Sesi kısılan "entellektüel"ler

Sessiz çoğunluk demişti Mesut Yılmaz... Sesi çıkmayan, maddi-mânevi büyük sorunlar altında ezilmesine rağmen şikayetini duyurmayan ve sızlanmadan yaşamaya çalışan toplumu böyle tarif etmişti

Haberin Devamı

Sessiz çoğunluk demişti Mesut Yılmaz... Sesi çıkmayan, maddi-mânevi büyük sorunlar altında ezilmesine rağmen şikayetini duyurmayan ve sızlanmadan yaşamaya çalışan toplumu böyle tarif etmişti.

Doğruydu da... Ama o günlerde sessiz çoğunluğun "sesini çıkarabilen" bir basını vardı en azından. O basın asıl görevinin iktidarları eleştirmek, "eylemlerinden halkın haberdar olmasını sağlamak" olduğunun bilincindeydi.

Bugün basının da büyük bir kısmı sessiz artık. Onlar da sessiz çoğunluğun bir parçası oldular. Olayın bittiği andır bu...

Ne zaman ki medya yöneticileri veya diğer mensuplan iktidarla yakın ilişkiler içine girmiştir ve eleştiri görevini doğal olarak rafa kaldırmıştır, o zaman toplum gelecekten korkmakta haklıdır artık. Kendi duygularını ifade edecek, yansıtacak aynası olmayan toplum korkmasın da ne yapsın?

inanabilir misiniz siyasetçilerle kolkola gezen, beraber yiyip içen birisinin yazdıklarına veya yaptiğı programlara?.. Gazeteci, eskiden tanıyor olsa bile veya kendisi de siyasete girmiş olsa bile hükümet üyeleriyle girift ilişki içinde bulunmamalıdır. Bulunursa eleştiremez. Ama bugün, basın özeleştiri yapmaktan da kaçınır hale geldiği, yapanlar saldırılarla susturulduğu için bu tür ilişkiler neredeyse gururla çevreye duyurulur hale geldi. Basın -büyük çoğunluğuyla- konuşamıyor. İş adamları görüşlerini bildirirse Başbakan tarafından paylanarak susturuluyor. Sanatçı korkusundan konuşamıyor. Peki kim konuşacak o zaman? Görüşler dedikodu halinde, fısıltı gazetesiyle mi duyurulacak?

Örneğin; Kültür Bakanı Atilla Koç, Devlet Tiyatroları'nın başarılı genel müdürü Lemi Bilgin'i durup dururken, sırf "söz dinletemiyor, emirlerini yerine getirip birilerini başrejisör yapmıyor" diye görevden aldığında bunun itirazını kim yapacak?

Her ülkede sanatçı siyaset dahil her konuda konuşur. Türkiye'de konuşamaz. Devlet Tiyatrosu'nda çalışıyorsa ona "sen devlet memurusun, sus" denir. Tiyatroların tek eksiği hastane duvarlarına asılan "sus işareti yapan hemşire" benzen bir fotoğraftır ve sanatçılar üç maymunları oynamaya mahkûm edilmiştir.

Ama eğer bir hükümet keyfi uygulamalar, tayinler yapıyorsa ve bunun için de müfettiş baskısıyla neden arıyorsa sanatçıların yine de grup halinde tepki göstermesi gerekir.

Önce yapılana, sonra da kendilerini susturan kanun maddelerine karşı.

Bunu yapmadığımız, özeleştiriyle kendi meslek gruplarımızda "doğru"yu bulmadığımız ve biraz da cesarete sahip olmadığımız sürece sessiz toplum olarak kalmaya mahkûmuz.

Unutmadan; Bakan Koç'un "Bürokratımı rencide edemem" diyerek susması da kabul edilemez. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışan insanları rencide edebiliyorsa sonuna kadar açıklamasını da yapmak zorundadır.

Bunun tercih değil, millete karşı bir borç olduğunu kendisine hatırlatalım.

Neden Unakıtan adı veriliyor?
Bugünlerde gazeteler sahne yasağını kaldırmak için Bülent Ersoy'dan yüklüce para isteyen parti lideri haberleriyle dolu. Görünce "sanki diğerleri zemzem suyuyla yıkanmış da bunu bulmaya çalışıyorlar" diye düşünüyor insan.

Türkiye'de kimler ne paralar yiyerek ne yolsuzluklar yaparak zirveye çıkıyor da kimsenin "gıkı" çıkmıyor. Güç ele geçince dosyalar kaldırılıyor, olaylar unutturuluyor.
Ama o zaman bu olayı araştırmayalım mı, araştıralım tabii, ama araştırmaya çok meraklıysak hepsini araştıralım. Bülent Ersoy da reklâm için konuyu uzatmasın, konuşsun. Parayı kim almışsa çıkar, nedenini açıklar belki o zaman...

'Bütün olaylara bakalım' derken; örneğin millet aç, işsiz gezer, gazetelere "intihar edeceğiz, başka çare yok" mektupları yağdırırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayan siyasetçilerin "maaşımız yetmiyor" diyerek iki günde bir maaş arttırması da aynı derecede eleştiriye açıktır. Maliye Bakanı Kemal Unatıkan m devlet parasıyla kendi doğduğu yer olan Edirne'de bir köye yaptırdığı köy konağına adını vermesi de... Bayındırlık Bakanlığı'nın 40 milyar, İçişleri Bakanlığı'nın 107 milyar verdiği binaya neden onun adı veriliyor? Kim karar vermiş buna?

Vatandaşlar da kendi doğdukları yerlere birer konak yaptırsalar ve isimlerini verseler devlet ödeyecek mi? Ben de Antakya'ya bir konak isterim meselâ. 25 yıl parlamenterlik yapmış, her seçimi kazanmış babam adına Adana'ya da.

Bakanlıklar ödesin, isimleri biz veririz. Bir yanda halkın bankadaki parasının soruşturulması, bir yanda bu kadar keyfi harcama olmuyor... Anlayacağınız sorulacak hesap çok ama cevap yok.

Yine de biz sormaya devam edelim...

DİĞER YENİ YAZILAR