"Saflara özel aldatmacaların son aktörü!

20 Haziran 2005

Türkiye bu filmi öyle çok seyretti ki artik aynı filmin yeni aktörlerle tekrar tekrar vizyona sokulması ancak "saf "ları etkileyebilir. Ama gel gör ki Türk siyasetçisi bu ülkede etkilenecek safların hiç de az olmadığına inanarak (ve maalesef hâlâ, hâlâ haklı çıkarak) bu eski filmi hiç sıkılmadan piyasaya sürmeye devam ediyor."Saflara özel aldatmacalar" listelerini zaman zaman veriyorum, biliyorsunuz. Öyle göz göre göre "popülist-oy çalma taktikleri" uygulanıyor ki gülmek mi lâzım, yoksa 21. yüzyılda bu oyunlara lâyık görülen ülkemize ağlamak mı kestiremiyor insan.Filmin son aktörü ve "saflara özel aldatmacalar" ın son uygulayıcısı, AKP'den ANAP'ın başına yatay geçiş yapan Erkan Mumcu. AKP'den oy çalma kurnazlıklarına daha Mesut Yılmaz'ın bakanıyken başlamış ve ben de bu çabalarını bir röportaj sırasında o günlerde yüzüne söylemiştim.Hiç unutmuyorum o sahneyi; röportajdan sonra, Yılmaz'la birlikte katılacağı bir toplantıya yetişmek üzere çıkarken asansörde sürüyordu konuşmamız... "AKP'nin söylemine fazlasıyla yaklaştıklarını, neredeyse onu geçtiklerini" ima eden sözlerimi duyunca her zaman sergilemeye çalıştığı nezaketi bitmiş ve "Saçmalamayın" sözü ağzından kaçıvermişti.İşte bu tür anlar, insanlar hakkında puanımı verdiğim zamanlardır. Benim saçmalamadığım tam aksine çok doğru bir saptamada bulunduğum, ANAP'ı zor anında terk ederek AKP'ye geçiverdiğinde anlaşılmıştı. Ve tabi sonra da AKP'de yeterince sivri sözler sarfederek, Tayyip Erdoğan'la çekişerek (aynen onun taktiğiyle) genel başkanlığa soyununca, o konuşmalarla AKP'den milletvekili devşirerek Anap'ı meclise sokunca daha da iyi anlaşıldı.Şu anda ise AKP'den nasıl daha fazla adam ve oy koparabileceğinin gayreti içinde. Madem ki AKP'nin en geçerli kozu "türbanın tüm kamusal alanlarda serbest bırakılması"dır, o da aynı kozu oynayacak.Eğer AKP milletvekillerinin yüzde 28'i misafirlerini "haremlik-selamlık" şeklinde ağırlıyorsa (bir araştırmada bu sonuç çıkmış) belki yakında ANAP'ta daha fazlası böyle yapacak.İran Türkiye'ye benzemeye, türban baskısına baş kaldırmaya çalışırken, Humeyni'nin torunu Zehra "Dedem yaşasaydı türbanı çıkarırdık, onun düşünceleri çarpıtıldı" sözleriyle İran'da türban baskısının kalkması için kampanya başlatırken, Afganistan'da Taliban'ın kadınlara uyguladığı baskının hâlâ şiddet halinde sürdüğü, kadın intiharlarının arttığı açıklanırken Erkan Mumcu çıkıp Anayasa'nın laiklik kuralını değiştirmek için Erdoğan'a çağrı yapacak...Onun gibi siyasetçiler, tek bir kural nedeniyle, aslında dine, inanca hiçbir baskı olmayan, hatta dünyanın en özgür demokrasilerinden biri olan güzelim Türkiye'yle top gibi oynayacak.Onu ancak tebrik edebiliriz. Ben de bunu yapıyorum;Tebrikler Erkan Bey!"Seni seviyorum" yasağı!Mine Ertürk isimli bir okurum "üyesi olduğum" satış dünyası " adlı mail grubuna aşağıdaki mail geldi(...) Gerçekten nereye doğru gidiyoruz " diyerek başladığı bir mektup göndermiş."Firma olarak pazar payımızın yaklaşık %20'sini oluşturan bir kurum (okullar zinciri) üç senede ana sınıf, ilköğretim 1-2-3 ve 4'te bizim yayınlarımızı kullanmakta. Pazar payı çok yüksek okullar olduklarından dolayı tüm firmaların oldukça büyük tavizlerle yaklaştığı kurumlar bunlar(...) Şu ana kadar verilen tavizler doğal olarak özellikle ürünün fiyatı idi. Bu sene söz konusu okulların çalıştığı dağıtımcı değişti; dolayısıyla bizim satış muhatabımız da değişti.Farklı bir taviz talebi ortaya çıktı: Söz konusu kitaplarda bazı değişiklikler yapılması. Bu başta normal gibi görünebilir ama bu kitapların içeriğinin hayal ürünü kahramanlar ve çizgi karakterlerden oluştuğunu dikkate alarak istenilen değişikliklere bir göz attığınızdaki düşüncenizi merak ediyorum:1- Mayolu kız çocuğu resimlerinin hepsinin erkek çocuğuna çevrilmesi (yineliyorum, çizgi kahramanlardan söz ediyoruz, Cindy Crawford falan değil.)2- Kız ve erkek çocukların bir arada olduğu tüm bölümlerdeki karakterlerin erkek olarak çizilmesi.3- Masalın anlatıldığı çizimlerdeki domuz resminin koç olarak değiştirilmesi.4- Ham Sandwich (domuz salamlı sandviç-R.M) yazısının Cheese Sandwich (peynirli sandviç) olarak değiştirilmesi ve tüm 'ham' kelimelerinin yok edilmesi.5- Truva efsanesi ile ilgili masalda Helen Paris'e 'I love you, please come back der (seni seviyorum lütfen geri dön-R.M). Tarihin en büyük aşklarından birinden söz ediyoruz. 'I love you' sözünün çıkartılması ve love (aşk) kelimesinin geçtiği tüm cümlelerin değiştirilmesi. Bunlar şu an ilk aklıma gelenler. Bir de uyarı var: 'Bunlara hazırlıklı olun. Gelecek böyle olacak'. Nereye gidiyoruz diye sormadan edemiyorum. Çocukların birarada oynamadığı, sevgi sözcüklerinin bile görülmeye tahammül edilemediği başka bir görüşe hoşgörüyle yaklaşılmayan, dünyaya kendini kapatmış bir Türkiye mi bekliyor bizi? Ürktüm arkadaşlar, inanın çok ürktüm. Hayatımda ilk kez karanlıktan bu kadar korktum. Bazılarının söylediği gibi 'bize bir şey olmaz' diyemiyorum. Bu söylemde bulunanlara 'Cezayir'de de böyle başlamıştı' oluyor yanıtım.İkinci sebep ise tahmin edeceğiniz gibi olayın satış yönü. Bu değişiklikleri yapmazsak bu pazarı kesinlikle kaybediyoruz (...)Ne yapmalı sizce? Kendimizle ters düşüp 'biz yapmazsak başkası yapacak, önemli olan pazar payı' diye düşünerek ne isterlerse yapalım mı?Yoksa 'biz bu açığı başka okullarla telafi etme yoluna gideriz' diye yola çıkıp bu zihniyete destek vermeyelim mi?Biz neye mi karar verdik? Hiçbir değişikliğe gitmiyoruz. Üç senedir kullandıkları ürünün defosunu ü! yeni fark etmek biraz ilginç değil mi sizce?"***Hem de çok ilginç... Kararı verenleri de hararetle kutluyorum...Sevgili okurlarım;Kitapların nasıl bir kafayla değiştirildiğini iyi anlamışsınızdır umarım. Türkiye'de nelerin olduğunu birlikte takip etmemiz için bu tür mektupları da sizinle paylaşmaya devam edeceğim.

Devamını Oku

Anası ağlamak...

20 Haziran 2005

Adalet olmadı mı bir ülkede, analar ağlar... Babalar ağlar... Ve işte ağlıyor.Serpil öğretmene tecavüz edip öldürenler serbest kalınca onunla birlikte tecavüze uğrayan, boğazı kesilen ama tesadüf eseri ölmeyen anası ağlıyor.Onunla birlikte tüm analar, kadınlar, vicdanları olan herkes ağlıyor. Adalet bu değil.Örneklerini yazdık, bugün Amerika'da okulda "arkadaşı ile ilgili şiddet resmi çizen" ilkokul öğrencilerine kelepçe takıp götürüyor ve cezası neyse veriyorlar. Hangi çağdaş sistemden, hangi baü adaletinden söz ediyoruz?"Yeni TCK'ya göre ceza indirimi yapıldı" deniyor. Ama gerekçe gösterilmiyor. Mahkeme savcısı haklı olarak karara itiraz etmiş. Zira yeni TCK'da insan öldürme ve tecavüz suçlarında ceza indirimi değil, artırımı söz konusu. Cinayette ağırlaştırılmış müebbet hapis, tecavüzde 7 yıldan başlayan cezalar, suçu birden fazla kişi işlemişse, cebir ve şiddet uygulanmışsa ceza arttırımı var.O zaman nasıl oluyor da bu kadar hunharca 2 kişiye tecavüz eden, defalarca bıçaklayan, anneyi ömür boyu en ağır işkenceye (evladının tecavüzüne, ölümüne şahit olma, kendisi en ağır şiddete, tecavüze uğrama ve bu olaylarla yaşamaya) mahkûm edenler serbest bırakılıyor?Hangi vicdan bütün bu vahşeti plânlı şekilde yapan canileri "yaşı 18'in altında" diye veya başka bir gerekçeyle serbest bırakabilir?O katillerin salıverildiği toplum nasıl güvende olabilir?Türk mahkemeleri böyle kararlar verecekse gerçekten kaçmak lâzım Türkiye'den... Adaletin olmadığı yerde yaşanamaz çünkü!Rafsancani'nin bıyıkları! (2)Pazar günkü yazım; şu paragrafla bitmişti: 'Dün İran'daki tesettür gevşemesini, seçim öncesi kadınların makyaj, renkli aksesuar, saçları açıkta bırakan eşarplarla ortaya çıktığını, kimsenin de onlara baskı yapmadığını yazmıştım. Aynı gün gazetelerde bu fotoğraflar geniş şekilde yer aldı.' Bıraktığımız yerden devam ediyorum:Kadınların sımsıkı sarılmış türbanlarından çıkıp rahatladığını gösteren fotoğraflar yanında eski Cumhurbaşkanı Rafsancani'nin modern traşı da vardı... Bıyıklar neredeyse görünmüyor. Sarık gitmiş, saçlar kısacık kesilmiş.Sarık ve sıkma baş gitti, peki ne oldu şimdi? Acaba inançlanrıın da gitmiş olduğunu mu tartışıyorlar aralarında?Ayrıca, yapılan "din üzerinden ikiyüzlü siyaset" değilse nedir?Ya Başbakan Erdoğan varken gizli içki yasağı uygulayıp, o çıkar çıkmaz içkilerin masalara yayılması nedir?Suudi Arabistan, İran gibi rejimlerde insanların evlerinin mahzeninde içki imâl etmesi ve içmesi nedir?İşte din ve inancın "Allah'la kul arasında" kalmaktan çıkarılıp "kadın ve başörtüsü" nü esas malzeme yaparak siyasette kullanılması, sonunda yönetimleri ve ülkeleri böyle traji komik çelişkilere sürüklüyor.İran seçim öncesinde "Türkiye gibi baskısız bir Müslüman ülke"ye benzemeye çalışırken Türkiye İran'ı din baskısı olan haline özendiriliyor.Vatandaşa ise aklını, sağduyusunu kullanmak düşüyor. İstismarlara, provokasyonlara, siyasetçilerin "saflara özel aldatmacalarına bir kez kapıldınız mı geri dönüşü çok zor.İran ve İslamî rejimlerin lider eşlerinin türbansız da dindar olunacağını gösterme çabaları ortada.Sadece devlet dairesi ve okullarda dinî simge kullanılmamasının dinin, inancın sonu olmadığını biz de anlasak, kadın üzerinden, türban üzerinden siyaseti önlesek artık!

Devamını Oku

Atatürk Üniversitesi kapısını gören biri (2)

18 Haziran 2005

Merak ettiğinizi biliyorum, onun için önce "başörtüsüyle içeri alınmayan velileri" gören okurumdan gelen mektubu yazacağım. Atatürk Üniversitesi'ni "mensubu olmaktan gurur duyduğum" sözleriyle anlatan ve olay sırasında kapıda olduğunu söyleyen, 'mail'i ile adresi bende saklı okurumuz şöyle diyor:"......Olay sırasında ben de oradaydım ve her saniyesini gördüm. Bugün gazeteleri okuyup da konunun ne kadar büyütüldüğünü görünce hayret ettim, olay şöyle oldu: biz kültür merkezine yaklaşırken kapının önündeki bütün kameramanlar ve fotoğrafçılar birdenbire o bayan ve eşine yöneldi. Biz de herhalde önemli birisi geliyor da basın o tarafa yöneldi dedik. O sırada kapıya yaklaşan başka başörtülü bayanlar olmasına rağmen (o bayanlar girişte kendileri açtılar başlarını)daha uzaktan gelen bu insanlara birdenbire kameralar yöneldi. Her şey sanki önceden plânlanmış gibiydi. Ayrıca korumalar ve sivil polisler gayet nazik davrandılar, hiçbir kaba söz ve davranışta bulunmadılar buna rağmen beyefendi 'polis çağırın' diye bağırmaya başladı(...) Konuşurken o bey korumalara değil kameralara dönerek konuşuyordu, sonuçta olayda bir tuhaflık vardı. Türkiye'de bir şeyler değiştirilmeye çalışılacaksa herkesin kalkıp bunu açık yüreklilikle söylemesi gerekir. Böyle olaylarda gayet demokratik hoşgörülü bir ortamda laik cumhuriyet temellerinde yoluna devam eden bir üniversitenin isminin karıştınlmaması gerekir." Olayın hemen ertesi günü, sanki "başörtülü" velileri üniversiteye almayan rektör oymuş gibi Cumhurbaşkanı'nın kapışma giden türbanlı kadın gurubunu da hatırlayarak yorumu size bırakıyorum.Rafsancani'nin bıyıkları!Türban meselesi referanduma götürülebilir ama 'timing'i önemli" demiş Tayyip Bey. Artik İngilizce kelimeler kullanıyor, demek ki en azından dil olarak AB'ye yaklaştı. "Zamanlaması önemli" demek istiyor. Bu zamanlama biraz sancılı olacak ve bayağı "gayret" isteyecek gibi... Zira önce toplumun "çocukların Kur'an okumasında ne sakınca var ki, ben de ilkokulda Kur'an öğrenmeye başladım" gibi kaçak kurs ve okul konusunu veya dinle alâkalı diğer konuları tümüyle çarpıtıcı konuşmalarla hazırlanması gerekiyor.Tayyip Erdoğan'ın çocukluğunda Türkiye bugünkü durumunda değildi. Bugün, yakında yazacağım gibi okul kitaplarından kız ve erkek (çizgi) karakterlerin birlikte göründüğü resimler, mayolu (çizgi) kız çocuğu resimleri çıkarılıyor. Türkiye'nin görünen yüzü en radikal İslamî rejimlerle yönetilen ülkelere çevriliyor (Oralarda kızların, kadınların ne adı, ne konuşma hakkı var.) Din ve inanç TEK BAŞINA TÜRBAN'a indirgeniyor. Devletin; dinin, Kur'an'in bilen eğitimciler tarafından öğretilmesi ve gençlerin dinî eğitim istiyorlarsa "bu bilinci kazandıktan sonra" karar vermesi için koymuş olduğu her çocuğa 8 yıllık temel eğitim hakkı "sanki Kur'an'a karşı bir şey yapılmış gibi" halka empoze ediliyor.Başbakan "Tommiks serbest de Kur'an niye olmasın, ben de böyle öğrendim" tarzı konuşmalarıyla, gerçekte dinin molla zihniyetiyle yanlış öğretilmemesi için getirilmiş bir kanuna karşı "Kur'an kalkanıyla" halkı açıkça, aynen Cumhuriyet öncesinde yapıldığı gibi kışkırtıyor. Bütün bu olanlara bakınca öyle görünüyor ki;"timing" dediği şey yaptıkları provokasyon sürecinin başarıyla tamamlanması...Oysa örneğin çoğumuz Kur'an'ı Türkçe mealinden rahatça okuduk, öğrendik, ilköğretim okullarında din dersleri veriliyor. Bunun dışında bilgisini geliştirmek isteyen, Kur'an'in da Arapçasını okumak isteyenler bunu rahatça 12 yaşından sonra yapabilir. Başbakan bunu da biliyor.O, bu kadar çarpıtmayı rahatça, mevcut yasalara karşı konuşarak, kanun dışı okulları savunarak yapıyorsa bizler de yaptiklannın gerçek yüzünü anlatmaktan çekinmemeliyiz. Başbakan'in ve AKP'nin Türkiye'ye biçtikleri rolün, gelecek plânlarının ne olduğunu bu tehlikeli oyunlarla ülkeyi gererek, toplumu bölerek değil açıkça, cesurca anlatmaları ne kadar iyi olurdu.Dün iran'daki tesettür gevşemesini, seçim öncesi kadınların makyaj, renkli aksesuar, saçları açıkta bırakan eşarplarla ortaya çıktığını, kimsenin de onlara baskı yapmadığını yazmıştım. Aynı gün gazetelerde bu fotoğraflar geniş şekilde yer aldı. (DEVAM EDECEK)

Devamını Oku

Atatürk Üniversitesi kapısını gören biri...

17 Haziran 2005

Artık yaşayarak, görerek, Türkiye'de her büyük gerginlik (ve muhtıra, darbe) öncesinde olayların siyasi ihmal veya özel kışkırtmalarla nasıl ürmandınldığını iyi öğrenmiş bulunuyoruz.Bazılarımız o kadar iyi öğrendi ki örneğin ben iyi bir satranç oyuncusu gibi, her hamleyi önceden tahmin edebiliyorum. Hatta şöyle diyebiliriz; Tansu Çiller'le başlayarak, olacakları "henüz iktidara geldikleri gün" tahmin ettim. Bugünkü hükümet dönemini de öyle...Onlara inanmayı, daha doğrusu "değiştiklerine" inanmayı içten içe bütün kalbimle istedim. Hatalı çıkışlarını tenkit ederken doğru konuşmaları, uygulamaları alkışladım. Ama yazık ki bir yandan da ne görünürdeki AB çabalarının, ne de demokratik-laik hukuk devletinin korunmasının içtenlikle yürütüleceğine inanabildim.Her ne kadar bugün AB'nin de pek samimi olmadığı ve belki de kendi içinde devamının bile tehlikeye gireceği görülmüş olsa da bizim açımızdan baktığınızda ilk günden beri "AB'yc yaklaştıkça bir yandan iç karışıklıklarla uzaklaştırılacağımız"!, laikliğin son derece yanlış ve toplumu bölücü şekilde "sanki din karşıtlığı gibi gösterileceği"ni, aksine her din ve inancın korunabilmesi için konmuş kuralların "inançlara saldırı gibi gösterilerek provokasyon yapılacağı"nı bekliyordum.Keşke yanılmış olsam... Bunu hâlâ diliyorum. Ama gelişmeler bu dileğin gerçekleşmesinin giderek zorlaştığını gösteriyor.Bugün İran'da, seçim öncesinde oy toplayabilmek için dini yönetimlerin bile "tesettür şart" zorlamasından neredeyse vazgeçtiğini okuyoruz. Kadınların, saçlarının üzerine öylece aüverdiği tül eşarplı fotoğraflarını görüyoruz. Ne oluyor böyle olunca? Iran'lı kadınlar birdenbire Müslüman olmaktan vaz mı geçiyorlar?Ve neden baskı kalkar kalkmaz sıkı tesettür kıyafetlerini bırakıp hemen kuaförlü, makyajlı olarak, iri küpeler, aksesuarlarla ve tül eşarplarla çıkıyorlar? Neden yaz aylarında rahat etmek için Türkiye'ye koşup mayo ile denize giriyorlar?Atatürk Üniversitesi'nde başörtülü velilerin mezuniyet törenine alınmayışına hepimiz üzüldük. Rektör "veliler için bir talimat vermediğini, kendisinin öğrencilerinin durumuyla ilgili olduğunu" açıkladı. Peki nasıl oldu da böyle bir olay ortaya çıktı ve ertesi gün türbanlı bir kadın grubu hemen organize olarak Kur'anla Çankaya'ya yürüdü? Neden kadınlardan çok erkekler türban telaşındalar? Din, inanç özgürlüğü sadece Kur'anda "ziynetleri saklamak" amacıyla kullanılacağı belirtilen, saçları gizlemekten hiç söz edilmeyen başörtüsüne mi bağlıdır? Sadece kamusal alanda başörtüsü olmasa din, inanç ortadan kalkar mı? Ülkede dine bağlı bir karışıklık çıkarsa kimlerin işine yarayacak?Bu soruları irdelemek lâzım, çünkü birileri Türkiye'yi çok yanlış şekilde ve hiç yoktan yere din kavgasına sürüklemek istiyor. (DEVAM EDECEK)Şimdi kınamak neye yarar?Ermeni Soykırım İddiası ile ilgili iki önemli gelişmeyi daha hep birlikte gördük. Sözüm ona tarafsız görünmek" adına Ermenilerle Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da toplantılar yapan, yurtdışı ve içi konferanslarda onlarla birlikte onların tezini savunan bilim(!) adamlarımız Türkiye'yi "konferans yapmamıza izin vermiyor" diye dünyaya şikâyet ederken Ermeniler toplu şekilde Avrupa Parlamentosuna bile baskı yaparak An Hareketi'nin Belçika'daki toplantısını engelletmeye çalıştılar.Almanya "soykınm"ı dolaylı olarak kabul etti, AP Başkanı Borrell ise "zaten AP'nin 1987'de Ermeni Soykırım Tasansı'nı kabul ettiğini" söyledi.Biz ise daha Fransa'nın Tasan'yı kabul ederek yasalarına koyduğu gün yapmamız gereken itirazları, kınamaları bugün yapıyoruz.Türkiye Avrupa Parlamentosu Başkanı Borrell'e "Avrupa'da hiçbir ulusal veya uluslararası mahkeme kararı olmayan bir konuyu nasıl kabul ettiklerini" sormak zorunda... Bu soru çok önceden sorulmalı ve "AB'den 'kabul eden ülkeye' sorması" da istenmeliydi.Türk toplumuna yapılan insan haklarına tümüyle aykırı ve hukuk dışı bir suçlamadır.Hep geç kalıyoruz, hem de çok geç!

Devamını Oku

Trafikle RAP biraraya gelince!

16 Haziran 2005

İstanbul Trafik Müdürü (artık İstanbul Emniyet Md. Yardımcısı) Ali Kemal Hanlı telefon ederek ilkokullar arası "trafik temalı rap yarışması"nda jüri üyesi olmamı isteyince memnuniyetle 'olur' demiştim. "Trafik" kelimesiyle akan sular durur benim için... Bu konuda halka bir kelime öğretmek uğruna her türlü programı erteleyebilirim. Ayrıca Ali Kemal Hanlı'nın da hep alışılmadık, yararlı faaliyetlere imza attığını biliyorum. Ama yine de Pazar günü Park Orman'a doğru yol alırken bu kadar güzel saatler geçireceğimi açıkçası düşünmüyordum. Saat 15.00'e geliyordu, yazımı henüz yazmadığım gibi, bitirmem gereken röportajımı da tamamlamamıştım.İçim pek rahat değildi ama yüzme havuzunun yanındaki yarışma çadırından içeri adım attığım anda her şeyi unuttum. Anneler, babalar, çocuklarla cıvıl cıvıl bir ortam... Gençlerin bayıldığı DJ Funky C ile harika müzik, jüri masaları, dans pisti hazırlanmış herkes heyecanlabekleşiyor.İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celâlettin Cerrah la selâmlaşıp konuşurken baktım Hıncal Uluç da orada. Tamam, demek jüri neşeli olacak. Ercan Saatçi de gelince grup tamamlandı. Diğer üyeleri (ki aralarında Doğuş Grubu İcra Kurulu üyesi Semih Yalman'ın da olduğu 15 kişilik bir jüri) fazla tanımıyorum ama en azından üçümüzden doğru sonuç çıkacağına inancım tam..."İlköğretim okulları arası rap yarışması" nı ilk duyduğumda "neden rap" demiştim kendi kendime... 'Rap bizim çok benimsediğimiz, iyi bildiğimiz bir dans ve müzik türü mü?'... Evet, öyleymiş. Ve trafik mesajı da en iyi bu şekilde verilirmiş. Yarışma başlayınca "bir yaşıma daha girdim". Pes yani!1. Grup, Bostancı İlköğretim Okulu 4 kişilik grubuyla dansa başladığında hayretten küçük dilimi yutacaktım neredeyse.Arkadan Ercan Saatçi'nin favorisi olan Halil Türkan İÖO geldi, gördüklerim karşısında hayretim de giderek arttı. Ümraniye'de bulunan 23 Nisan Kaptanoğlu İlköğretim Okulu'nun üç erkek öğrenciden oluşan grubunda ise zirveye çıktı.Havada taklalar atıyor, yerlerde fırıl fırıl dönüyor, birbirlerinin vücuduna filân dolanıyorlar. İnanılmaz bir yetenek üçünde de...Sonuçta jürinin büyük oy çoğunluğuyla birinci oldular, 2. "Bostancı" 3. ise "Reşat Nuri Güntekin"...Ben birinci dışında diğer okulları ayırmakta çok zorlandım. Zira Hıncal'ın da yazısında söylediği gibi hepsine tam puan vermiştim.Asıl ödül kime?Trafik temasını, yapılması ve yapılmaması gerekenleri şarkılarıyla ve danslarıyla o kadar güzel anlattılar ki hâlâ etkisindeyim.Bu gösteri aklıma şu soruyu getirdi; Büyüklerin hatalarla dolu olduğu, kendi kendilerine "trafik canavarı" adını verdiği bir ülkede bu süper küçükler nasıl yetişiyor? Ve sonra o büyükler küçükleri kendilerine benzetmeyi nasıl başarıyorlar?Ama inanıyorum ki bundan sonra o kadar kolay olmayacak bu cin gibi gençlerin değişmesi.Pazar günü asıl ödül alması gerekenler "Trafik temalı Rap Yarışması" projesinin sahipleri; Trafik Müdürlüğü ile Doğuş Çocuk Trafik Klübü idi.Çocuklara ilköğretim çağında trafik bilinci aşılamak için bundan daha parlak bir buluş olamaz. Bravo doğrusu!Sorumluluk yine ATO'nun!Efendim Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Time dergisi ile dağıtılan ATO'nun "Ermeniler hakkında bilgi" DVD'lerine Avrupa'dan gelen tepkileri cevaplamış. Ve her nedense DVD'lerin ATO tarafından gönderilmiş olmasına rağmen sorumluluğu TRT ile paylaşmak istemiş. TRT'nin hazırlamış olduğu DVD'yi aldıklarını söyleyen ATO Başkanı "Genelkurmay'ın da onayını aldıklarını" eklemeyi unutmamış.TRT'nin tarihi olayları anlatan, kapağında da Türkiye'nin tarihi yörelerinin resimleri olan bir DVD'nin, bir bölümünde Ermeniler'den söz edilmesi bunun onaylanmaması için neden değildir. Ama kim hazırlarsa hazırlasın, kim onaylarsa onaylasın ve içeriğinde ne olursa olsun sorumluluk Türkiye'ye değil yalnızca bandı Time'a gönderen ve sivil bir kuruluş olan ATO'ya aittir.Sinan Aygün'ün asıl bunu söylemesi gerekirdi.

Devamını Oku

Abdullah Gül ne kadar haklı?

14 Haziran 2005

Dün VATAN Gazetesi'nin birinci sayfasındaki Erzurum Atatürk Üniversitesi haberi ile benim yazımdaki bir cümle tamamen çelişki halindeydi.Ben "ülkede başörtüsü yasakmış gibi..." diyordum, bu haber ise "üniversitenin mezuniyet törenine başörtülü velilerin alınmadığını" anlatıyordu. Üstelik gerçekten de velilerin taktiği normal başörtüsüydü, türbanla ilgisi yoktu.Olayı duyan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de hemen atılarak ve "Türkiye'nin ayıbını teşhir ediyor" demeyi de unutmayarak "eninde sonunda bu sorunu çözeceklerini" söylemiş.Ne kadar haklı ona bakalım şimdi... Bugüne kadar bir üniversiteye, hele de çocuklarının mezuniyetini görmek için gelen velilerin "başörtülü oldukları için" alınmadığını duymamıştık. Yani bu olay şu ana kadar benzeri görülmemiş, münferit bir olay olarak ortaya çıktı. Ortamın her fırsatta Hükümet tarafından "türban, türban" diye gerilmesi mi yaratmıştır durumu, yoksa üniversitelerle inatlaşması mı bilmiyoruz.Gerçek şu ki Atatürk Üniversitesi'nin bu kararı baskı içeren ve sağduyusu olan herkesi rahatsız edebilecek bir karardır.AKP Avrupa'yı örnek verip durduğuna göre şunu belirtmek gerekiyor ki birçok Avrupa üniversitesi önce güvenlik açısından çarşaflı ziyaretçileri kapısından bile sokmuyor... Yani onlar da sıkı kurallar koyuyorlar.Bizde ise hukuken kamusal alanlara dini simgelerle girmeme kuralı var. Ama bu kural üniversitelerde öğrenciler, diğer devlet kurum ve kuruluşlarında ise çalışanlar açısından önemli ve bu şekilde uygulanıyor. Zira aksi takdirde devlet hastanelerinde ziyaretçilerin ve hastaların, devlet dairelerinde ise işini halletmeye gelen başörtülü kadın vatandaşların da içeri alınmaması gerekir ki böyle bir uygulama hem imkânsız, hem de yanlıştır.AKP değil, hepimiz!Bunun yanlış olduğunu söylemek AKP'lilere özgü bir hak filân da değil. "Doğrunun yolu bir" olduğuna göre aklı, mantığı olan herkes aynı sonuca varacaktır. Atatürk Üniversitesi veya başka bir üniversitede, hatta askeri okullarda çocuğunun mezuniyetini görmeye gelmiş anneleri okula almama kararı üzücü ve değiştirilmesi gereken bir yönetim yanlışından başka bir şey değildir.Laikliğin "dini simge yasağı" nın okullarda öğrencilere, diğer kuruluşlarda ise çalışanlara uygulanması gerektiği daha önce basında çok tartışıldı. Şimdi bu örnekle "doğru ile yanlışı yönetim kararlarıyla belirleme gereği"nin acil önemi ortaya çıkıyor.Ama... Abdullah Gül'ün konuşmasından böyle bir çözümle yetinmeyecekleri, "toplumsal uzlaşma" sözü ile aslında laikliğin tanımının değişmesini ve dini simgelerin "her alanda" serbest bırakılmasını kastettiği anlaşılıyor. Ki aslında bu olayların ortaya çıkmasında işte bu yanıltmacaların ve gayretlerin büyük rolü var. Hükümet yüzde 34 oy oranıyla geldiği bir Meclis'te Anayasa'nın en temel, üzerine yemin ettiği maddesini değiştirmeyi amaç edinince birileri de o maddeyi korumak için başka uçlara sıçrıyor.Olan Türk halkına oluyor sonuçta. Hepimiz üzülüyor, hepimiz gelecekten korkuyoruz.Şu "uzlaşma"yı doğru tarif etseler konu kapanacak oysa!ATO'nun DVD'si kriz yaratmaz!Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Camiel Eurlings'in "Türkiye raporunda ATO'nun Ermeni DVD'si ve ertelenen konferansla ilgili olarak söylediklerinin haklı bulunması için hiçbir neden yok.Ertelenen konferans tamamen Boğaziçi Üniversitesi'ne özel bir karardır ve sadece o üniversiteyi bağlar. Devletin, hükümetin bir kararı, yasağı söz konusu değildir. Bu nedenle Türkiye suçlanamaz.ATO'nun hazırlattığı DVD de aslında sadece bir sivil kuruluş olan ATO'yu bağlar. Türkiye'nin resmi makamlarının herhangi bir katkısı söz konusu değildir. Bu DVD'de (veya bir başkasında) Ermeniler için ağır sözler kullanıldığına gelince... Ben izlemedim ama tepkinin, örneğin "Ermeniler'in propagandasının Nazi propagandasına benzetilmesi" olduğu belirtiliyor.Burada bir yanlış yok, zira Ermeniler senelerdir Amerika ve Avrupa'da yaptıkları mitinglerde, kampanyalarda Türkleri "dişlerinden kan damlayan canavarlar", "elinde kanlı bıçaklar, silâhlar olan katiller" olarak gösterdiler. Propagandalarının etkili olması, taraftar bulması için bunu yaptıklarını biz değil yabancı tarihçiler anlatıyor.Türklerin plânlı, kararlı bir soykırımı asla yapmadığını anlatan Amerikalı tarihçileri, profesörleri işinden ettiler, bazıları gidecek yer bulamayıp Türk üniversitelerine gelmek zorunda kaldı. Bernard Lewis bile onların bu propagandaları nedeniyle "soykırım olmamıştır" dediği için hüküm giydi. Senelerce plânlı cinayetlerle Türk diplomatları hunharca öldürdüler, sefaretlere baskınlar yaptılar.Ermeni iddiasıyla ilgili kitapları toplattılar.Bütün bunların yapılması doğal kabul edilebiliyorsa böyle bir benzetme de edilmelidir.AB'nin tek taraflı suçlamaları sabn iyice taşırıyor artık!

Devamını Oku

Adalet Bakanı da "yanıltıyor"!

14 Haziran 2005

Dünkü VATAN'da Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in röportajını okuyup, söylediklerini görünce yine "saflara özel yanıltmacalar" geldi aklıma. Bu kez 'aldatmaca' demiyorum, zira memleketimin Adalet Bakanı için b da bizi aldatıyor' diyemem tabii... Ancak 'hiç değilse o aldatmasın diyebilirim."Kaçak Kur'an kursları" ifadesine o da Başbakan gibi karşı çıkıyor. Neymiş "kanun dışı" denmeliymiş. Çünkü kanun dışı dediğinizde seçmenin yüzde 34 oyuyla Meclis çoğunluğunu (meşruiyeti tartışılır şekilde) ele geçiren her parti onu anında "kanun içi" yapabiliyor bu ülkede... Bunu da gördük.Kaçak kursları tek kalemde yasal hale getiriveren AKP nedense hâlâ adaletsiz damgasıyla orta yerde durmakta olan Seçim ve Partiler Kanunları'na dokunmaya yanaşmıyor. Biliyor ki dokunduğu anda sistem adil olacak ama kendisi bugünkü koltuk sayısını bir daha göremeyecek. Hiçbir partinin yönetimi de o partiyi ele geçirip sonsuza kadar başında oturamayacak.Bir ülke için hayati önem taşıyan bu kanunları değiştirmeyen Hükümet ile onun Adalet Bakanı şimdi de kalkıyor ve kanun dışı eğitimi meşrulaştırıyor, 8 yıllık eğitimle biraz engellenen "çocuk beyni yıkama" ihtimalini bir emrivaki ile eski haline çeviriyor. Onun savunmasını da "siz din eğitimi vermezseniz başkaları verir, Türkiye'de oyunlar oynanıyor, bu oyunları daha önce de gördük" gibi beylik, popülist laflarla taraftar toplayarak, yaptığı yanlışa "mantık" bulmaya çalışarak yapıyor.Önce ülkede baş örtüsü (türban değil) yasakmış, dine karşı bir tutum varmış gibi toplumu böldüler. Şimdi de sanki din eğitimi yasakmış gibi halkın duygularını istismar ediyorlar. Oysa Türkiye'nin ilköğretim okullarında da din dersi var. İsteyen, çocuğuna daha fazla din eğitimini devletin yaz kurslarında da verebilir.Neymiş efendim; 12-14 yaş sınırı varmış. Avrupa'da insanlar çocuklarını kiliseye göndermiyormuymuş. Gönderiyor, Türkiye'de de çocuklar camiye gidebiliyor.Yaş sınırı ve kanun dışı eğitim yasağı küçücük çocukların, henüz doğru ile yanlışı, hurafe ile ciddi dini bilgiyi ayıramayan beyinlerinin kontrolsüz, muskacı hoca zihniyeti ile doldurulmasına karşı bir önlemdir. Avrupa'da ise bu tehlike yoktur.Bugün türbanlı kadınların "beni önce hocam, sonra kocam kapattı" sözlerini, tesettürlü lider, bakan eşlerinin aile baskısıyla, ağlayarak nasıl türban takmaya zorlandıklarını sık sık okuyoruz, duyuyoruz.Dini türbana, "dinî eğitim"i kaçak kurslara indirgemek siyasi bir partiye, hele bir ülke yönetimine istismar malzemesi olmamalıdır.Kendinden ve partililerinden başka kimseyi dindar, neredeyse Müslüman saymayanlar ülkeyi Erbakan dönemine doğru hızla götürmekteler.Cumhurbaşkanlığı seçimine gelince. Adalet Bakanı bu konunun şu anda gündemde olmadığını, birilerinin "AKP'ye tezgâh olsun diye" konuyu gündeme taşıdığını söylüyor. Oysa birileri bunu yapmak zorunda... Yapmadığı takdirde bu nedenle ülke yakında yine büyük bir gerginlik yaşayacak.O gün geldiğinde çözümsüz bir sorunla karşılaşmamak için önceden tartışılması ve çözüm aranması gerekiyor. Hani ilk günlerde söz ettikleri "düşünce ve ifade özgürlüğü"? Hani söz verdikleri şeffaflık?Basınla ilgili TCK maddeleri, kaçak Kur'an kursları ile ilgili değişiklik hep emrivaki şeklinde yapıldı. Hiçbir parti yüzde 50-60 oyla bile bunu yapamaz aslında. AKP ve Adalet Bakanı "şeffaf adalet'e, ülkenin geleceğine yönelik endişelere saygı göstermek zorundalar! Örneğin; eğer demokrasi ve hukuk varsa "Unakıtan Affı" denilen yeni yasa tasarısı maddesini halka yeterince duyulsunlar önce. Bakalım tepki ne olacak?"Ku Klux Klan" benzetmesi nereden çıktı?Doğru ya, nereden çıktı? Ermeni soykırım iddiasına "tehcir kararı bile soykırım demektir" türünden haksız, taraflı bir yaklaşım gösteren ve bu konudaki "kesin ama açıklanamayan" görüşleriyle adını duyuruveren Prof. Halil Berktay nereden bulmuştu bu benzetmeyi?Ve ayrıca hangi nedenle soykırımın söz konusu olmadığını savunan tarihçi veya diplomatları "cinayet işleyen, işkence yapan" zenci düşmanı ırkçı bir Amerikan örgütüne benzetmişti?Tesadüfen gördüm nereden bulduğunu... Yabancı bir arkadaşıma Ermeni Dosyası kitabının İngilizcesini gönderirken... Sayfaları şöyle bir çeviriyordum ki Kâmuran Gürün'ün aynı benzetmeyi 1985 yılında basılan kitabında yapmış olduğunu farkettim."The Armenian File" kitabının 121. sayfasında; Black Cross (Siyah Haç) isimli, 1878 yılında Van'da kurulan bir Ermeni derneği için kullanmış bu benzetmeyi Gürün. Aynen şu cümlelerle:"İn 1878 the association of'Black Cross'was founded in Van. This association was similar to the Ku Klux Klan in the United States."Eveet, görüyoruz ki benzetme vahiy şeklinde gelmemiş H. Berktay'a... Kâmuran Gürün'ün kitabını dikkatle okumuş ve onun bir Ermeni grubu için kullandığı benzetmeyi tersine çevirerek "soykırım olmamıştır" diyen Türklere mâletmiş. Tebrike şayan bir buluş...Türkiye'de profesörlük, bilimsellik bazıları için ne kadar kolay ve zahmetsiz görüyor musunuz?(Not: Bugüne kadar çok az sayıda kopyası olan Ermeni Dosyası kitabı nihayet Remzi Kitabeyi tarafından bastırılmış. Dışişleri Bakanlığı'na senelerdir yaptığımız çağrıyı onların yerine değerlendiren "Remzi"yi kutluyorum. İsteyenler artık Ermeni iddiasını en iyi işleyen kitaplardan birini kolayca bulabilecekler. Keşke İngilizcesi de çoğaltılsa ve Avrupa ile ABD'ye dağıtılabilse...)Bakırköy'de "Temiz Toplum" kampanyası!CHP Kadın Kolları'nın başlattığı "Dokunulmazlık imza kam panyası", diğer adıyla "Hesap ver" kampanyası bugün Bakırköy Özgürlük Meydanı'nda sendikacıların ve sivil toplum kuruluşlarının da desteğiyle yapılacak bir toplantıyla sürüyor. Temiz toplumun, temiz yönetim-temiz siyasetle başlayacağına inanan bilinçli vatandaşların parti ayırımı gözetmeden bu imza kampanyasına katılması bir vatandaşlık borcudur.Köşenizde oturarak sorunların çözümünü hep başkalarından, hayali fedailerden beklediğinizde toplumun ciddi sorunları giderek büyüyor ve sonra bir bakıyorsunuz kaçıp sığındığınız, kendi yağınızda kavrulduğunuz köşenizin kapısına dayanmış.Herkes elinden geleni yapmak zorunda. Sizi yöneten insanlar kendi yolsuzluk dosyalarını rafa kaldırıp, bir zümreye yasalar karşısında ayrıcalık sağlarlarsa bunun adı demokrasi de olmuyor.Bu gerçeğin farkında olan vatandaşların kampanyaya katılması gerekiyor.

Devamını Oku

Bir hayat kurtardınız!

13 Haziran 2005

Sevgili okurlarım, kısa süre önce, çocukluğunda geçirdiği kaza sonucu felç olan ve sürekli oturduğu, yattığı için kuyruk sokumunda büyük bir kitle oluşan 25 yaşındaki bir okurum için bu köşede kampanya başlatmıştım.Aranızda yardım imkânı ve altın gibi yüreği olanlar verilen banka numarasına hemen bağışta bulundular. Birkaç gün içinde 10 milyar TL para toplandı. Bu para Bayram'ın Çapa'da yapılan ameliyatı için kullanıldı ve birçok ünlü cerrahın "çok riskli, kurtulma ihtimali binde bir" dediği ameliyat Çapa'nın en iyi doktorlarından biri sayesinde başanyla sonuçlandı. Şu anda gözyaşlarımı tutamayarak size, özellikle yardım edenlere bu müjdeyi vermek istiyorum.Önce Allah'ın izni, sonra sizlerin ve cesur doktorunun sayesinde bir gencin, "yaşamak istiyorum" diyen, oturduğu yerde bile okuyan, öğrenen, kusursuz bir Türkçeyle mektuplar yazan bir insanın hayaü kurtuldu.Sizler daha önce "okumak istiyorum" diyen, ailesinin parası bir bankada battığı için bu fırsatı kaçırdığını düşünerek yaptığı hata sonucu hastanelik olan bir genç kıza da anında yardıma koşmuş, yaptığınız bağışlarla kaybedilen parayı sağlamış ona ve ailesine yeni bir hayat sunmuştunuz.Bu aile yardımlarınızla toparlandı ve o "çaresiz" genç kız eski neşesine, sağlığına kavuştu.Ondan önce açtığım kampanyalarda da desteklerinizi esirgemediniz. Örneğin Gebze'de deprem sonucu evi yıkılan, beş parasız kalan dedecik de aranızdan çıkan altın kalpliler sayesinde artık yaşamını daha rahat sürdürebiliyor. İsminin açıklanmasını istemeyen bir kadın okurumun her ay gönderdiği parayla yaşıyor ve parayı aldığında dualarla dolu bir mektup yazmayı unutmuyor. Duaları, hiç şüphe yok ki o okuruma aittir.Prefabrik evler neden boşaltılıyor?Bu arada... Prefabrik evlerde yaşayanlardan bu evleri boşaltmaları istenmiş. "Onlara yeni bir yer göstermeden, evini, yakınlarını kaybetmiş bu insanları sokağa atmak devlete yakışıyor mu" sorusunu da sormak istiyorum.Bu devletin binlerce makam arabası alıp her bürokrata dağıtacak, bakanlara çifter çifter verecek, Başbakan'a -hazır uçak varken- Berlusconi'den yeni uçak alacak, siyasi gezilere cümbür cemaat kafileler, aileler gönderecek, her gün ekonomik veya siyasi nedeni olmayan heyet gezileri düzenleyecek, kısacası sokağa savuracak bunca parası varsa depremzedelerini koruyacak kadar imkânı da olmalı elbet! Ki o depremzedeler Bayındırlık Bakanlığı ve Belediyelerin kontrolsüzlüğü yüzünden mağduriyete uğramışlardır. Büyük depremlerde yıkılan sitelerin müteahhitlerine hâlâ site projelerinin teslim edilmediği de belli değildir.Devlet hatasını/hatalarını kabul etmek ve mağdur vatandaşlarını korumakla yükümlüdür.Bunun dışında sevgili okurlarım, hepinize sonsuz teşekkürler ediyorum.Ellerinize, yüreğinize sağlık.Mr. and Mrs. Smith..Angelina Jolie bizi aldatıyor demiştim ya,aynen doğrudur. Bu filmin galası öncesinde yapılan erotik reklâmlar, açıklamalar nedeniyle kalitesi açısından da bende kuşku uyandırdığını söylemiştim, o da doğru.Bunları görmek İçin gittim "Mr. and Mrs. Smith" filmine. Tahmin ettiğim senaryo da aynen çıktı; iki gizli ajan evleniyor ve filmin bir noktasında rakip hale gelerek birbirlerini öldürme mecburiyetiyle karşılaşıyorlar.Güzelliğiyle ünlü iki sanatçının bu güzelliğinden yararlanılan vecneredeyse tek başına bir orduyu yok eden Tom Miks inandırıcılığında çekilmiş bir film. Aksiyon ve atraksiyon bol ama zaman zaman sıkıcı olacak kadar ağır tempolu sahneler de var. Ciddi bir ajan filminden çok komedi özentisi bir film diyebiliriz kısacası.Ya önceden haberi verilen İç çamaşırsız atlama ve seks sahneleri?? O yok işte. "Angelina" çığınız dekolte bile görünmüyor tek bîr sahne dışında...Ona göre gidin, ne film, ne de Angelina hakkında fazla bir ümit beslemeyin uyarmış olayım!

Devamını Oku