Gelinlik, bikini ve kırbaç!

11 Ağustos 2005

Önce Suudi Arabistanlı petrol zengini Yamani'nin kızı dikkatimi çekti... Suudi Arabistan dediğiniz, yaşamın din kurallarına göre düzenlendiği, şeriat kanunlarının uygulandığı bir ülke. Her ne kadar orada yaşan arkadaşlarımızdan duyduğumuz, kendi ağızlarından yazılan kitaplarda okuduğumuz kadarıyla evlerin mahzenlerinde içki imal ediliyor, kadınları sınırlardan çıkar çıkmaz çarşaflarını atıp modern giysilere bürünüyorlarsa da sınırlar içinde çarşafı iki parmak daha kısa olanların bile sorguya çekildiğini biliyoruz.Kadınların sözünün geçerli sayılmadığını, her konuda erkeklerin; eş, baba veya kardeşlerin görüşünün alındığını (hesap sorulduğunu) biliyoruz.Oysa Yamani'nin kızı düğününde dekolte bir gelinlik giydi ve başı kapılı değildi. Peygamber soyundan geldiği söylenmesine rağmen kocası da buna itiraz etmemişti anlaşılan...Dün, ölen Suudi Arabistan kralı Fahd'ın yeğeni üç prensesin Bodrum'a geldikleri haberi Otele kadar çarşaflı, otelde bikinili olarak verildi. Plajda fotoğraflarının çekileceği konusunda uyarılmış olmaları bile onları fazla düşündürmemişti demek.Türkiye'ye tatile gelip bikinileriyle gazetecilere poz veren İranlı turistleride bugüne kadar defalarca duyduk.Bütün bu örnekler, ne kadar içe kapanılırsa kapanılsın, kadınlara ne kadar din baskısı uygulanırsa uygulansın küreselleşmenin etkisinin azaltılamadığını, o kadınların da özgür bir dünyanın nimetlerinden yararlanmak istediğini; modern bir gelinlikle evlenmekle veya mayoyla denize girmekle dinden çıkacaklarına inanmadıklarını gösteriyor.Müslüman ülkelerin lider eşlerinin başörtüsüz, tayyörle, elbiseyle dolaşmakta İsrar etmeleri gibi... Demek ki 21.yüzyılda dinin, inancın tesettürle, türbanla ölçülemeyeceğine inanan liderler kendi eşlerine, çocuklarına baskı yapmıyorlar. Ama bugünün, yeni Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'dan (ve halkın onu tercihinden) cesaret alan İran molla rejimi gibi "kadın üzerinden din baskısını siyasi malzeme yapan yönetimlerin, tam aksi icraat içinde olduğunu görüyoruz.Reformu Rafsancani'nin seçileceğine inanarak eşarplarını (onlarınki bile türban değil) saçlarını gösterecek şekilde bağlayan şık gözlükler ve makyajla dolaşan İranlı kadınlar bundan sonra kırbaçlanacaklarmış.Tarafsız bir bakış açısıyla din fanatizminin toplumu hemen nasıl bir boyuttan diğerine geçirebildiğini gösteren bir karar.Kadın kırbaçlanacak, susturulacak, görüntüsü, yaşamı değiştirilecek, yeni den eve kapatılacak.Ortadoğu ülkeleri fanatik İslâm'la ılımlı İslâm arasında dönüp dururken ve kendi içlerinde çelişkiler yaşarken bu ülkelerin vatandaşlarının lâik, demokratik yönetimine hayran olarak koşup geldiği Türkiye irticanın pençesine düşmeme mücadelesi veriyor. Bir yandan kanundışı Kur'an kurs larına özgürlük tanınır bu kurslardaki denetimler kaldırılırken diğer yanda dine kadrolaşma hızla sürdürülüyor. Din, inanç, türban, Kur'an siyasetin ana malzemesi haline getiriliyor. (Kur'an kursunda öğrencisine iç çamaşırı hediye eden imamı müftü koruyabiliyor.)Hükümetin Yüksek Askeri Şura'nın kararlarını yargıya açması, bununla da yetinmeyip referanduma gidebileceklerini açıklaması irticanın önüne çıkacak, elde kalan tek tük engeller konusunda ne kadar "gözü kara" olduklarını gösteriyor.Böyle bir referandum (sonucu şimdiden belli olsa da) orduyla milleti karşı karşıya getirmektir. Ordu hakkında "sanki dine karşıymış gibi" bir hava yaratmak demektir. Başbakan'ın TÜSİAD Başkanı'na "Böyle konuşmayın, sonra size dinsizderler" sözünden farksız bir demagojidir. Başbakan Yardımcısı bunu yaparken Adalet Bakanı terörle ilgili olarak "Askerle hükümeti tahterevallinin iki ucuna oturtmak doğru değil" açıklamasını yaptı.Hem doğru, hem değil... Hem askere karşı referandum, hem tahterevalli itirazı.Hükümet, işi bilmeden iktidara gelmenin sıkıntısını içte ve dışta çelişkilerle yaşıyor. Topluma da yaşatıyor. Bakalım bu sıkıntıdan nasıl kurtulacağız?

Devamını Oku

Apo'nun posta güvercinleri

9 Ağustos 2005

Zeytinburnu'nda, masum insanları acımasızca yok etmek üzere bomba imal ederken kendisi patlayan iki terörist haberini duyunca üzülen olduğunu sanmıyorum... Masumları katlederek kendinden söz ettirmek isteyen terör örgütleri acıma duygusunu hak etmiyorlar.Dün televizyonlar İngiltere'de terörü önlemek için geniş kapsamlı çalışmalar yapıldığı, özel güvenlik soruşturmalarından geçen avukatların, yargıçların görev yapacağı, gizli sorgulamalar yapılacak özel terör mahkemeleri kurulacağı haberini vermekteydiler.İngiltere karşılaştığı olaylardan anında ders çıkararak gerekeni yapmak için uğraş verirken biz aynı konuya yoğunlaşacağımıza halâ "dağdaki adamı nasıl topluma kazandırabiliriz" konusuna kafa yormaktayız. Belki onlardan bir kısmını gerçekten geri çevirmek mümkündür ama bu, sık sık çıkarılan aflarla cezaevlerinden salıverilen tecavüzcülerin, katillerin, cezasını çekmeden, hatasını anlamadan, işlediği suçların bedelini ödeyip adalete hesabını vermeden topluma kazandırılabileceğine inanmaktan farklı bir ümit değil.Adalet, kanunlar bunun için var, suç işleyen insanlar önce bedelini ödeyecek. Yakalanırsa ağır bir yaptırımı olduğunu bilecek.Türkiye'de öyle sınırsız bir özgürlük var ki, terör örgütünün başı Apo'nun avukatları rahatça örgütle lideri arasında "posta güvercinliği" yapabiliyorlar. Şimdi İngiltere bu yeni, gizli mahkemelerle, kimsenin gözünün yaşına bakmayacağı sıkı önlemlerle terör tehlikesini minimuma indirip ülkeyi kontrol altına alacak ve halâ "demokrasinin beşiği" olarak anılmaya devam edecek. Türkiye ise AB'nin baskılarıyla sindirildiği, devamlı bir demokrasi kompleksi içinde bulunduğu için PKK terörünü önleyici sıkı yaptırımlar uygulayamayacak.Demokrasi kompleksiBuna rağmen aynı AB Türkiye'ye demokrasi şamarlarını birbiri ardına indirmeye, temsilcileri PKK işbirlikçilerini desteklemeye devam edecek.Bu kadarı fazla... Artık bu Avrupa korkusundan kurtulmak ve İngiltere nasıl kimseye sormadan, hesap vermeden başının çaresine bakıyorsa biz de bakmak zorundayız.Türkiye'yi yönetenler artık tatillerini bitirerek Apo'nun avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajlarla yoluna rahatça devam eden, ABD ve AB'nin de eylemlerini önleme konusunda en ufak bir yardımda bulunmadığı terör örgütü ve diğerleri için gereken kararlan almak zorundalar.Ülke bunu bekliyor. Okul tatilinden beter 3 ay tatil yapan bir meclisle ve sadece kınama mesajı yayınlayarak terör önlenmez!Haftalık ve Memnun Süzgeç!Güzel bir röportaj yayınlamış Haftalık, malûm "yazar skandalı" ile ilgili olarak... Medyaya sorulması gereken önemli soruları ve internet sitelerinden bazı okuyucu mektuplarını görebiliyorsunuz. Bu güne kadar bana (ve hiç şüphesiz karşı tarafa) gelen mektupların bir kaç tanesine bakınca hepsindeki genel hava anlaşılıyor zaten...Bu röportajı okuyanlar bir fotoğraf altındaki hatayı farketmişlerdir; "Ruhat Mengi, Fatih Altaylı'ya Basın Konseyi olarak 100 milyarlık dava açtığını söylüyor" yazılmış.Dergi baskıya girmeden son dakika haberi olarak yapılan röportajda acele ile yapılan yanlış bir sonraki sayfada düzeltilmiş aslında:"Basın Konseyi'ne müracaat ettim, ayrıca 100 milyarlık dava açıldı."Bildiğiniz gibi Basın Konseyi hata yaptığı görülen gazetecilere "uyarma veya kınama" gönderiyor, bu basın kuruluşuna dava açmak mümkün değil. Ayrıca aynı röportajda "Eşimin bu saygısızlık karşısında ne yaptığı" sorusuna cevabım;"Biz bu tür olayları aşmış insanlarız. Yazdığımız yazılara gelecek her cevaba hazırlıklı olmasak o yazıları da yazamayız. O güldü ve espri yaptı" şeklinde...Eşimin elbette büyük bir öfke duyduğunu, insani ve mesleki saygı sınırlarına böylesi bir tecavüze sessiz kalamadığını tahmin etmek zor değil. Ama son derece medeni bir insan olarak ve benim tepkimi hafifletmek için "Söylediği doğru olsa tüm başyazar eşlerinin senin kadar iyi yazar olmaları gerekirdi" benzeri espriler yaptı.Bir yanlış anlamaya neden olmamak için bu notları bilgilerinize sunuyorum.Haftalık'ı okuyun, özellikle Memnun Süzgeç'in yazısını kaçırmayın. Tek kelimeyle müthiş.. Kendisine biraz sinir oluyorum ama esprilerine diyecek yok!

Devamını Oku

"Özrü kabahatinden büyük" derler!

8 Ağustos 2005

Bitireceğim dedim ama dava açıldığı için bazı noktaların açıklığa kavuşması gerekiyor.Okurların büyük çoğunluğunun maillerinde "adını anmak istemediğimiz şahıs" olarak tarif ettikleri -maalesef- yazar, dün sütununda özür dilemiş.Özürden çok "çevir kazı yanmasın" türünden bir açıklama...Değerli sanatçı Ayten Gökçer'in kendisine telefon ederek tenkit ettiğini söylüyor ve kaybettiği kadın okurları (oysa kaybettiği erkek okurlar daha fazla) tekrar kazanabilmek amacıyla "Bugüne kadar kadın haklarını çok savunduğunu, o zaman kendisini desteklemeyen kadınların şimdi 'kastı aşan ifadesinde' karşısına dikildiğinden şikâyet ediyor.Asıl saygısızlığı yaptığı meslektaşından özür dileme inceliğini halâ göstermeyen, mesleklerde hele basın gibi bir meslek dalında kadın-erkek ayırımı olamayacağını, hata ettiğini halâ söyleyemeyen, ama okurları tarafından -belki de basın hayatında ilk kez-özüre mecbur bırakılan "adı anılmayan şahıs" ın topluca kadınlardan özür dileme yolunu seçtiği yazısında çok eğlenceli bir paragraf da var: "İlginçtir" diyor "Ne zaman adam oluruz yanıtında cinsiyetle ilgili tek kelime belirtmemiştim. Ne var kikadın örnekler çoğunlukta olmalı ki kadınlar alınmış. Oysa ben cinsel cazibe kullanarak haksız edinimler elde etmekten söz etmiştim." "Yanıtında" dediğine göre demek ki bir şeye cevap vermekteydi; bir önceki gün hakkında yazılmış bir köşe yazısı olabilir mi bu? Ve ondan önceki gün VATAN'in sürmanşet haberi. Kendisi de açıklamış bunu...Özür dilerken bu kez de kadınlara toplu hakarete geçiyor. "Hangi konudaki kadın örnekler çoğunlukta" sorusunun cevabı "Başyazarla yatarak yazar olan" veya daha edepli bir söyleyişle "Erkekler sayesinde yükselen" kadınlar... Kendisinin bir zekâ örneği(!) olan deyişiyle "cinsel cazibe kullanarak yükselen kadınlar..."Kimmiş bunlar? Bu kadar ileri giden, hiç bir saygı sının tanımayan şahıs onu da açıklar. Kimler için yazdınız bunu durup dururken? Medyada başyazarlarla yatarak yükselen, cinsel cazibesini kullanan kadın yazarları açıklayın bize.O "adam olmayı öğreten" köşede bu söz yayınlandığı sabah saat 9'da Flash TVnin "Bu söze ne diyorsunuz Ruhat hanım?" sorusu ile uyandım ben... Arkadan okurlarımdan mailler gelmeye başladı. Bir gün önce hakkında yazım çıktığı ve Türkiye'de başyazar eşi tek kadın yazar ben olduğum için adres herkes tarafından pek kolay anlaşılmıştı doğrusu. Yani "Ben isim vermedim, halâ da vermiyorum" diyerek kazı çevirmek mümkün değil. Eşi de kendisine anlatmış zaten; "İlk okuduğunda tepki vermiş. Kendisi de o zaman olacakları anlamış." Çok geç!Kendisine, gazetesine, bana ve gazeteme yağan mailler, ona meydanın bu kadar boş olmadığını, bu toplumun "çalışan, alın teri ile; birikimi, emeği, yeteneği, zekâsı ile yükselen saygın isimlere" böylesi bir hakarete izin vermeyeceğini anlattı... Ama o halâ "Hakkımda yalan yanlışlarla dolu iftiralar atanların tahriklerine kapılma yanılgısına düşmüşüm" diyor.Ortada yalan ve iftira yok. Büyük bir yanlış olduğu ise doğru; kendisi tarafından yapılan.. Böyle vur-kaç metodu ile, bir yandan toplumdan özür dilerken öte yandan tekrar belden aşağı vurmakla özür dilenmez. Özür dilemek centilmenliktir, şövalyeliktir. Popülist kurnazlıklar değildir.Hitap ettiği insanların mantığı, zekâsı, anlayışı, kendisinin sandığından çok daha fazla. Bunu görmek ve onlara inanmak lâzım.Bundan sonraki özürünü hakimlere anlatacak!Terörü tk konu yapalım!Amerika kendi içinde sivil kanatla ordu kanadının "PKK'ya müdahale" konusundaki anlaşmazlığını "Biz karışmayız" kararı ile noktaladı. Türkiye, sorunu Irak'la çözmeliymiş..Nedir yani; Irak'ın içişlerine karışmıyor havası yaratıyorlar. Yani Bay Bush, kendi işine geldiği zaman "Irak terörü destekliyor, terörün başını ezmeliyiz" diyerek Irak'ın içişlerine karışacak, işgal edecek, yüzlerce masum insanını öldürecek ama Türkiye'ye zarar veren terör örgütünün orada açık açık karargâh kurmasına, bayrak dalgalandırmasına karışmayacak.Sanki Irak'ı boşaltmış ve Irak konusunu kapatmış gibi...Askerlerimiz arka arkaya şehit oluyor, PKK terörü eski yoğunluğuna doğru tırmanıyor ve bu durumda onlar tezkereye misilleme yapar gibi veya açıkça misilleme yaparak Türkiye'yi zor anında yalnız bırakıyorlar.O zaman sınırının hemen ötesinde kendisine kasteden terörü yok etmek Türkiye'nin en doğal hakkıdır. Bunun ne kadar doğal bir hak olduğunu dünyaya gösterme açısından medyaya iş düşüyor. İngiltere'deki bombalı saldırılar nasıl ki en ince detayına kadar duyuruldu ve saygı duruşları yapıldı ise biz de terör olaylarını ve Amerika'nın bize yönelik adaletsizliğini dünyaya duyurabiliriz.Bırakalım magazini, eğlenceyi, sporu, kavgayı, tembelliği, tatili üç beş gün...Askerlerimize kurulan tuzakları ve mağduriyetimizi anlatalım. Tek yumruk olalım. Aciz miyiz bundan?

Devamını Oku

"Cinsel tacizde bulunmazsa namert"miş...

6 Ağustos 2005

Önce insanlık, sonra basın kurumu adına unutulmayacak bir utanç olan davranıştan söz etmeye artık son vermek istiyorum. Zira meslek disiplinine önem veren bir gazeteci olarak bu köşenin okurlarımın sorunlarına, ülke sorunlarına, toplum sorunlarımıza ait olduğunu biliyorum. Gelin görün ki son vermemi de okurlarım istemiyorlar. Ve onlar kesinlikle "böylelerini yasal cezadan önce millet cezalandırır" düşüncemi de onaylamıyorlar. Üç mektuptan birinde "mutlaka dava açmam" konusunda israr var. Basın kuruluşlarının, Gazeteciler Cemiyeti'nin, gazetelerin kurum olarak "yıllardır kendini ispatlamış, toplumun takdirini toplamış" bir kadın yazara yapılan bu büyük ayıbın hesabını neden sormadığını anlamadıklarını, bundan üzüntü duyduklarını söylüyor yüzlerce, yüzlerce mektubun çoğu...Kendi sorunları!Bu sorunun cevabını bilemem, demek ki ilkeler bazıları için bazen var, bazen yok. Belki "bilmediğimiz çekinceleri" var. Hepsi onlara ait sorunlar. Ama burası Türkiye, hiçbir şeye şaşırmayacaksınız. Ancak kendi çapınızda, kendi gücünüzle hiçbir şart altında vazgeçmeden mücadeleyi sürdürecek, sağladığınız katkılarla, gelişmelerle yetineceksiniz.Çok şükür ben, bir toplumun en önemli kanunları olan Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu konularında, insanların özel yaşamlarına saldırıyı önleme, kadın ve çocuk haklarının savunulması başta olmak üzere birçok konuda "kendi çapınızda ama yılmadan yapılan" bir mücadelenin kesin olarak sonuç verdiğini görmüş bir yazanm. Onun için, son nefesime kadar asla mücadeleden vazgeçmemeye yeminliyim.Bu son olayın üzerinde durmamın en önemli nedeni cinsiyet ayrımcılığının, tacizlerin gelişmemiş bazı kafalar tarafından bizim gibi güçlü kadınlara bile hala uygulanıyor olmasıdır. Onlara karşı bu cesaret gösterilebilirse diğer kadınlara neler yapılmaz düşünün.Okurlarıma bildirmek istiyorum ki İsrarla teklif ettikleri dava açılıyor. Onun yüzünden Hürriyet gazetesini okumaktan vazgeçtiklerini, şimdi de o olduğu için Sabah'a karşı "okumama kampanyası" açtıklarını bildirenlere, ben de bu yazara karşı 100 milyar TL'lik bir tazminat davası açtığımı söyleyebilirim.Kadın hukukçular savunacak!Beni TCK Tasarısı ile ilgili "iki profesör" davalarında savunan Türkiye'nin en iyi kadın hukukçuları; Eski Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Avukat Onay Al-pago, Türk Kadınlar Birliği Başkanı Avukat Sema Kendirci, en başarılı kadın hakları savunucuları Avukat Hülya Gülbahar ve Avukat Canan Arın bu davada da gönüllü olarak savunacaklarını bildirdiler. Onların ve kendi avukatım Müjdat Gültekin'in yine bir insanlık ve kadın sorunu olan "iş yaşamında sözle cinsel taciz"in önemli bir örneği olan davayı en güzel şekilde sonuçlandıracağına inanıyorum.Bu kez "iki profesör"ün yerinde "maalesef yazar" var.Birçok okurum bu yazarın APO ile yaptığı röportajı, bu röportajda ona "Sayın APO" diye hitapedişini ve o konuşurken başını sallayarak onayladığını hatırlatıyor. Yine birçoğu Avukat Eren Keskin'in Avrupa'da yaptığı bir konuşma nedeniyle (konu ne olursa olsun, ne söylenmiş olursa olsun yapılamaz) bu kadın avukat için "Türkiye'ye döner dönmez ona cinsel tacizde bulunmazsam namerdim" dediğini hatırlatıyor.Gönül rahatlığıyla takdiri topluma bırakabilir ve bu konuyu kapatabilirim artık. O toplum hâlâ ardı arkası kesilmeyen telefon ve maillerle o kadar güzel anlattı ki doğru değerlendirmelerini. Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla... Ayakta alkışlıyorum hepinizi, sonsuz teşekkürler.(Not: Duruşma günü Adliye'ye gelmek isteyenlere tarihi bildireceğim.)Danışman Erdoğan!Devlet Bakanlığı'na bağlı çalışmalar yapacak olan Kadın Statüsü Danışma Kurulu belirlenmiş ve Başkanı'nın da Başbakan olması kararlaştırılmış.Kurul, devletin kadına ilişkin politikaları çerçevesinde kadının statüsü İle İlgili sorunları inceleyerek bu konularda politikalar oluşturulmasını sağlayacakmış. Eğer gerçekten de bu başkan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan yerine Başbakan olursa, Erdoğan ve Kurul üyelerinin ele alması gereken konular arasında mesleklerde ve tüm işyerlerinde kadın çalışanlara karşı her türlü "cinsel taciz"in önlenmesi, yapanlara ciddi yaptırım uygulanması konusu da olmalı.Zira mevcut durumda kadının statüsünü zedelemek isteyen erkeklerin bir korkusu yok gibi görünüyor.Bakın, ABD'de uçakta yanındaki kadın yolcuyu taciz eden erkeğe 7 yıl hapis cezası verilmiş. Bizde de böyle ağır yaptırımlar olmalı. Sözlü tacize de hiç değilse yarısını vermeliler.Adalet bunu gerektirir!Zengin HırsızlarKapkaç ve hırsızlık bir türlü önlenemediği için hırsızlarda rahat rahat yeni ve modern(!) sistemler türetmeye başladılar.Kısa süre önce istanbul, Ulus'ta çok ilginç ve herkesin bilmesi (böylece dikkat etmesi) gereken bir soygun gerçekleşmiş. Golf marka lüks bir arabayla ve şık giysilerle gelen iki üç kişi dairelerin zillerine basıp, tesadüfen birine açtırarak arkadaşlarına gelmiş gibi ellerinde bavullarla içeri girmişler. İki ayrı daireden bilgisayarları, yükte hafif pahada ağır eşyaları bu bavullara doldurduktan sonra da sanki tatile gidiyor havasında "haydi hoşçakalın tatil dönüşü görüşürüz" diye bağıra çağıra çıkıp gitmişler.Soyulan dairelerden birinin olaydan hemen sonra eve gelen sahibi özellikle içinde önemli bilgiler olan iki bilgisayarını çaldırdığı için öyle üzülmüş ki motorsikletine atlayarak dolaşmaya çıkmış ve o öfkeyle kaza yapmış.Aman yeni model hırsızlara dikkat!

Devamını Oku

Bugün bana, yarın sana!

6 Ağustos 2005

Susma, sustukça sıra sana gelecek" sözüne çok inanırım ben. Yanlış olaylar karşısında sessiz kaldığınız, üstünü örterek yolunuza devam ettiğiniz sürece bu olayların benzerleri ile sizin, çocuklarınızın, torunlarınızın karşılaşmasını önleyemezsiniz. Onun için her zaman susulmaz, kadınlara sözlü şiddet, sözlü cinsel taciz yapılmasının önlenmesini istiyorsak bu durumda da susulmaz.Cuma günü gelen mail ve telefonların sayısı Çarşamba ve Perşembe'nin üç-dört katına çıkmıştı... Yalnız Türkiye'den, sayfiye yerleri dahil ülkenin her köşesinden gelenler değil, yurtdışından gelenler de. Aralarında ünlü sanatçı, iş adamı ve siyasetçilerimizin de bulunduğu okurlarımız yalnız öfkelerine muhatap olan Sabah gazetesi yazarını değil, gazetenin kendisini de böyle bir hadsizliğe izin verdiği için suçluyor, bu gazeteyi artık ellerine almayacaklarını söylüyorlardı.Pendik'ten arayan 75 yaşında emekli bir öğretmenin, Remzi Uzunselvi isimli sadık bir okurumun benimle telefonda yaptığı konuşmanın sonunda hırsından ve üzüntüsünden ağladığına tanık oldum dün... Hepimiz adına ne büyük bir ayıp, sizin gibi bir yazara ne büyük saygısızlıktır bu. Yalnız size değil, bize de yapıldı" diyordu.Marmaris'ten telefon eden emekli öğretmen Şukufe Top; "Sizin, eşinizin ve gazetenizin hayranıyım. Bu olayın peşini bırakmayın, yanınızdayız" diyordu. Bugünlerde Radikal yazarı Mine Kırıkkanat'ın " temelde çok haklı olduğu ama sert bir üslup kullandığı" yazısı eleştiriliyor. Kırıkkanat geçenlerde yazılarına kızanların kendisine "sözlü cinsel tacizle" karşılık verdiklerini açıkladı.İşte olay budur. Kafa budur ve bu kafaların değişmesi için olayların irdelenmesi gerekmektedir.Bunu da yapacağız. Şimdilik tekrar maillerden birkaç tanesini yayımlamayı sürdürüyorum. Bu arada Türk Kadınlar Birliği, Kadın Hakları Koruma Derneği gibi kadın sivil toplum kuruluşlarının konuyla ilgili, gerek mesleklerde cinsel ayırımcılığı ve tacizi, gerekse aile birliğine saldırıyı kınayan basın bildirileri gazetelerle birlikte bana da geldi. İnternet sitelerinde sayısız okur açıklamaları yayınlanıyor. Bunlardan bazılarını da zaman içinde yazacağım.Kerim Ülker: Ruhat Hanım... Fatih Altaylı'ya verilecek en güzel cevap bence bir kızılderili atasözü ile kısaltılmış olurdu:"Kim olduğun o kadar çok bağırıyor kiNe dediğini duyamıyorum." Op. Dr. Canan Arıtman (CHP İzmir Milletvekili): Sayın Ruhat Mengi, sizi her zaman büyük bir zevkle ve böylesine iyi bir yazarın kadın olmasından gurur duyarak okudum ve çok daha uzun yıllar okumayı diliyorum.(...) Yüksek kadın duyarlılığınızla, kadın bakış açınızla pek çok konuyu öyle güzel, öyle doğru dile getirdiniz ki milyonlarca seveniniz oluştu.(...) Bu çok seviyesiz ve haksız söylem kimin yazar olup olmadığının en güzel kanıtıdır. Bu ülkenin kadınları olarak sizin yanınızdayız. Sonsuz sevgi ve saygılarımızla...Gaye Erbatur (CHP Adana Milletvekili): Sayın Mengi; Yapılan çok büyük bir yanlış, büyük bir saygısızlık. Her zaman desteğimin sizinle olduğunu bilmenizi istiyorum.Önay Alpago (Eski Devlet Bakanı): Sayın Ruhat Mengi, Fatih Altaylı'yı ayıplıyor ve kınıyorum. Siz bu ülkede sadece kadınların ya da yardıma ihtiyacı olan yurttaşların değil, onurlu, inançlı ve yürekli insanların sesisiniz.Avukat Tacettin Üstündağ: Sayın Mengi, üzgünüm, kızgınım ama şaşırmadım. Bu akne çoktan başvermişti ama patlatan çıkmadı. Şaşırmadım çünkü o sözler sadece söz konusu şahsın ağzına yakışır(....) Lütfen devam ediniz. Zaten az olan aydın sesler susmasın.(Not: Haftalık dergisi Pazar günü çıkacak sayısında bu konuyla ilgili bir röportaj yayınlıyor.)

Devamını Oku

Bu topluma güvenebiliriz!

5 Ağustos 2005

İnsan insanlığından şaşınca "değerleri yerli yerine oturmuş toplumlar onu hizaya getirir. Kendisine herhangi bir yasal ceza verilmesine bile gerek kalmaz, içinde yaşadığı kendi halkı onu manevi değerleriyle cezalandırır. İki gündür ben Türkiye'de bunun anında yapıldığına bir kez daha şahit oldum.Kendiyle birlikte gazetesi de kaybetti! Fatih Altaylı'nın, gazetecilik meslek ilkeleri ve etik anlayışının Türkiye'de nasıl değişmekte olduğunu konu alan, bu arada kendisinin de Sabah gazetesine transferini yorumladığım 2 Ağustos Salı günkü köşe yazıma ertesi gün kendi köşesinde sokak ağzıyla verdiği cevap, uzun yıllardır evli olduğum eşimi de işin içine katarak sanki gayri meşru bir ilişkiden söz ediyormuş gibi (öyle bile olsa bir köşe yazarı, kadın meslektaşına bu şekilde hitap veya hakaret hakkına asla sahip değildir) "Başyazarla yatarak yazar olunmaz" şeklindeki tarifi toplumu erkeğiyle, kadınıyla, genci, yaşlısı, sivil toplum kuruluşu, hukukculan, TV'si, gazetesi, haber ajanslarıyla ayağa kaldırdı.Çarşamba günü, bu hakaret köşesinde okunmaya başladığı andan itibaren yayınların, telefonlarla, mektuplarla gelen tepkilerin ardı arkası kesilmedi. İki gün içinde değerli okurlanmızdan ve haberi TV'lerden duyanlardan yüzlerce mail ve faks geldi, gelmeye de devam ediyor Benim daha fazla bir şey söylememe şu an için gerek yok, onların tepkilerinden bazılarını duymanızı istiyorum. Yalnız küfür anlamındaki kelimeleri vermeyeceğim.Ata Kayatürk:Sayın Mengi, yazdıklarınızı okurken bir erkek olarak gözlerim yaşardı ve hayatımda ilk kez erkek olmaktan utandım.(...) Kendisinin yaptığı.....kınıyorum ve hiç olmazsa, bir nebze rahatiatacaksa sizden bir erkek olarak özür diliyorum. Bizler var oldukça sizler de daima olacaksınız. Merak etmeyin, arkanızda çok büyük bir kitle var. Kendinize iyi bakın. Saygılanmla.Tomur Günce (Altınova/Ayvalık):VATAN gazetesinin yayın hayatına başladığı günden beri sürekli okuyucusu olup, köşenizin de fanatik bir okuyucusuyum. Fatih Altaylı'nın şahsına yönelik, ahlâk dışı ifadesi nedeniyle yazdığınız, basın ahlâkının eşsiz bir örneği niteliğindeki bugünkü makalenizden dolayı sizi bir kere daha kutluyorum. Yaşım 61 olmasına rağmen şayet İstanbul'da olsaydım elinizi öpmeye bile gelebilirdim^..) Bilmiyorum niyetiniz var mı, bu "kabadayı" aleyhine yüklü bir tazminat davası açmanız şart. 'Takıntılı" kelimesine 15 milyarlık tazminata hükmedenler yatak odasına giren bu kabadayıyı trilyonluk tazminata mahkûm etmeleri boyunlarının borcudur.Zeynep Arapoğlu:Unutmayın ki, çok parası olanlar parayla satın alamayacakları her şey için kirli ağızlarını açarlar(...) Siz susmamakta haklısınız, bugün köşenizde yazdığınız "Adam olma konusunda öğüt verebilmek için önce adam olmak gerekir" tam bir özettir.Sinan Kara (gazeteci):Değerli hocam, bugünkü yazınızda F. Altaylı'ya "Hodri meydan" seçeneği sunmuşsunuz. Kabul edebilir mi bilmiyorum. Yürekli ve ilkesel duruşunuz için sizi kutluyorum.Kenan 1946: Bu......bizim önümüze yazar diye, klip yöneticisi diye, televizyon sunucusu diye sunanları kınıyorum. Para karşısındasahip değiştiren mal gibi.....karşımıza çıkıyor,evimize giriyor.Serhat Ergin Baykara: Ruhat Hanım, bugünlerde kiminle karşılaşsam konu "bu adamın".... transferine geliyor. Ben dahil herkesin edecek iki çift lâfı var buna. Adam olmaktan bahsedeceğine yediği halttan çok hoşnutsa o yakışıklı fotoğrafının yanında korkmasın da mail adresini yayınlasın.Etem Günaydın: İyi bir gazete okuyucusuyum. Ancak Hürriyet'te yazdığı dönemde Fatih Altaylı'nın köşesini hiç okumazdım. Hürriyet'ten ayrıldığı için çok seviniyorum.(...) Bence: Ne zaman huzurlu oluruz?Fatih Altaylı okumadığımız zaman! Saygılanmla. DEVAM EDECEK...

Devamını Oku

Kadınlar adına verilecek cevap!

3 Ağustos 2005

Kendine saygısı olmak... Tahminlerin üstünde önemli bir kavramdır bu. Çünkü ancak ve sadece kendine saygısı olan insanların ağzından çıkanı kulağı duyar.Ancak kendine saygılı ve dürüst insanlar söylediklerinin arkasında durabilir, mertçe ortaya çıkıp "verilecek bir cevabı varsa" verebilir. Kendine saygılı, özgüveni olan ve özellikleriyle saygın bir yer edinmiş olanlar "bunu bir anda yerle bir etmemeyi" düşünebilir. Başkası yaptığında (veya kendine yapıldığında) tenkit edeceği bir davranışı kendisi yapmayabilir.İşte bu 'kendine saygı' olmadı mı, o zaman sınır yoktur. Defalarca çamura bulansanız da, nefret toplasanız da şöhret, para, güç gibi faktörlerle herkesi susturacağınıza, her şeyi unutturacağınıza inanırsınız.Kendi içinizde "susturamayacağınız bir ses" yoktur çünkü... Size kendinizi yerlere düşürdüğünüzü, çamura bulandığınızı anlatacak o ses; içinde bulunduğunuz ana kadar yaptığınız her haksızlıkla, her ilkesizlikle biraz daha kısılmış, sonunda sıfırlanmıştır.Artık ilkesizlik, saygısızlık ve her türlü yanlış eylem için sınırsız bir alana sahip olunmuştur.Nasıl adam olunur? Elbette bir tarifi, kuralları var bunun... Öğrenilebilir de. Ama, öğretmeye kalkanların önce kendilerinin öğrenmesi ilk şarttır. Kendi "adam"lıktan bihaber olanlar böyle bir ehliyete sahip değildir.Nasıl ki bazı geri kalmış ülkelerde büyük paralarla transfer yapan her gazeteci "iyi gazeteci" demek değilse ve bu ülkelerde "hükümetlere yakın olmak, araziye uyarak yön değiştirebilmek ve saldırarak susturma becerisine sahip olmak" iyi transferlere yeterliyse, görünüşe aldanmamak gerekirse, her vezir olanın adam olduğuna da inanmamak, aldanmamak gerekir.İletişim fakültelerine ders konusuFatih Altaylı'nın aylar, yıllar boyu ağzına geleni yazdığı, temiz olmamakla, ahlâksızlıkla, yolsuzlukla suçladığı Sabah gazetesine yüklü bir transfer ücreti ve başka çıkarlar karşılığında geçmesinden sonra bu olayın detaylarını VATAN gazetesi haber olarak verdi. Ben de gayet düzeyli bir üslupla "kendisinden kopan ve yeni bir gazete kuran gazetecileri 'etik dışı davranmakla' suçlayan" gazetenin yazarlarının Altaylı konusunda hiçbir şey yazamayacağını, zira buna patronlarının izin vermeyeceğini söyleyerek haberi "Gazetecilik fobisi" başlıklı yazımda yorumladım. (2 Ağustos Salı)Bugüne kadar istediği her konuda, herkese rahatça saldırıya geçen, kalemini istediğinde kalaşnikof gibi kullanan yazılarında etikten, dürüstlükten, insan haklarından sık sık dem vuran Fatih Altaylı bu yazıya dürüstçe, mertçe, varsa eğer bir hata olduğunu açıklayarak cevap vermedi. Ne yaptı; önce okurlarına, sonra da 20 yıllık bir meslektaşına; köşe yazarlığı ve televizyonculukta evlenmeden çok önce başarıya ulaştığını bildiği bir meslektaşına, sokak kavgasında bile söylenmeyecek, hiçbir meslekte kabul edilemez bir saygısızlıkla cevap verdi.Belden aşağı vurmak"Ne zaman adam oluruz" köşesi içine "l yazarla yatarak yazar olunmayacağını anladığımız zaman" yazarak... Dikkatinizi çekerim; "Başyazar eşi olmakla" demiyor. Uzun yıllardır evli olan bir meslektaşı için "Yatarak" kelimesini kullanıyor. Çünkü bu; cinsellik, belden aşağı vurmak ona göre en iyi intikam şekli... Hele de karşısındaki kadınsa...Kadın bu durumda susar. Çekinir, siner. Daha da ileri gitmesinden, daha bayağı, daha galiz kelimeler kullanmasından korkar.Kadına belden aşağı vurmak iş yapar! Ama papaz her zaman pilav yemiyor işte. Ruhat Mengi, incinmeye, kırılmaya, her tür dengesiz, haksız saldırıyı da iltifatlar gibi fazla etkilenmeden karşılamaya alıştırdı kendini. Artık incinmiyor, sadece bu kadar acınacak duruma düşen bir meslektaşı karşısında meslek adına, insanlık adına utanç duyuyor.21. yüzyıl Türkiye'sinde hâlâ kadınlara cinsel ayırımcılık yapan, başarılı olmuş her kadının ancak "biriyle yatarak" yükseldiğine inanan ve kadın-erkek ayrımı yapmadan mertçe, konu içinde cevap vereceğine onun özel yaşamına saldıran, çağdışı kafalı gazeteciler olmasından üzüntü duyuyor, o kadar.Aslında sadece ben olsam işin içinde, bu derece düzeysiz bir saldırıyı umursamaz, saygıdan bu derece yoksun birini muhatap kabul etmezdim. Ama bugüne kadar, her benzer durumda, eğer karşısındaki kadınsa ona karşı cinsellik silahını kullanan, belden aşağı vuran tüm erkeklere artık haddini bildirmenin zamanının geldiğine inandığım için ve kadınların bundan böyle susmayacağının iyi anlaşılması için onlar adına susmayacağım.Susacak, kendi okurları tarafından susturulacak biri varsa, utancın sahibinin kendisi olacak bu...Hodri meydanCinsellik, kadının susması veya utanması gereken bir konu değildir, aksine yemek, içmek, uyumak kadar doğal bir parçasıdır yaşamın. Eğer ben başyazar, eşim yazar olsaydı, ona aynı durumda aynı cümleyle saldırıda bulunamayacak, cevabı varsa konu içinde kalmak zorunda olacaktı Fatih Beyefendi.Bende kendisine hodri meydan diyorum. Madem ki Teke Tek bu kadar kendine güveniyormuş, aynen bir zamanlar onun Sabah gazetesi yöneticilerini "yolsuzlukları hakkında" konuşmaya davet ettiği gibi davet ediyorum; buyrun teke tek, televizyonda konuşun benimle. IQ'nuzu, yazarlığınızı, birikiminizi gösterin cümle âleme.Sorularımı cevaplayın.Yapabilir misiniz?Yapamadığınız takdirde de sonsuza kadar bir meslektaşınıza ve tüm kadınlara yaptığınız büyük ayıbın utancıyla yaşayın. Türkiye'nin akıllı ve sağduyulu insanları size gereken cevabı verecektir.Kim bilir belki Hıncal Uluç gibi kadın haklarını savunan ve bu durumlarda susan kadınlara çağrıda bulunan yazarlar da...

Devamını Oku

Uyanmanın tam zamanıdır!

2 Ağustos 2005

Türkiye'de önümüzdeki aylarda bir El-Kaide terörü beklendiği açıklandı. Bunun Avrupa'da da pek âlâ bir şekilde duyulmuş olduğunu ben AB görevlisi Fransız gazeteci arkadaşımdan gelen e-mektuptan öğrenmiş bulunuyorum. Le Monde gazetesinde yer alan bir haberi AB yönetiminin duymamış olması beklenemez herhalde.Buna rağmen, kendisi de aynı terörü sık sık yaşamakta olan Avrupa, bırakın destek vererek yardımcı olmayı Türkiye'yi her yönden sıkıştırmaya devam ediyor. Fransa bu kez de Kıbrıs'ı bahane ederek Türkiye'nin müzakere tarihinin ertelenmesini isterken Avrupa Parlamentosu Brüksel'de Eylül ayı içinde "AB, Türkiye ve Kürtler" konulu bir konferans yapacağını açıklıyor. Son aylarda yine bir çok askerimizin şehit olduğu, bu nedenle her üç günde bir şehit cenazelerinin kalktığı PKK saldırılarını kınamadıkları için Ankara'daki AB Büyükelçileri tarafından da eleştirilen Leyla Zana ve Hatip Dicle'yi de davet ediyor.AB'nin ne yapmaya çalıştığını anlamak iyice zorlaştı. Nitekim Dışişleri kaynakları konferansın isminin bile "tahrikkâr" olduğunu söylemişler.Tahrikkâr olduğu muhakkak; sanki Türkiye "azınlık çoğunluk, bütün halkıyla bir bütün" değilmiş gibi bölücü bir tavır sergileniyor. Sanki Türkiye'nin AB tarafından atılacak cüretkâr adımlara nereye kadar dayanabileceği test ediliyor. Sanki ülkenin doğusunda yaşayanlar Türk milletinin dışında bir "çoğunluk" muş veya başkenti Diyarbakır olan bir başka ülke varmış ve temsilcileri de Zana ve Dicle'ymiş gibi bir politika sürdürülüyor.Ben "her türlü zorluğa rağmen AB yolundan dönmemek, Batı uygarlığından nasiplenmek" taraftarı olanlardanım. Ama buna rağmen Avrupa'nın bu olaylarda olduğu gibi Türkiye'ye (diğer aday ülkelere yapmadığı şekilde) sık sık baskıcı, küçümseyici veya bölücü bir tutum içine girdiğini görmemek de imkânsız.17 Aralık'ta Brüksel'deki, Türkiye'nin adaylığıyla ilgili AB toplantılarında bir Kürt vatandaşın AP Başkanı Joseph Borrell'e sorduğu"Kürt haklarının verilmesini de Türkiye'ye şart koşmayacak mısınız" sorusuna Borrell'in verdiği;"Hem biz azınlık değiliz diyor, hem de sürekli Türkiye'ye karşı çıkıyorsunuz. Azınlık değilseniz diğer vatandaşlar gibi sıranızı bekleyerek haklarınızı öyle alın. Türkiye bugüne kadar Kürt vatandaşlarıyla ilgili önemli adımlar attı" cevabını bizzat, salonda dinledim.O zaman... 17 Aralık'tan bu yana ne oldu ki şimdi "Türkiye" ve "Kürtler" ayrı başlıklar altında görüşülüyor demez misiniz?Aynı anda Washington'da sivil ve askeri bürokrasi arasında "Kuzey Irak'taki teröristlerin yakalanması için Türkiye'ye yardım etme" konusu görüşülüyor. Siviller bunun gerekliliğinde İsrar etmekteler. Aynı anda Ermeni soykırım iddiası ile ilgili olarak isviçre'nin de Fransa'dan sonra Türkiye'ye karşı sürdürmekte olduğu yanlış siyaset söz konusu ve Türkiye gerekli tavrı bir türlü alamıyor.Dışişleri Bakanlığı'nın ve Hükümetin doğru ve İsrarlı bir dış siyaset uygulaması bu sorunların hepsini çözebilir. En kritik dönem içindeyiz. Tatille, milletvekilleriyle birlikte kamp yapmakla, rehavetle olmaz.Soralım Borrell'e (baksınlar toplantı kayıtlarına), soralım İsviçre'ye, bastıralım ABD'ye. Uyumanın zamanı değil!

Devamını Oku