyla kendi doğduğu yer olan Edirne'de bir köye yaptırdığı köy konağına adını vermesi de... Bayındırlık Bakanlığı'nın 40 milyar, İçişleri Bakanlığı'nın 107 milyar verdiği binaya neden onun adı veriliyor? Kim karar vermiş buna?Vatandaşlar da kendi doğdukları yerlere birer konak yaptırsalar ve isimlerini verseler devlet ödeyecek mi? Ben de Antakya'ya bir konak isterim meselâ. 25 yıl parlamenterlik yapmış, her seçimi kazanmış babam adına Adana'ya da.Bakanlıklar ödesin, isimleri biz veririz. Bir yanda halkın bankadaki parasının soruşturulması, bir yanda bu kadar keyfi harcama olmuyor... Anlayacağınız sorulacak hesap çok ama cevap yok.Yine de biz sormaya devam edelim...

Devamını Oku