Uyanmanın tam zamanıdır!

Türkiye'de önümüzdeki aylarda bir El-Kaide terörü beklendiği açıklandı

Haberin Devamı

Türkiye'de önümüzdeki aylarda bir El-Kaide terörü beklendiği açıklandı. Bunun Avrupa'da da pek âlâ bir şekilde duyulmuş olduğunu ben AB görevlisi Fransız gazeteci arkadaşımdan gelen e-mektuptan öğrenmiş bulunuyorum. Le Monde gazetesinde yer alan bir haberi AB yönetiminin duymamış olması beklenemez herhalde.

Buna rağmen, kendisi de aynı terörü sık sık yaşamakta olan Avrupa, bırakın destek vererek yardımcı olmayı Türkiye'yi her yönden sıkıştırmaya devam ediyor. Fransa bu kez de Kıbrıs'ı bahane ederek Türkiye'nin müzakere tarihinin ertelenmesini isterken Avrupa Parlamentosu Brüksel'de Eylül ayı içinde "AB, Türkiye ve Kürtler" konulu bir konferans yapacağını açıklıyor. Son aylarda yine bir çok askerimizin şehit olduğu, bu nedenle her üç günde bir şehit cenazelerinin kalktığı PKK saldırılarını kınamadıkları için Ankara'daki AB Büyükelçileri tarafından da eleştirilen Leyla Zana ve Hatip Dicle'yi de davet ediyor.

AB'nin ne yapmaya çalıştığını anlamak iyice zorlaştı. Nitekim Dışişleri kaynakları konferansın isminin bile "tahrikkâr" olduğunu söylemişler.

Tahrikkâr olduğu muhakkak; sanki Türkiye "azınlık çoğunluk, bütün halkıyla bir bütün" değilmiş gibi bölücü bir tavır sergileniyor. Sanki Türkiye'nin AB tarafından atılacak cüretkâr adımlara nereye kadar dayanabileceği test ediliyor. Sanki ülkenin doğusunda yaşayanlar Türk milletinin dışında bir "çoğunluk" muş veya başkenti Diyarbakır olan bir başka ülke varmış ve temsilcileri de Zana ve Dicle'ymiş gibi bir politika sürdürülüyor.

Ben "her türlü zorluğa rağmen AB yolundan dönmemek, Batı uygarlığından nasiplenmek" taraftarı olanlardanım. Ama buna rağmen Avrupa'nın bu olaylarda olduğu gibi Türkiye'ye (diğer aday ülkelere yapmadığı şekilde) sık sık baskıcı, küçümseyici veya bölücü bir tutum içine girdiğini görmemek de imkânsız.

17 Aralık'ta Brüksel'deki, Türkiye'nin adaylığıyla ilgili AB toplantılarında bir Kürt vatandaşın AP Başkanı Joseph Borrell'e sorduğu
"Kürt haklarının verilmesini de Türkiye'ye şart koşmayacak mısınız" sorusuna Borrell'in verdiği;

"Hem biz azınlık değiliz diyor, hem de sürekli Türkiye'ye karşı çıkıyorsunuz. Azınlık değilseniz diğer vatandaşlar gibi sıranızı bekleyerek haklarınızı öyle alın. Türkiye bugüne kadar Kürt vatandaşlarıyla ilgili önemli adımlar attı" cevabını bizzat, salonda dinledim.

O zaman... 17 Aralık'tan bu yana ne oldu ki şimdi "Türkiye" ve "Kürtler" ayrı başlıklar altında görüşülüyor demez misiniz?

Aynı anda Washington'da sivil ve askeri bürokrasi arasında "Kuzey Irak'taki teröristlerin yakalanması için Türkiye'ye yardım etme" konusu görüşülüyor. Siviller bunun gerekliliğinde İsrar etmekteler. Aynı anda Ermeni soykırım iddiası ile ilgili olarak isviçre'nin de Fransa'dan sonra Türkiye'ye karşı sürdürmekte olduğu yanlış siyaset söz konusu ve Türkiye gerekli tavrı bir türlü alamıyor.

Dışişleri Bakanlığı'nın ve Hükümetin doğru ve İsrarlı bir dış siyaset uygulaması bu sorunların hepsini çözebilir. En kritik dönem içindeyiz. Tatille, milletvekilleriyle birlikte kamp yapmakla, rehavetle olmaz.

Soralım Borrell'e (baksınlar toplantı kayıtlarına), soralım İsviçre'ye, bastıralım ABD'ye. Uyumanın zamanı değil!

DİĞER YENİ YAZILAR