Abdullah Gül ne kadar haklı?

Dün VATAN Gazetesi'nin birinci sayfasındaki Erzurum Atatürk Üniversitesi haberi ile benim yazımdaki bir cümle tamamen çelişki halindeydi

Haberin Devamı

Dün VATAN Gazetesi'nin birinci sayfasındaki Erzurum Atatürk Üniversitesi haberi ile benim yazımdaki bir cümle tamamen çelişki halindeydi.

Ben "ülkede başörtüsü yasakmış gibi..." diyordum, bu haber ise "üniversitenin mezuniyet törenine başörtülü velilerin alınmadığını" anlatıyordu. Üstelik gerçekten de velilerin taktiği normal başörtüsüydü, türbanla ilgisi yoktu.

Olayı duyan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de hemen atılarak ve "Türkiye'nin ayıbını teşhir ediyor" demeyi de unutmayarak "eninde sonunda bu sorunu çözeceklerini" söylemiş.

Ne kadar haklı ona bakalım şimdi... Bugüne kadar bir üniversiteye, hele de çocuklarının mezuniyetini görmek için gelen velilerin "başörtülü oldukları için" alınmadığını duymamıştık. Yani bu olay şu ana kadar benzeri görülmemiş, münferit bir olay olarak ortaya çıktı. Ortamın her fırsatta Hükümet tarafından "türban, türban" diye gerilmesi mi yaratmıştır durumu, yoksa üniversitelerle inatlaşması mı bilmiyoruz.

Gerçek şu ki Atatürk Üniversitesi'nin bu kararı baskı içeren ve sağduyusu olan herkesi rahatsız edebilecek bir karardır.

AKP Avrupa'yı örnek verip durduğuna göre şunu belirtmek gerekiyor ki birçok Avrupa üniversitesi önce güvenlik açısından çarşaflı ziyaretçileri kapısından bile sokmuyor... Yani onlar da sıkı kurallar koyuyorlar.

Bizde ise hukuken kamusal alanlara dini simgelerle girmeme kuralı var. Ama bu kural üniversitelerde öğrenciler, diğer devlet kurum ve kuruluşlarında ise çalışanlar açısından önemli ve bu şekilde uygulanıyor. Zira aksi takdirde devlet hastanelerinde ziyaretçilerin ve hastaların, devlet dairelerinde ise işini halletmeye gelen başörtülü kadın vatandaşların da içeri alınmaması gerekir ki böyle bir uygulama hem imkânsız, hem de yanlıştır.

AKP değil, hepimiz!
Bunun yanlış olduğunu söylemek AKP'lilere özgü bir hak filân da değil. "Doğrunun yolu bir" olduğuna göre aklı, mantığı olan herkes aynı sonuca varacaktır. Atatürk Üniversitesi veya başka bir üniversitede, hatta askeri okullarda çocuğunun mezuniyetini görmeye gelmiş anneleri okula almama kararı üzücü ve değiştirilmesi gereken bir yönetim yanlışından başka bir şey değildir.

Laikliğin "dini simge yasağı" nın okullarda öğrencilere, diğer kuruluşlarda ise çalışanlara uygulanması gerektiği daha önce basında çok tartışıldı. Şimdi bu örnekle "doğru ile yanlışı yönetim kararlarıyla belirleme gereği"nin acil önemi ortaya çıkıyor.

Ama... Abdullah Gül'ün konuşmasından böyle bir çözümle yetinmeyecekleri, "toplumsal uzlaşma" sözü ile aslında laikliğin tanımının değişmesini ve dini simgelerin "her alanda" serbest bırakılmasını kastettiği anlaşılıyor. Ki aslında bu olayların ortaya çıkmasında işte bu yanıltmacaların ve gayretlerin büyük rolü var. Hükümet yüzde 34 oy oranıyla geldiği bir Meclis'te Anayasa'nın en temel, üzerine yemin ettiği maddesini değiştirmeyi amaç edinince birileri de o maddeyi korumak için başka uçlara sıçrıyor.

Olan Türk halkına oluyor sonuçta. Hepimiz üzülüyor, hepimiz gelecekten korkuyoruz.

Şu "uzlaşma"yı doğru tarif etseler konu kapanacak oysa!

ATO'nun DVD'si kriz yaratmaz!
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Camiel Eurlings'in "Türkiye raporunda ATO'nun Ermeni DVD'si ve ertelenen konferansla ilgili olarak söylediklerinin haklı bulunması için hiçbir neden yok.

Ertelenen konferans tamamen Boğaziçi Üniversitesi'ne özel bir karardır ve sadece o üniversiteyi bağlar. Devletin, hükümetin bir kararı, yasağı söz konusu değildir. Bu nedenle Türkiye suçlanamaz.

ATO'nun hazırlattığı DVD de aslında sadece bir sivil kuruluş olan ATO'yu bağlar. Türkiye'nin resmi makamlarının herhangi bir katkısı söz konusu değildir.

Bu DVD'de (veya bir başkasında) Ermeniler için ağır sözler kullanıldığına gelince... Ben izlemedim ama tepkinin, örneğin "Ermeniler'in propagandasının Nazi propagandasına benzetilmesi" olduğu belirtiliyor.

Burada bir yanlış yok, zira Ermeniler senelerdir Amerika ve Avrupa'da yaptıkları mitinglerde, kampanyalarda Türkleri "dişlerinden kan damlayan canavarlar", "elinde kanlı bıçaklar, silâhlar olan katiller" olarak gösterdiler. Propagandalarının etkili olması, taraftar bulması için bunu yaptıklarını biz değil yabancı tarihçiler anlatıyor.

Türklerin plânlı, kararlı bir soykırımı asla yapmadığını anlatan Amerikalı tarihçileri, profesörleri işinden ettiler, bazıları gidecek yer bulamayıp Türk üniversitelerine gelmek zorunda kaldı. Bernard Lewis bile onların bu propagandaları nedeniyle "soykırım olmamıştır" dediği için hüküm giydi. Senelerce plânlı cinayetlerle Türk diplomatları hunharca öldürdüler, sefaretlere baskınlar yaptılar.

Ermeni iddiasıyla ilgili kitapları toplattılar.

Bütün bunların yapılması doğal kabul edilebiliyorsa böyle bir benzetme de edilmelidir.

AB'nin tek taraflı suçlamaları sabn iyice taşırıyor artık!

DİĞER YENİ YAZILAR