Dün akşam Yalın'ın konseri vardı Rumeli Hisarı'nda. Ondan önceki akşam Zülfü Livaneli'nin. 26 Temmuz Salı akşamı Cemil Topuzlu Açık Hava'da Kenan Doğulu'nun. Normal şartlarda bu konserleri kaçırmam ben ama annemin ciddi rahatsızlığı devam ettiği için başından ayrılamıyorum maalesef... Bu arada hâlâ mektuplarında onun sağlığını soran, bugüne kadar desteğini, ilgisini esirgemeyen okurlarıma ve dostlanma bir kez daha gönülden teşekkürler. Şimdilik tehlikeyi atlattı, mücadeleyi sürdürüyor çok şükür...Tekrar Yalın'a, Zülfü Livaneli'ye ve Kenan Doğulu ya dönelim. Sadece güzel ses, güzel müzik değil beni onlara bağlayan ve konserlerini kaçırtmayan... Bu sanatçılan dört dörtlük sanatçı bulmam, kendi alanlarında rakipsiz olduklarına inanmam... Sezen Aksu gibi... Zamanında Barış Manço gibi... Erol Evgin gibi... Onların yıllar boyu kimse tarafından geçilmemesinin sırrı da benzersiz, dört dörtlük sanatçı olmalanndaydı. Şöhreti, başarıyı taşımayı da biliyorlardı, (Önder Fırat ise ne yazık ki Aksu'nun şöhretini taşıyamayarak zarar veriyor kendisine... Muhabirlere saldırması ve yaralaması son derece çirkindi.)Kolay iş değildir bulunduğu konumu; başarıyı, şöhreti hazmetmek... Ne demişler; "Asıl önemli olan adam olmak değil, adam kalabilmektir."Sevgili kızlarım Nazlı ve Yasemin'den dolayı gayet iyi biliyorum ki (istisnalar dışında) genellikle gençlere müziği sevdirmenin yolu pop müzikten geçiyor. Ve bizde de son yıllarda çok iyi sesler yetişti Türk pop müziğinde.Küplerde makyajla, özel hilelerle ve teknoloji yardımıyla "iyi gibi" görünüp de sahneye çıkıp eline mikrofonu alınca sivrisinek vızıltısına benzer seslerle kalıverenlerden söz etmiyorum.Ses varsa eğer...Eline aldığı gitarıyla açık hava sahnelerinde biharikalar yaratan gerçek sanatçılardır hayranlıkduyduklarım... Ya da müzik eşliğinde olmasa bile kendini dinletebilecek güçteki sestir. Onun yanında sempatisi, zekâsı, karizmasıyla kendini sevdirendir.Ebru Gündeş'tir örneğin... Serdar Ortaç'tir. Onları sahnede izlemediyseniz katiyen fikir yürütemezsiniz. Ebru, Yalın, Serdar, Kenan... Yaşar... Bu genç sanatçıların hepsi de son derece özgün ve güzel sese, yeteneğe sahipler bence... Onlan gururla dünyanın her yerinde sahneye çıkarabilirsiniz, aynı takdiri toplayacaklarına şüpheniz olabilir mi?Gerçek sanatçı, gerçek yetenek (aslında her meslek için geçerli) sansasyona gerek duymaz. Eşten, dosttan torpil, destek aramaz. Kadın ise magazin programlarından medet ummaz. Kıvırtmaya, soyunmaya, küplerde seks satmaya, "en iyi benim", "en güzel benim" gibi sömürülere ihtiyaç hissetmez. Daha şöhretli isimlerle polemik yaratmaya, bundan faydalanmaya yeltenmez.Türkiye'de kifayetsiz ama muhteris siyasetçilerin başvurduğu popülist politikalar aynen sanatçılar tarafından da kullanılıyor... Neden? Çünkü "saf, kolayca kabul ediveren alıcı" buluyorlar da ondan.'Çırpınışlar' diyorum ben onlarınkine. Çırpınarak suyun yüzünde kalmaya, pastadan pay kapmaya çalışıyorlar. Sayıları da az değil.Hülya Avşar'ın yine "en güzel kadın" seçilmesi kendisinden daha genç yıldız(cık)ları kızdırdı, polemiklere yöneltti. Oysa kabullenmeleri gerekir. Gerçek güzelliğin, karizmanın, yeteneğin, gerçek sanatın yaşla başla ilgisi yoktur. Hatta tam aksine "gerçek..." yaşla daha da gelişir...Siyasette olduğu gibi diğer konularda da kolay inanmamak, aldanmamak gerekiyor. Zira bizim aldanmamız birilerinin, hak ermediği yerlere fazlasıyla kolay gelmesini sağlıyor!Sorgun Ormanı'nı kesemezsiniz!Antalya'da golf sahası yapılmak üzere Sorgun Ormanı nda 200.000 ağaç kesileceği haberini kısa süre önce yazmıştım hatırlayacaksınız. Bu bilgi 'dünyanın en hızlı çölleşen ve 40 yıl içinde kuraklık tehlikesiyle karşılaşacak ülkelerinin başında olduğumuzu da hatırlattığım yaz^a birlikte verilmişti.Manavgatlı okurum Fatma Feyza Hatipoğlu'ndan gelen mektupta "tüm protestolara rağmen kesimlerin başladığı" belirtiliyor. Antalya'daki birçok otel ağaçlan kesmemek için odaların içerisinde kalmasını sağlar ve inşaatlarını buna göre yaparken, bugün ve bundan sonraki tüm kuşaklara ait bir ormanın 200.000 ağacının "birkaç zenginin keyfini karşılamak için* kesimine nasıl izin verilebiliyor?Kesilen her ağaç bizim ve cocuklanmızm çölde yasamasına neden olacak, öyleyse bunu yapmaya kimin hakkı var?Ve biz neden susuyoruz?Türkiye'nin bir Orman Bakanlığı varsa (ki olduğu söyleniyor), Bakan Ptepe'nin bize, tüm vatandaşlara bu kıyımlara nasıl izin verdiklerini açıklaması gerekiyor. Hem de Sorgun Ormanı sorumsuzca, bencilce kesilmeden! Kesilirse bunun hesabından kaçamayacaklar.
Dün Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Türkiye'nin, nüfusuyla birebir ilgili bunca sorununu bildiği halde 'Çoğalın, Allah ne verdiyse'..." şeklindeki konuşmasından söz etmiştik. Bir yandan (işsizlik nedeniyle) Anadolu'daki şehirlerden istanbul'a akını durdurmanın öneminden ve önleminden söz ediyor ama temelde çoğalmanın yararına inanıyordu.Birkaç okurum "çoğalın" dediği konuşmayı 2002'de yaptığını hatırlatmışlar. O zaman şöyle diyeyim; Bugün de 2002'dekinden farklı düşünmüyor. Sayın Erdoğan'ı şu anda nüfus artışıyla, çoğalmayla ilgili ne düşündüğünü açıklamaya davet etsek acaba size, bize farklı bir şey söyleyebilir mi?"İstanbul'a vize koyalım" dediği gibi "Halkımıza nüfus plânlamasından söz edelim, onlara, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki vatandaşlarımıza besleyemeyecekleri / besleyemeyeceğimiz kadar çok çocuk yapmalarının zararlarını anlatalım. İş yok, sağlık, eğitim imkânlarımız yetersiz. Nüfusumuz şimdi 72 milyon, 80 milyona çıkarsa ne yaparız? Peşinden koştuğum AB de tamamen hayal olur" diyebilir mi?Değişti mi acaba?Diyemez... Demez... Zira bir başka yanılgı sonucu, ne kadar çok ezilmiş; eğitimsiz, işsiz insan varsa o kadar çok oy kaynağı vardır bugünkü yönetimin... Ezilmiş ve eğitimsiz insanlarda tepki yaratmak da, din üzerinden taraftar toplamak da, onlan yanıltmak da daha kolaydır, (örneğin "Ben de kaçak evde oturdum" diyenler şimdi kaçak yapıları yıktırıyorlar.)Ayrıca din üzerinden siyaset yapanlar için, nüfus nedeniyle iş bulamayan, açlık sınırının altında yaşayan insanları bile nüfus plânlamasının dinen sakıncalı olduğuna inandırmak zor değildir.Kısacası Tayyip Erdoğan'ın açıkça "Ben laik değilim ama laikliği korumakla yükümlüyüm" dediği gibi, laiklik hakkındaki düşünceleri nasıl Erbakan'ınkilerle örtüşüyorsa, 'çoğalma' hakkındaki düşünceleri de örtüşmektedir. (Aksinin doğru olduğunu söylerse, ben de hata yaptığımı söyleyerek derhal özür dileyeceğim. Ama sanmıyorum.)"Dinsiz derler"Başbakan Erdoğan birçok konuda Türk halkını yanıltmayı, bile bile kelime oyunlarıyla olayları yanlış yorumlamalarına neden olmayı sürdürüyor.Sanki kaçak liselere, hastanelere ve yasa dışı olan her şeye bu ülkede izin varmış gibi kaçak Kur'an kurslarına serbestlik tanıyan yasayı çıkardıklarında, gelen itirazlara karşı büyük, ciddi bir saptırmayla cevap vermişti:"Tom Miks okumak serbest de Kur'an niye değil?"Oysa bunu söylerken Kur'an'in da serbest olduğunu, herkesin kendi Kur'anını okumasına bir engel olmadığı gibi binlerce yasal kurs bulunduğunu biliyordu.Son olarak TÜSİAD Başkanı ile arasında geçen konuşmanın da bundan farkı yok... Ömer Sabancı ona "Din konularındaki İsrarınızı yadırgıyoruz" derken din üzerinden siyaset yapmalarındaki İsrarı, kaçak Kur'an kurslarını, her fırsatta laiklik kurallarına karşı yaptıkları çıkışları kastetmişti kuşkusuz.Onun cevabı ne olmuş:"Böyle konuşursanız TÜSİAD'a dinsiz derler."Bu kışkırtmadır. Türkiye'nin çok önemli bir sivil toplum kuruluşunu, işadamlarını halka yanlış tanıtmadır.Saygı dışı, resmi üslup dışı, bugüne kadar benzen görülmemiş bir "tavır" dır. Söylenen sözü kasıtlı olarak saptırmadır.Tayyip Erdoğan ile adamlan, bu ve benzeri davranışlarla o kadar meşguller ki halletmeleri gereken sorunlar ortada duruyor. Ve hızla çığ gibi büyüyor.Göremiyor ve yanılgıları sürdürüyoruz.Gerçekten, aptal mıyız biz?
Her ikisi doğrultusunda öyle çok belirti gösteriyoruz ki karar vermekte zorlanıyor insan.Almanya'da Türk öğrencilere aptal diyen aptal rektörü duyduğumda her Türk gibi çok öfkelenmiş ve hele Almanlar'in bu konuda bizimle kıyaslama yapacak bir zekâya ve akla kesinlikle sahip olmadıklarını düşünmüştüm.Tembeliz, evet, Avrupa ülkeleri gibi tek bir hedefe kilitlenip ulusal birliği sağlayarak yükselemiyor "ihtirası aklına galip" yöneticilerin elinde savrulup duruyor ve hep zaman kaybediyoruz, doğru. Çalışacağımıza boş işlerin peşinde koşuyor, kısa yoldan köşe dönme çareleri arıyoruz, o da doğru.Ama kısa sürede birçok sanayi dalında Avrupa'nın rekabetten korkacağı düzeyde başarı gösterdiğimiz de ortada. Bu milletin sadece Kurtuluş Savaşı dönemini incelemek bile "tüm imkânsızlığına rağmen cihanı altederek ülkesinden kovan" bir milletin, sadece cesaretini değil aklını ve zekâsını göstermeye yeter... Gel gör ki kendisi üzerinden oynanan siyasi oyunlan görmekte hâlâ zorlanan bir toplum da var ortada... O zaman hangisi doğru? Aptal mıyız, değil miyiz? Dün Güngör Mengi ve Bekir Coşkun Tayyip Erdoğan'ın "nüfusun çoğalması" yönündeki sözlerini almışlardı sütunlarına:"Bu millete 'çoğalmayın' tavsiyesi adeta ihaneti vataniye (neden 'vatana ihanet' demiyor acaba? R.M), adeta bu milleti azaltarak tarihten, dünyadan silme projesidir(...) Bu milletin çoğalması lâzım!...) Sakın ha. Allah ne verdiyse!"Bir yandan "İstanbul'un çok kalabalık hale geldiğini ve vize uygulaması isteyen" Başbakan bir yandan da "çoğalın, Allah ne verdiyse" diyor. Memleketin başı bunu yapınca ayak kokuyor... Pardon, kopuyor.Zira Türkiye'nin nüfus artışıyla ilgili tek sorunu istanbul'un durumu değildir. İşsizlik nedeniyle boşalan illerin belediye başkanlarının haykırışlarını herkes duyuyor da Başbakan duymuyor mu?Üniversiteye giremeyen l milyon genci, üniversiteyi başarıyla bitirdiği halde aç sezen öğretmenleri, doktorları, mühendisleri görmüyor mu?72 milyonluk, insanların üstüste yığıldığı bir ülkede kontrol edilemeyen teröristlerin aldığı canları, yükselen bedduaları duymuyor mu? Sağlıkta, eğitimdeki çözümsüzlüklerden haberi yok mu?(Yarın: "TÜSİAD'a dinsiz derler")Demirel yerden göğe kadar haklı!Tarihe ve ülke siyasetine hakim l olmak budur işte... Süleyman Demirel'in iyi bir cumhurbaşkanı olmasının sırrı da budur.Siyasetin çekişmeli, rekabetti yerinden çekildiği anda o muhteşem bilgi dağarcığını doğru kullanmayı başarmıştı.Bülent Ecevit'in Vahdettirîe birçok olumlu ihtimaller atfederek onun tarihteki rolünü değiştirmeye çalışmasına karşılık İngiliz tarihçi Andreu/ Mango ile Deniz Baykal'ın ve Demirel'in söyledikleri yeterli zaten... Demirel, bunların yanında "Atatürk'ün Vahdettin hakkındaki görüşünü" de hatırlattıktan sonra VATAN'dan Ankara'daki arkadaşımız Semra Çetin'e "O şartlan Atatürk'ten iyi mi biliyor? Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve ilerici ise gereğini yapsın" demiş.Bir de espri patlatmadan durmamış: "Onun benimle değil, Atatürkle sorunu var"... içinde çok gerçek payı olabilir mi bu esprinin sizce? Bence olabilir.Durup dururken neden Vahdettin'le ortaya çıktı Ecevit, merak ediyoruz ya... Belki de bununla "Atatürk'ün haksız olduğunu, halifeliğin ve padişahlığın kaldırılıp rejimin değiştirilmesine aslında tarihimizde anlatıldığı kadar gerek olmadığını" anlatmaya çalışıyor, kimbilir?Malûm "halifelik" özentisi birileri tarafından her daim sürdürülmekte... Onlara arka çıkılmadığına nasıl emin olabiliriz gerçekten de? Ecevit söylediği kadar ilerici, Atatürkçü, Cumhuriyetçi ise Atatürk'ün Samsun'a ayak basmasından sonra onun tevkif edilmesi emrini veren ve fetva yayınlatan halife ve padişahı nasıl savunabilir?İngiliz gemileriyle İstanbul'dan kaçan, yine İngilizler'in Türkiye'yi sömürge yapması için ricada bulunan, onlarla işbirliği yapan ve Kurtuluş Savaşı'nı başlatanlarla mücadele eden Vahdettin'in suçsuz olduğunu nasıl söyleyebilir? Bunların sim Demirel'in esprisinde gizli...Ecevit artık susmalı, verdiği zarar yetti Türkiye'ye
The Independent gazetesinin, Londra'da kanlı terör eylemlerini yapan teröristlerin fotoğraflarına Bush ve Blair'in karikatürlerini yerleştirmeleri iyi bir buluş. Zira Bush, kendi vatandaşlarına acımasızca toplu katliam yapan Saddam'ın indirilmesini başlangıçta samimiyetle ve Ortadoğu'ya demokrasi getirilmesi için istemiş olabilir. Yeniden seçilmesi kendi vatandaşlarının da buna inandığını gösteriyor ama doğrusu kitle imha silahlarının çıkmaması ve Bin Ladin ailesiyle geçmişteki ilişkileri akla da bin tane soru işareti getirmişti... Ayrıca hesapları tutmadığı için Irak şu anda eski halinden çok daha beter durumda olduğu gibi çok sayıda masum insan da bu savaşta hayatını kaybetti. (Bizim açımızdan baktığımızda ise Irak'ın işgali sonrasında verdikleri cesaretle, PKK terörünün eski hızıyla hortlamasını sağladılar.)Bu nedenlerle Bush o karikatürde Blair'le birlikte yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Ama öte yanda The Independent'ın bu şekilde teröristlerin yaptığını meşrulaştırmak, onlarca yüzlerce masum insanı yok eden eylemlerinin "Irak savaşına makul bir misilleme" olarak kabulünü sağlamak açısından yanlış olduğuna inanıyorum ben... Gazetecilik öyle bir sorumluluk gerektiriyor ki birden bire uluslararası sansasyon yaratacak ve gazeteye reklam sağlayacak bir karikatür bile sonucu çok iyi düşünülerek yayınlanmalı... Öte yanda bütün bu ciddi sakıncasına rağmen "basın özgürlüğü" ve "cesareti" adına takdir edilecek bir olay Independent'in yaptığı ve Blair'in bunu kabulü...Hep yazdık, kedili Tayyip Erdoğan karikatürü konusunda da defalarca hatırlattık, ingiltere ve birçok Avrupa ülkesinde siyasetçiler, krallar, kraliçeler kendileriyle ilgili medya şakalarına tepki, alınganlık göstermezler. Normali de budur... Türkiye'de bırakın bu normali, basın getirilen akıl almaz cezalarla kalem oynatamaz haldedir."Cesaretle gelince... Türk basını hiç bir dönemde bu dönemdeki kadar iktidar yağcılığına soyunmamışlar. Bu yağcılık nedeniyle iktidarın yapmak zorunda olup da yapmadığı icraatlar, çıkarmak zorunda olup da çıkarmadığı yasalar üstü örtülerek bekletilmekte ve hiçbir itiraz duyulmamaktadır.Medya, kaç gündür yazmakta olduğum şu "Milli Mücadele dönemi basını ile benzerliği" durumundan bakalım ne zaman çıkacak?Musibetsiz olmaz!Herhalde en çok atasözü olan milletlerden biri biz olmalıyız Boşuna değil, en çok ihtiyacı olan da biziz...Yaz başından beri şu jet-ski ve sürat motoru çılgınlığı defalarca gazete haberi oldu. Metin Şentürk bile jet ski ile, yüzen insanların arasında tur attı... Biz defalarca uyardık, dinleyen olmadı. Ü nedeni olabilir bunun;1) Anlayışımız kıt2) Gösteriş merakı, özenti ve görgüsüzlük iyice çığrından çıkmış halde...3) O kadar benciliz ki başkalarının yaşamını tehlikeye atmak bile bize vız geliyor.Tabii başıboş, kontrolsüz, denetimsiz bir ülkede yaşadığımız için de önlem, yaptırım filan yok.İşte nihayet Bodrum'da bir sürat teknesi Dışişleri'nden bir bürokratı başından ve sırtından yaralayarak hastanelik etti. Şimdi önlem almayı, yasak koymayı düşünebilirler belki...Ancak "bir musibet" aklımızı başımıza getirir çünkü bizim... Hâlâ, 2005 yılında da... Ne acı...Yine de, bu şımarıklık bir çok insanın canına mal olmadan önlenebilirse buna da şükür diyelim!Havai fişek görgüsüzlüğün daniskası!(Bu ve yukarıdaki yazı ayrı zamanlarda yazıldı ama göreceğiniz gibi sonunda hep aynı duyguya geliyorum.) Herşeyin, ama herşeyin suyunu çıkarmak, mide bulandırana kadar abartmak şart mıdır?Hiçbirşeyi tadında bırakamayacak mıyız biz?Şu havai fişek olayının artık iyice tadı kaçtı. Düğünde, nişanda, doğum gününde, evlenme teklifinde... Deliye hergün bayram, at atabildiğin kadar.İnsanlara evinde sakin, sessiz oturmak bile haram oldu bu yüzden. Ben her seferinde savaş çıktı, hava taarruzuna başladılar sanıyorum.Şimdi de konserlerde havai fişek! Enrico Macias konserinde havai fişek patlatmışlar, inanabiliyor musunuz... Herhalde adam "Bunlar ne görgüsüz, ne şaşkın şeyler" demiştir içinden. Dünyada örneğini göremezsiniz zira bu görgüsüzlüğün...Yeter artik... "Ayranı yok içmeye" bir ülkede bu gösterişlere de gerek yok. Özentimiz bol biliyoruz ama şu havai fişek saçmalığına bir son versek diyorum!Duvarlara "havai fişek atan görgüsüzdür" yazsak çare olur mu acaba?
Tarih söz konusu olduğunda "ihtimaller" le ortaya çıkıp yorum yapanlar çok komik duruma düşüyorlar. Bunlar arasında "Belki öyledir, belki böyle" diyerek "belki" lerle başlayıp aynı konuşmayı "bence kesinlikle böyle" diye bitirenleri daha önce yazdım, hatırlayacaksınız. (Ermeni iddiası konusunda...)Bazıları da TV programlarında gerçek tarihçilerin karşısına düşünce yine ihtimallere sarılmış ama sonra açıklama getirememişlerdi. Çünkü tarih bilimi de belgelerle, kanıtlarıyla ortaya konduğu zaman inandırıcıdır, aksi tarih değil masal oluyor.Şu anda Bülent Ecevit aynı durumda maalesef... Maalesef çünkü başbakanlık yapmış birini böyle görmek üzüyor insanı.Nereden çıkardı durup dururken Vahdettin'i bilmem, hani ben "Şu Çılgın Türkler" kitabı nedeniyle çıkarmıştım, bir nedenim vardı. Onun nedeni nedir acaba, zira bu konular durup dururken atılmıyor ortaya arkasından bir şeyler çıkıyor genellikle... Bekleyelim, çıkar elbet bundan da.Tarih kitaplarının hepsi Vahdettin'i "ülkeyi parsellemek isteyen Batı'ya sunan" bir padişah olarak gösterir. Vahdettin, bu teşebbüsüne isyan eden ve Anadolu'yu karşı hareket için örgütleyen Mustafa Kemal ve arkadaşlarını idama mahkum eden İstanbul Divanı Harp kararını onaylamış,Sevr Antlaşmasını da imzalamıştır. Tarih böyle yazıyor. Ecevit ne diyor:"Padişah ve Sadrazam en azından Mustafa Kemal'in Samsun'a gitmesine göz yummuş olmalılar."Yani emin değil. Belki öyle... Peki tarih olur mu böyle?Göz yummamışlar. Yakalanması için kesin emir çıkardıkları gibi Sadrazam Ferit "İşgalcilere karşı asker ve para toplayanları öldürmenin din gereği olduğunu, milliyetçileri öldürenlerin gazi olacağını" da Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah'ın fetvasıyla halka duyurmuş (aynı kitaptan alınmıştır.) Gördüğünüz gibi din siyasetin içinde olunca yöneticiler sınır tanımıyorlar.Biliyor musunuz, Ecevit'in arkadan "Bu konularda kimse benden daha ilerici ve Atatürkçü değildir" demesi de artik bir anlam ifade etmiyor. Bugünlerde kimin ne yaptığı, hangi planların peşinde olduğu hiç belli değil.Şahsen ben, güvenebileceğim biri çıkana kadar inanmakta çook ağırdan alıyorum artık!Şövalye Sezen!Tamam, bundan sonra sevgili Sezen Cumhur'u nerede görsem "Selâm Şövalye" diyerek selamlayacağım. Hatta acaba "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için"mi desem... Gerçi bize kimse şövalyelik vermedi ama manevi anlamda az şövalye sayılmayız yani.Şaka bir yana, arkadaşım Sezen Cumhur Önal'a Fransız Hükümeti "Chevalie de Lordre Deş Arts el Des Lettres" nişanı vermiş.Yazdığı şarkı sözleriyle Türk pop müziğine güzelşarkılar kazandıran ve ünlü Fransız sanatçılara da kendi yazdığı Türkçe şarkıları söyleten Sezen Cumhur yaşamını müziğe adamış bir sanatçıdır ve bu ödülü çoktan hak etmişti.Şövalye'yi candan kutluyorum..
Türkiye'nin bugünkü "sorunlarla kuşatılmış ve çözüm üretemeyen" hali ile milli mücadelenin başladığı günlerdeki Türkiye arasında gerçekten büyük benzerlikler var. Her olayın bir fiyaskoya dönüştürülmesine ve inanılmaz zaman kaybı yaratılmasına neden olan bugünün bazı siyasetçi, aydın ve gazetecilerinin sorumsuzluğu ile o günlerde aynı karakteri gösteren bazı meslektaşlarınınki arasında da...Kendi ülkelerinin çıkarları için mücadele etmek yerine "Avrupa'yla kim başa çıkabilmiş ki biz çıkalım" diyerek vatanı Batı ülkelerinin eline teslim edenler bir avuç insanın yarattığı mucize ile, bunun mümkün olabileceğini görmüşlerdi.Onların benzeri teslimiyetçiler veya karşı takıma oynayanlar bugün de var... Terör tehlikesi kendi burnuna dayanıncaya kadar, Türkiye'nin karşılaştığı PKK teröründe teröristin yanında yer almayı bile başaran "Batı" da aynen duruyor.Şu Çılgın Türkler'den birkaç alıntıyla bitirmek istiyorum:- "Türk kuvvetlerinin Kars'ı Ermenilerden geri almasını eleştiren yazısından beri halkın bir Ermeni adı olan Artin adını ekleyerek Artin Kemal diye andığı yazar Ali Kemal İstanbul'da Peyam-ı Sabah gazetesindeki geniş odasında, ortağı Ermeni Mihran ve misafirleriyle çene çalıyordu (...) O günkü başyazısını öven tombul misafirine neşeyle 'Ankaradakiler yine köpürecekler' dedi, ünlü kahkahasını attı, sonra da ekledi: '... Haydutların işi gücü savaş. Siyasetten zerre kadar anladıkları yok. Ellerinde derme çatma bir ordu, birkaç tane de düzme kahraman, dövüşüp duruyorlar. Hükümet ölçmüş, biçmiş, uygun görmüş, Sevr Anlaşmasını imzalamış. Size ne oluyor a zirzoplar?'(...) Oysa durum Ali Kemal'in, Nicolopulos'un ve Lloyd George'un tahminlerinin ve ümitlerinin tam tersine gelişmekteydi."- "Metris Tepe apaydınlıktı. Sabahleyin şehitlerini toprağa veren 4. Tümen, gece de zaferi kutlamak için toplanmıştı. (...) Erlerin üstünde mintanlar, yelekler, biri ötekine benzemeyen askeri ceketler, altlarında ise rengarenk şalvarlar, poturlar vardı. Pek çoğunun çorabı, matarası, kütüklüğü, süngüsü hatta çarığı yoktu. Subayların da bir bölümü çarıklıydı, bazılarının üniforması çadır bezindendi."- (...) Lloyd George'un yüzü parlıyordu. (...) 'Öyle sanıyorum ki:'dedi neşeyle, 'birkaç gün sonra, şu asi Mustafa Kemal'le birlikte Türkiye sorunu da tarihe gömülecek.'İşte böyle sevgili okurlar, kitap oldukça kalın ama çok çabuk bitiyor, özellikle tarihine saygı, "onu yazanlara" sevgi duyanlar daha çabuk bitiriyor. Okuyun, benzerlikleri kendiniz de görün!Okumak isteyenlere yardım!Sevgili okurlarım; bu köşede kitap ihtiyacı olan okulları zaman zaman yazıyorum ve sizler de yardımlarınızı esirgemiyorsunuz.İşte böyle bir okul daha; Gümüşhane'nin Kelkit İlçesi Özen İlköğretim Okulu... Öğretmenleri Selçuk Tüysüz, kısıtlı imkanlarla görev yapmaya çalıştığını bildiriyor ve şöyle diyor; "Herşeyin eğitimle olacağı, eğitimin de okumayla istenen boyutlara ulaşacağı inancını sizinle paylaşıyorum. Bu düşünceyle öğrencilerime okuma alışkanlığı kazandırmaya gayret ediyorum. Fakat imkanlarımız çok kısıtlı olduğu için kendi çabamla bu sorunları aşmaya gayret etsem de yeterli olmuyor.Sizden ricam, köşenizden duyuru yaparak okulumuza kitap konusunda yardımcı olabilecek duyarlı vatandaşlarımıza bu isteğimi iletmeniz.Şimdiden teşekkürlerimi sunarım."İçinizde kitap yardımı yapmak isteyenler varsa bu yardımı, tam yerine ulaşacağını bilerek yapabilirsiniz.Selçuk Bey telefonunu da vermiş: 505 266 49 09SSK'lılara diş müjdesi!Kısa süre önce yazdığım "Diş protezi lüks mü sayılıyor" başlıklı yazımdan sonra İ.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi 5. sınıf öğrencilerinden bir haber geldi.İstanbul Üniversitesi'nde bir yıldan beri SSK'lı hastalara bakıldığını, gelen hastaların protez için 500 YTL yatırarak sonra bu parayı SSK'dan geri aldıklarını bildiriyorlar.Çoğu hastanın bundan haberi olmadığı ve hasta sayısı az olduğu için son sınıf öğrencileri "pratik yeterlilik" ten geçemiyor ve okulu zamanında bitiremiyormuş.Avrupa ülkelerinin çoğunda da sigortalı hastaların diş tedavileri diş hekimliği okulları tarafından yapılıyor. Haydi, isteyen İstanbul Üniversitesi'ne başvursun.Bundan güzel haber olur mu?
Bu ülkenin, karşısına çıkan zorlukları yenmekte hep geç kaldığını, önlemleri hiç zamanında alamadığını, uluslararası toplantılarda yabancılardan da duydum ben. Bu gecikmelerin, boşluğun nedenlerini de dün yazmaya başladım.Artık bağışlanamaz bir noktaya gelindi. Türkiye'nin önüne -özellikle- yabancı kaynaklı veya yabancılar tarafından desteklenen bir engel çıktığında direkt olarak karşı tarafın yanında yer alan ve bunu da demokratlık olarak adlandıran bir aydın ve gazeteci sınıfı türedi son yıllarda... Bunların çoğunun geçmişine baktığınızda bir nedenle, bir mağduriyetle devlete düşman olduklarını görüyorsunuz.Sanki devlet, milletten ayrı düşünülebilirmiş, ikisinin çıkarları birbirinden ayrılabilirmiş, yapılan hataları bu ülke kuşaklar boyu çekmezmiş gibi aynı düşmanlığı sürdürerek her olayda ülkeniniçinden çıkılmaz durumlarla karşılaşmasına neden oluyorlar.Gelip geçen hükümetlerin iktidar kavgası, bırakın muhalefetle yaptıklarını, kendi iç çekişmeleri nedeniyle ve her konuyu siyasete alet ederek yarattıkları yapay gündemler, listeler oluşturacak gerçek sorunları çözmelerine fırsat ve zaman bırakmıyor.Bu üçlüye bir de "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığı ile, kendi kapısına dayanmadıkça sorunlara kayıtsız gözlerle bakar hale gelen toplum çoğunluğunu eklediniz mi tablo tamamlanıyor.Vahdettin masum mu?İşte bugüne kadar Türklerle omuz omuza savaşmış, birlikte yaşamış, meclise girmiş, işadamı olmuş Kürtvatandaşları"Kürdistan denilen bölgede..." diye başlayan söylemlere itenlerin aldığı sonuç; Kürt Federasyonu talebi.İşte çözülemeyen Ermeni ve Kıbrıs sorunları... Türbana endekslenen siyasetle kara çarşaflıların sahneye çıkması. Ve aklınıza gelen her şey.Her konuda demokratlık adına kışkırtma yapan, kendi kişisel çıkarları için ortalığı arap saçına çevirenlerin ektiklerini biçiyor ülke.Ve bu ülkenin kolay kazanıldığını zanneden, onlara bir cennet armağan eden atalarına (ve Ata'larına) ihanetten çekinmeyenler. "Şu Çılgın Türkler" kitabını bunların mutlaka okumaları gerekiyor. O zaman Bülent Ecevit'in birden bire ortaya çıkıp Vahdettin'i savunmakta haklı mı, haksız mı olduğunu da anlayacaklar.Kişiliksiz aydınlarTamamiyle tarihi kaynaklara dayanarak yazılan kitaptan bir kaç alıntı yapalım:- "İngiltere Karadeniz Ordusu Komutanı General Milne Londra'ya şu mesajı yollar: 6. Mehmet, İngilizlerin Türkiye'de idareyi mümkün olduğu kadar süratle ele almasını istiyor"... (6. Mehmet, Sultan Vahdettin'dir.)- "Damat Ferit, Amiral Calthorpe'a şöyle diyecektir: Padişahın ve benim yegâne ümidimiz, Allah'tan sonra İngiltere'dir."- "Damat Ferit hükümetinin (Damat Ferit, Vahdettin'in ablasının kocası) medrese çıkışlı Adliye Nazın Ali Rüştü Efendi, Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini ister."- "Son dönem Osmanlı aydınlarının kişiliksizliğinin, teslimiyetçiliğinin ve Batı karşısında duyduğu aşağılık duygusunun mükemmel bir örneği olan Ali Kemal (gazeteci), Londra Konferansı öncesinde şöyle yazacaktır: Avrupa ile başa çıkmayı yüzyıllardan beri Asya'nın hangi kavmi başarabildi ki biz başarabilelim?"Devam edeceğiz..Muhteşem arşivEmin Çölaşan dünkü yazısında okur mektuplarını atmadığını, tek tek okuyup biriktirdiğini yazdıktan sonra şöyle demişti:"Değil Türkiye'de, dünyada bile hiç bir gazetecinin halkın nabzını oluşturan böyle bir arşive sahip olduğunu sanmıyorum."Sayın Çölaşan'ı kutlarım. Kendisi gerçekten mesleki ciddiyeti, çalışmaları, yazıları ile saygı duyduğum bir büyüğümüzdür. Benden çok kıdemli olduğu kesin ama naçizane, kendisi gibi okur mektuplarına aynı özeni gösteren başka gazeteciler olduğunu hatırlatmak isterim.Örneğin; bende de bir okur mektubu kolleksiyonu var. Hepsi de tek tek okunmakta, gerekenler cevaplanmakta veya bu köşede yer almaktadır."Dünyada bile" diyemeyeceğim ama sanıyorum Türkiye'de rekabet edebilirim.Saygılarımla Sayın Çölaşan'ı duyurmuş olayım.
Kuşadası'nda bir minibüste patlama sonucu aralarında İngiliz turistlerin de olduğu insanlar hayatını kaybetti ve yaralandı.Kimin yaptığı, bu yazı yazıldığı sırada henüz kesinleşmemişti ama canlı bomba olasılığı üzerinde duruluyordu. 16-17 yaşlarında bir kız çocuğunun canlı bomba olma ihtimali...İngiltere'de elliden çok insanın öldüğü bombalı saldırılardan ve hele canlı bomba Pakistanlıların kamera tarafından tesbit edilen "patlamadan hemen önceki" sakin görüntülerinden sonra konuştuğum herkesten aynı soruyu duydum:"Bir insan nasıl, hangi şartlar altında kendini de yok etmeyi göze alarak canlı bomba olmayı kabul edebilir? Onu böyle bir eylemi yapmaya kim ikna edebilir?"Gerçekten de hangi ideolojide, hangi safta olursa olsun normal bir insan, sonunda kesin ölüm olduğunu bildiği bir olaya bukadar rahat girebilir mi?Hiç bir mantık girebileceğini söyleyemez. NORMAL şartlar altında... Bu nedenle ya geride yüklü bir para teklif edildiği veya canlı bombalara uyuşturucu verildiği gibi ihtimaller geliyor herkesin aklına. Tabii bir de din üzerinden ikna etme metodları...Bunlar kullanıldığında teröristler "Allah bana dünyada kaç kâfiri öldürdüğümü soracak" düşüncesine geliyor ve cinayetin günahını kendi kafasında sevaba çevirmiş,üstelik kendine Allah katında özel bir rol biçmiş oluyor. Bir çoğunun da Hasan Sabbah'ın yetiştirdiği suikastçiler gibi "gözünü cennette, hurilerin yanında açacağı na inandırıldığını biliyoruz.Dinin siyasete alet edildiği gibi cinayete alet edilmesinden başka bir şey değil bu. Cahil, her duyduğuna inanan insanlan ele geçirerek beyinlerini yıkıyorlar.Masum insanlara zarar vermenin, "kul hakkı" nın en ağır şekilde (ve en başta bizim dinimizde) cezalandırılacağını düşünmeyen canlı bombaların aklına gözlerini cennet yerine cehennemde, huriler yerine zebanilerin yanında açma ihtimali hiç gelmiyor olmalı.Aydınlar, gazeteciler ve...Dünyadaki terör olayları bize "medeniyetler savaşı" nın değil Müslüman ve Hıristiyanlar arasında bir "dinler savaşı"nın köktendinci terör örgütleri tarafından başlatılacağını gösteriyor.Tek laik-demokratik Müslüman ülke ve Batı' nın müttefiki bir Müslüman ülke olarak Türkiye de bu terörün hedefi durumunda. Ama Türkiye aynı zamanda PKK terörünün de hedefi.. Ve ikincisinin yeniden hortlamasında bu örgütü koruyan, kendi ülkelerinde barındıran, kanlı teröristleri neredeyse Doğu halkının temsilcisi yerine koyan Batı ülkelerinin rolü var.Batıyla birlikte Türkiye'ye karşı olan her gruba ve olaya destek veren bazı Türk aydınlarının. . . Gazetecilerinin. . .Vatanını seven, koruyan, güvenliğini sağlayan, bu amaçla kendi kişisel çıkarlarını ve siyasi istismarları bir yana bırakarak bütünleşen yönetimler oluşturmak yerine birbirinin gözünü oyan, iktidar uğruna ülkeyi tehlikeye atan siyasetçilerin...Hepsi el birliğiyle Türkiye'yi karanlık bir geleceğe teslim ediyorlar.Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler" isimli muhteşem kitabını okuyorum, inanın bana milli mücadele sırasında bile benzer olaylar yaşamış Türkiye.. Aradan geçen yıllar hiç bir şeyi değiştirmemiş.Bu kitabı hepinize okutuncaya kadar anlatacağım. Yarına...