Çok çalışmamız lazım, çok!

Reklâmdaki küçük çocuk annesine böyle diyordu... "Çook çalışması lâzımdı, çook" ... Bizim için de böyle bir süreç başlıyor; rekabetin hızlanacağı, aylaklığa, kolaycılığa, ucuz reklâm taktikleriyle iş kotarmaya izin verilemeyecek bir süreç

Haberin Devamı

Reklâmdaki küçük çocuk annesine böyle diyordu... "Çook çalışması lâzımdı, çook" ... Bizim için de böyle bir süreç başlıyor; rekabetin hızlanacağı, aylaklığa, kolaycılığa, ucuz reklâm taktikleriyle iş kotarmaya izin verilemeyecek bir süreç.

Dün bir İngiliz iş adamı, arkadaşım Nigel Meredith Jones telefonda "Türkiye için zor bir müzakere dönemi olacak. Çok dikkatli olmalısınız, benim hayatım uluslararası müzakerelerle geçti, Türkiye isterse yardımcı olabilirim" diyordu şakayla karışık. Güldük, ona günün birinde bakan olursam kesinlikle kendisini yardıma çağıracağımı söyledim.

20-30 yıldır Türkiye'yle yaptığı işlerde her seferinde birinden -tabir caizse- kazık yemesine rağmen bir Türk dostu olmaktan asla vazgeçmeyen, teknesini yıllar önce Yunanistan'dan Türkiye'ye getirerek tatillerini burada geçiren ve Bodrum'da üç tane de ev ve daire alan Nigel zaten bugüne kadar çok yardım etmişti bize. İngiliz Parlamentosu ve Dışişleri'ndeki dostlarıyla görüşerek her sorunda pozitif katkı sağlamaya çalışmış, adeta bir Türk vatandaşı gibi gayret göstermişti.

Böyle Avrupalılar da var anlayacağınız...

Onunla konuşurken benimle tanıştırdığı bir Ortadoğu uzmanı Rus profesörün, Prof. Bondorevski'nin sözlerini hatırlattım, iki yıl önce öldüğünü de o an öğrendiğim bu yaşlı profesörle İstanbul'a geldiğinde tanışmış, bir röportaj yapmış ve çok istediği için onu arabamla Boğaz Köprüsü'nün Kadıköy yakasından Avrupa tarafına geçirmiştim. O sırada bana şu sözleri söylemişti:

"Hayatım Türkiye ile ilgili araştırmalar, çalışmalar yapmakla geçti ve en büyük isteğim Asya'dan Avrupa'ya Boğaz Köprüsü üzerinden geçebilmekti. Bunu gerçekleştiğiniz için size büyük teşekkür borçluyum."

"Kendinizi anlatamadınız!"
Sonra durdu, tekrar konuşmaya başladığında sanki o da bana bir iyilikle karşılık vermek ister gibiydi:

"Biliyormusunuz, Türkiye bugüne kadar kendini dünyaya anlatmayı asla başaramadı, kimse gerçek yüzünüzü tanımıyor. Rakipleriniz, düşmanlarınız kendi davalarını anlatmak için vargücüyle çalışırken siz susup köşenizde bekliyorsunuz. Bundan vazgeçmedikçe hiçbir sorunda destek bulamazsınız".

Zaman zaman hatırladığım ve daha sonraki yıllarda AB'nin Türkiye'deki temsilcilerinden de benzerlerini duyduğum bu sözleri AB müzakerelerine başlandığı haberini aldıktan sonra bir kez daha düşündüm. Artık kendimizi anlatmayı başarmak, önümüze çıkarılan sorunlardaki haklılığımızı her fırsatta yeterince yüksek sesle vurgulamak zorundayız.

Teröre dikkat!
Ermeni soykırım iddiası, Kıbrıs sorunu, Güneydoğu'daki vatandaşlarımızla ilgili sorunların PKK terör örgütüyle bir ilgisinin olmadığının tekrar tekrar anlatılması ihmal edilmeyecek öncelikli konularımız olmalı... Ve tabii teröre karşı bütün ülkede en sıkı önlemlerin alınması. Zira AB adımından büyük bir huzursuzluk duyacak köktendinci terör gruplarının Türkiye'ye terörle huzursuzluk verme ve gelişmeleri önleme yönünde iştahlarının kabarması artık daha büyük bir olasılık...

Sonra da kendi içimizde birbirimizle barışık olarak yaşamayı, cadı kazanı gibi fokurdamaktan vazgeçmeyi öğrenmemize gelecek sıra... Belki de en önemlisi ve en zoru da bu, kimbilir!

Not: Dün 'Tarihe geçmenin muhtelif metodları' başlıklı yazımda Türkiye, yeryüzünde laik, demokratik rejime sahip tek Müslüman ülke olarak medeniyetler (veya dinler) çatışması tezinide çürütecek tek ülke...' cümlesinde Müslüman kelimesi unutulmuş düzeltiyorum.

DİĞER YENİ YAZILAR