"İletişim" ne kadar da demokratikmiş!

4 Haziran 2005

Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılacak olan ve üniversite yönetimi tarafından iptal edilen konferansı düzenleyenleri Akşam gazetesindeki köşesinde eleştiren Nihat Genc'e İletişim Yayınları'ndan çok enteresan bir tepki gelmiş. Genc'in "faşizan bir çizgiye kaydığını" bildiren Yayınevi yazarla ilişiğini kestiğini açıkladığı gibi satışta olan kitaplarını derhal toplatarak geri göndermiş.Orhan Pamuk, araştırmadığı, bilmediği bir konuda "Türkler 1.5 milyon Ermeni ile 30 bin Türk'ü öldürmüştür" dediği zaman Türkiye'de görülen basın ve toplum tepkisine "Düşünce ve ifade özgürlüğüne darbe vuruyorlar" diyerek karşı çıktığını açıklayan bir yayınevi için gerçekten enteresan.Nihat Genc'in söz konusu yazısında faşizan bir çizgiden eser olmadığı gibi onun konferansı düzenleyenlerle ilgili sözlerinin, suçlamalarının ("Neden sizin yazılarınızda hep Türk-Müslümanlar suçlanıyor" tarzı sorularının) bin beteri kendileri tarafından kasıtlı olarak kestiler" sözleriyle koca bir ulusa yapıldı bugüne kadar.Ama onların konuşma ve yazıları "düşünce özgürlüğü kapsamında" olduğu için bir mahzuru yok. Nihat Genç ise İletişim Yayınları'nın kararına göre pek açık şekilde aynı özgürlüğü hak etmiyor.Ben Nihat Genç'i tanımam ama daha çok sol çizgide bir yazar olduğunu biliyorum. Bugüne kadar yazılarından rahatsız olmadıklarına ve böyle bir tepki vermediklerine göre Yayınevi'nin kararına neden olan da konferansla ilgili yazısı büyük ihtimalle... Öyle olmadığını farz edin... Diyelim ki son zamanlardaki tüm yazılarına kızdılar.Böyle bir kararı duyduktan sonra, yazarlara aynı özgürlüğü, hakkı tanımayan, bir yandan faşizanlıkla suçlarken öte yanda faşist baskının ta kendisini uygulayan bir yayınevine güven duyabilir misiniz?Ve ayrıca, Yayınevi'ne yazarlara rol biçme hakkını kim veriyor acaba?(NOT: İletişim Yayınları'na kurucularını sorduk. Önce Murat Belge'nin de ismi verildi. Yarım saat kadar sonra bizi arayarak onun şu anda "birebir ilişkisi kalmadığını" bildirdiler. Yorum size ait!)Haziran Gecesi'nin finali!Toplum Gönüllüsü Nebahat Çehre imzasıyla gelen davetiye çok hoşuma gitti. Çehre'nin öncülüğünde "Haziran Gecesi" dizisinin sezon finali TGV (Toplum Gönüllüleri Vakfı) yararına yapılıyor ve tüm gelir "girişimci, duyarlı, topluma yararlı gençlerin yetişmesi, çevre ve toplum sorunlarının çözümü için çalışan" TGV'ye bağışlanıyor.Dizi, 8 Haziran'da Tarabya'da 250 davetlinin katılımıyla yapılacak bir öğle yemeği ve daha sonra konukların da izleyeceği dizi çekimiyle bitecekmiş.Sezon finali dendiğine göre tümüyle bitmeyecek gibi görünüyor. Bunu da hayranlarına duyurmuş olayım.Ve tabii... Sivil toplum kuruluşlarına sevilen sanatçıların ve programların da destek verme gayretini gönülden destekliyorum.Bravo Nebahat Çehre'ye, bravo Haziran Gecesi ekibine!"U" ters dönünce!Benim okurum dikkatlidir, onun için elimden geldiğince bu köşede bazen gözden kaçan, bazen de bilgim dışında yapılan hataları düzeltmeye çalışırım. Örneğin geçenlerde "kadın sivil toplum örgütleri nin baş harflerini küçük yazmama rağmen büyük harflerle çıkmıştı. Ve dün "Montesqiueu"nün ismi... Sondaki "u" harfi ters dönerek "n" olmuş.Görünce ben de şaşırdım. Özürlerimle düzeltiyorum.

Devamını Oku

AKP bütün güveni yitirdi!

3 Haziran 2005

Türkiye'de 4322 resmi Kur'an kursu var. Geçen yıl 3922 iken bu yıl 400 tane daha ilâve edilmiş. Yetmiyorsa Diyanet İşleri'nin yenilerini de açacağı ortada...İsteyen, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın yaptığı kelime oyunlarının tam aksine bu kurslara giderek Kur'an öğrenebilir. Böyle olmasına ve bu kursları iyi bilenlerin oralarda nasıl çağdışı yöntemler kullanıldığını anlatmasına rağmen AKP'nin inatla kaçak kurs ve okul açanlara özgürlük sağlaması onun değiştiğine dair tüm inançlan sildi süpürdü.Hele de AKP'nin çıkıp bu kanundışı kursları ciddi üniversitelerle bir tutarak eğitim kurumu olduklarını iddia ermesi tam bir skandaldi.Dün Emin Çölaşan Bakanlık emriyle Ankara'daki ilköğretim kurumlarına dağıtılan bir anket formunun içeriğini yazmıştı."Okul dışında din eğitimi aldınız mı? Aldınızsa nerede? W ve radyolarda dini içerikli programlara ilgi durumunuz?... Camiye gitme durumunuz? Dini kimliğiniz?" gibi sorulardan sonra;"Çok kadınlı evlilik İslâm'a göre uygundur. Resim giren eve melekler girmez(...) Namaz kılmayanların dini inancı zayıftır. Cuma namazı kılmayan Müslüman sayılmaz. Erkeklerin altın takması İslâm'a göre yasaktır." gibi açıklamalar da yer alıyormuş formda. Ve tabiî Çölaşan haklı olarak "Burası neresi, İran mı, Suudi Arabistan mı, Afganistan mı?" diye soruyordu.Taliban da böyle gelmiştiHer okulda din dersi eğitimi verilmekle birlikte kimsenin dininin, inancının kimseyi ilgilendirmediği, öğrencilerin taşıdıkları dinden bağımsız şekilde değerlendirildiği, bu nedenle dini simgelerle okula giremediği laik bir ülkenin, laik okullarında hiç kimsenin böyle bir anketi dağıtma özgürlüğü olamaz. Bu kural Bakan, Bakanlık ve herkes için geçerlidir. Hiçbir öğrenci de bu tür soruları cevaplamak zorunda değildir.Taliban dönemi Afganistan'ını anlatırken resim, fotoğraf, radyo, televizyon, sinema, tiyatro ve her türlü sanat-kültür faaliyetinin günah ilân edildiğini, evlerde fotoğraf bile bulundurulamadığını yazmıştık. O günlerde kadın doktorların çalışması, aynı zamanda kadınların da erkek doktora gitmesi yasak olduğu için ağır hastalığı olan kadınların öldüğünü de yazmıştık. Bu nedenle kadın doktorlar çalışabilmek için Pakistan'a kaçıyor, oradan da yakalanarak geri getiriliyor ve cezalandırılıyorlardı.Birkaç gün önce Mısır'da burka benzeri, gözü kapalı kara çarşaflar giymiş 5 kadın Kahire'de bir üniversiteye "bu kıyafetleriyle eğitim göremedikleri için" AİHM'de dava açtılar. Bu "burka-kara çarşaflı'ların ellerinde de siyah eldivenler vardı. Hiç şüphesiz bu kadınlar da, "sadece türban" takan ama renkli kıyafetler, sandaletler giyip makyaj da yapan ve türban takmayanların "yeterince Müslüman", "iyi Müslüman" olmadığına inanan Türk "tesettürlü"leri "iyi Müslüman" görmüyorlardır.Sessiz toplum, sessiz basın!Başladı mı din fanatizmi ve kavgalan bir kere, sonu yok çünkü...Humeyni devriminden önceki modern İran'a gidenler ile oranın kendi halkı, Şah'in vatandaşları arasında açtığı ekonomik uçurumlara, kötü yönetime rağmen bu rejim değişikliğinin nasıl olabildiğine akıl sır erdirememişlerdi. Böyle yavaş yavaş, Erba-kan'ın dediği gibi "çikolata kâğıdına sanlı olarak" gelip yerleşiyor İslâmî rejimler...Biz demokrasimize, Cumhuriyet'imize güveniyoruz ama başımızdaki hükümet baskı yoluyla olmayacak şeyleri sessizce kabul ettirmeye başladı bile...Türkiye'ye Arap ülkesi görünümü verenler sayesinde Avrupa Birliği giderek hayâle dönüşüyor. Bugünlerimizin de hayâl olmasını istemiyorsak sinerek, TV'ler karşısında uyuşarak sessiz toplum, tepkisiz basın olmaktan derhal vazgeçmeliyiz.Ve tabii... Bütün bu olup bitenlere bakınca basına kanun yoluyla getirilen sansürün nedenini de gayet iyi anlıyor insan!

Devamını Oku

Medeni Kanun "KAÇAK" olsaydı!

1 Haziran 2005

Evet evet ciddi şekilde üzülüyorum Medeni Kanun'un başında da KAÇAK kelimesi olmadığı için... Olsaydı, adım gibi eminim Hükümet konuyu şıp diye hallediverirdi.Hemen bir ek madde ilâve ediverir ve 2002 öncesinde yine böyle, Kur'an kurslarıyla ilgili maddede olduğu gibi kaçak "Mal Rejimi Yürürlük Maddesi" olarak kabul ederdi.Oysa Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi kaçak bir konu değil. Apaçık şekilde, 17 milyon kadın vatandaşın yeni ve olumlu bir değişiklik getiren yasadan yararlanamadığı şekilde ortada duruyor. Üstelik AKP yasanın kabul edileceği sırada Grup Başkanı olan, bugünkü Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'in "bunun büyük bir haksızlık ve ayırımcılık" olacağını gösteren kapı gibi "şerh"iyle birlikte...Birkaç gün önce Kanaltürk'te, Berrin Şeker Civil'in başarıyla sunduğu ve hafta içi her gün 14-16 arasında yayınlanan Kadınlar Kulübü programındaydım. Birçok kadın programının aksine kadın sorunlarına en doğru şekilde hukukçularla, aile bilimcilerle yaklaşan bir program olduğunu yakından gördüm. Kadınlar Kulübü, Medeni Kanun Mal Rejimi'nin hatalı şekilde çıkarılan Yürürlük Maddesi'nin düzeltilmesi için bir süredir imza kampanyası başlattı.Geçtiğimiz yılın Kasım ayında kadın hukukçular tarafından aynı konuda toplanan 30 bin imza TBMM'ye ulaştırılmıştı ama nedense Hükümet, Mehmet Ali Şahin'in şerhine rağmen bu konuya yeterince ilgi duymadı. İşte şimdi, kadın ve insan haklarının sadece "türban"a ve KANUN DIŞI Kur'an kurslarına endeksli bir parti olduklarına inanılmasını istemiyorlarsa, bu büyük yanlışı derhal düzeltmeleri gerekiyor.Medeni Kanun'un alındığı İsviçre'de, yasa değiştiği anda bütün vatandaşlara, evliliklerin ilk gününden beri uygulandığına (ve zaten yasalardaki olumlu değişikliklerden tüm vatandaşların eşit şekilde yararlanma hakkı olduğuna) göre, o dönemde halka söylenen "yasalar geriye işlemez" sözü bir yalandan ibaretti. İsviçre, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde de yasalardaki olumlu değişiklikler herkese uygulanıyordu. Ayrıca, Türkiye'de 2002 öncesinde yapılan evliliklerde eşlerin o yıllardaki kanunu kabul ederek evlendikleri de doğru değildir. Zira insanların yasalardan "ancak boşanmak üzere mahkemeye gidildiği zaman" haberi olmaktadır.Bu kampanyada toplanan imzalar da bir kez daha hukukçular tarafından Meclis'e götürülecek. Kadın kuruluşları TCK sorunu halledildiği anda yeniden Medeni Kanun Yürürlük Maddesi sorununa dönecek ve kampanyayı büyütecekler.Onun için en iyisi AKP'nin bu değişikliği yine tepkiler büyümeden yapması.17 milyon kadının uzun süre susmayacağını onlara bir kez daha hatırlatmış olayım!Hata!Dün "Pranga mahkûmu basın ve kazanımlar" başlıklı yazımda bir kelime eksik yazıldığı için cümlede anlam hatası olmuş. "TCK'da ayırımcılığı önleyecek, kadına karşı suçları azaltacak değişikliklerin yapılabilmesinin en önemli nedeni Kadın Sivil Toplum Kuruluşları'nın ve hukukçuların disiplinli çabasıydı" cümlesinde basının da yer alması gerekiyordu.Zira arkadan gelen "Nitekim bir çok kabul edilemez nitelikteki madde bizlerin tepkisiyle son anda tasarıdan çıkarıldı" cümlesi "basın"ı kastederek yazılmıştı. Unutulan kelimeden dolayı özür diliyorum.

Devamını Oku

Pranga mahkumu basın ve kazanımlar!

31 Mayıs 2005

Bugünden itibaren her gazetecinin eline zincirli bir demir gülle bağlanmış durumda... Türkiye'nin bütün sağduyulu hukukçularının da karşı çıktığı ve "basını susturmak için bir hile" olarak gördüğü, medyacılara hapis cezası getiren maddeler bugünden itibaren yürürlüğe giriyor."Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım" diyen bizim gibilerin eline pranga takmak zor olacağı için 'Allah bizi korusun' demekten başka çare kalmıyor.KANUN DIŞI Kur'an kurslarını, küçücük çocukların beyinlerinin kontrolsüz şekilde, "hoca" kisvesi altında yalan yanlış bilgiler veren, baskı yoluyla fikirlerini empoze eden kişiler tarafından yıkanmasını tümüyle cezasız bırakacak yasa maddesini KABUL EDEN Hükümet bu ülkenin basınını susturmak yolundaki kararlılığını değiştirmedi. "Suç basın yoluyla işlenmişse cezanın artacağı" yönündeki maddeyi değiştirdi o kadar. Ki bu da son anda çıkarılan zina tartışmasıyla, çok önemli olan "namus cinayetlerinde tahrik indirimi" ve onun gibi çok önemli birkaç hatalı maddenin gözden kaçırılmasından farksız bir yanıltmacaydı zaten.Bütün bu büyük yanlışları bir yana bırakacak olursak (bırakmadığımız takdirde yanlışlar doğruları götürüyor) TCK'da birçok madde de kadın-erkek eşitliğini sağlayacak, ayırımcılığı ve kadınlara yapılan haksızlıkları önleyecek şekilde değiştirildi. Bunun karşısında durulamayışının enönemli nedenlerinin başında kadın sivil toplum örgütlerinin ve hukukçuların yıllar boyu süren disiplinli çabası geliyordu. Nitekim birçok kabul edilemez nitelikteki madde, bizlerin tepkisiyle son anda tasandan çıkarıldı.Bu çabayı gösteren STK'ların en önemlisi TCK Kadın Platformu idi. Türkiye'nin hemen hemen bütün illerini tek tek dolaşarak araştırmalar yapan ve TCK Kadın Platformu'nda da yer alan Uçan Süpürge bugün Ankara'da, Hilton Oteli Kavaklıdere Salonu'nda (12.00-14.00 arası) bir TCK toplantısı yapıyor.Kazanımları kutlamak, yanlışların düzeltilmesi için mücadelenin de başladığını anlatmak için...Bilinçli kadınlar bi zahmet TV'lerinin karşısından veya diğer meşguliyetlerinden ayrılıp, kendilerini çok ilgilendiren bu toplantıya katılmalılar.Çözümü hep başkalarından beklemek olmuyor. Yetmiyor.Bilimsel olmayan bilimsellik (2)Dünkü yazımı, düzenleyenlerin "konferans yapılmasa da biz amacımıza ulaştık" dedikleri, "bilimsel ve akademik"liği çeşitli kişilerce sık sık vurgulanan toplantıyla ilgili söyleyeceklerim olduğunu belirterek bitirmiştim. Devam ediyorum...Efendim, lise ve üniversite eğitimini bilim üzerine yapmış bir yazar olarak, herhangi bir toplantının bir üniversitede yapılmasının onun bilimselliğini kanıtlamayacağını iddia edeceğim.Bir üniversitede, konunun uzmanı olmayan, bırakın uzmanlığı çoğunun konuyla hiçbir ilgisi olmayan doktor, doçent, profesör veya gazeteciler tarafından yapılmak istenen toplantı bilimsel, akademik filân değildir. Örneğin Etyen Mahcupyan, Ali Bayramoğlu gibi meslektaşlarımızın bu konuyla ilgili bir araştırması, çalışması, tarihi bilgi, belge içeren bir konuşması bugüne kadar duyulmamıştır. Ama onlar bu "bilimsel" toplantıda tarih biliminden, Türkiye'nin tarihinden söz edecek, yorumlar yapacaklar. Aynı şekilde bilmeden konuşacak akademisyenler var orada...Bu tür bir toplantı kesinlikle bilimsel değil, siyasidir. Siyasi olduğu için de aslında yer olarak bir üniversitede yapılmamalıdır. Ama isteyen, hukuk sınırları içinde kalmak üzere istediği siyasi toplantıyı istediği yerde yapabilmelidir elbette.Burada önemli olan, sıradan bir siyasi toplantının bilimsel kılıfı altında saklanmamasıdır.Zira saklanması, yalnız topluma değil bilime de saygısızlıktır.Keşke konunun uzmanı akademisyenlerden "belgeleriyle" bir alternatifin sunulacağı gerçek bir akademik toplantı olsaydı. Kim duymak istemezdi ki bunları?Ama uzman olmayanlar tezlerini belgelere dayanmadığını bildikleri için öylesine ulu orta, Ermeni tezini Ermenilerden daha ateşli bir şekilde savunarak, kendilerinin hata içinde olduğunu belgelerle açıklayan uzman tarihçilere de saldırarak konuşup duruyorlar. Hem de Avrupa'da yaşayan Ermeni-Türk vatandaşların bile Internet'te "konuşmalarımızda dikkatli olmalıyız. Sözlerimiz Türkiye aleyhinde kullanılıyor, orası bizim de vatanımız" demeye başladığı bir sırada!O "sert eleştiri", bu ne?Yargıtay'dan TCK'nın yürürlüğe girmesinden önce basına destek gelmiş. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Tarım Bakanı Sami Güçlü'ye "Sen alınır, satılır bir zavallısın, ederin de 310 bin lira" diyen bir gazeteye verilen 5 milyarlık tazminatı bozmuş. Bu sözleri "sert eleştiri" niteliğinde bularak tazminata gerek olmadığına karar vermiş. Madem ki durum budur (ki Batı ülkelerinin hepsinde budur) o zaman aynı 4. Hukuk Dairesi, benim bir profesör için yazdığım ve "kadınlar konusunda takıntısı var, Medeni Kanun sırasında da benzer şekilde davranmıştı yorumunu yaptığım "Takıntılı Profesör" başlıklı yazıma, sadece bu kelimeden dolayı nasıl 15 milyar TL tazminata karar verdi?Ve ben niçin bu nedenle devletime karşı AİHM'de dava açmak zorunda bırakıldım?Bu soruların cevabı var mı acaba?

Devamını Oku

Özgürlüğün dayanılmaz hafifliği!

31 Mayıs 2005

VATAN'ın bininci özgür güne ulaşması nedeniyle dün çıkan 1000 Gün ilâvesine bayıldım.Bayılmamın nedeni sadece VATAN için ilk adımı atan grubun içinde olmak değil... Bu sessiz, sakin ve haklı başarının gururunu yönetim kurulunun ağzından dinleyerek nostalji duygularıyla yaşamak da değil... Bunları hissediyorum tabiî, ama en önemlisi bizi rakip hissedenlerin, öfke veya kıskançlıkla zaman zaman yazmış oldukları iftira dolu yazılara bugüne kadar verilmeyen cevapların verilmiş, gazetenin kuruluş aşamasının açık ve net bir şekilde Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu ile Başkanvekili, Başyazar Güngör Mengi tarafından anlatılmış olması...Gazetecilerin kararlarında hür olduklarını, yeni bir gazete ve hele Türkiye'nin ihtiyacı, "basın"ın da anlamı olan "hükümetleri bağımsız şekilde eleştirecek", "4. kuvvet görevini hakkıyla yapabilecek" bir gazete çıkarma isteklerinin ancak takdir edilebileceğini düşünmeden bu iftiraları yazılarında kullananlara 1000. güne kadar pek az cevap verdik. Bunun nedeni, bizim okuyucuya saygıyla, her satırın onların çıkarları için kullanılmasının bilinciyle gereksiz polemiklerden uzak durma tercihimizdi. Açıkçası ben bazen "cevap verme ve gerçekleri açıklama konusunda" elimi zor tuttum, itiraf ediyorum. Zira insanın, hele bunun aksini yapmaya alışmış birinin haksızlıklara susması güçtür.VATAN'ı kuran yönetici ve yazar ekibinden hiç kimse daha önce çalıştıkları gazeteyi, birilerinin benzetmekten pek hoşlandığı gibi "gemiyi", kaptanın yokluğunda terk etmedi. Aksine, Güngör Mengi'nin de anlattığı gibi kaptan gazetesinin başına tekrar dönene kadar görevini aksatmadan yerine getirdi. VATAN, yine aynı birilerinin bağımsızlığına gölge düşürmek niyetiyle söylediği gibi "başka bir grubun" gazetesi de hiçbir zaman olmadı. Kendisiyle aynı kategoride olan ve VATAN'in kendilerini burun farkıyla izlemesinden telâşa düşen gazeteler rahatça 50-60 sayfa çıkarken VATAN bu nedenle 30 sayfa civarındaki gazetesi ile rekabet etmek zorundaydı.Bu başarısını eksik, kısıtlı rekabet imkânı ile kazandı. Söz konusu başarı VATAN kadrosunun olduğu kadar ilk günden beri onları tercih eden sevgili okurlarınındır. Değerli meslektaşım, arkadaşım Mustafa Mutlu'nun dünkü yazısında, arkasında güçlü bir holding desteği olmadığı için VATAN'a ilk günlerde "bu gazete yaşamaz" dendiğinden bahsettiği satırlar beni şaşırttı. Çünkü bu sözü hiç duymamıştım. Biz ekip olarak başarısızlık ihtimalini tek bir an aklımıza getirmediğimiz gibi, çok sayıda okurumuzun önceden de tanıdığı VATAN kadrosuna olan güvenlerinden de emindik.Böyle bir şey söylendiyse ancak rakipleri tarafından ortaya atılmış olabilir.Aslına bakarsanız işin üzücü yanı, bu "gemiyi terk ermekle" suçlayan meslektaşlarımızın çoğunun, daha önce çalıştığımız gazetede yaşananları, çekilen zorlukları, yapılan ve katlanılan haksızlıkları bilmeden yazıyor olmaları... Onların da biraz anlamış olduklarını umuyorum artık.Sizlerle paylaşacağımız her yeni özgür günün, bundan önceki 1000 gün kadar güzel olacağına da hiç şüphem yok.Akademik toplantı ve Boxer!Boxer dergisinin başarısından söz edince köşemde, rakip erkek dergilerinde çalışan bazı meslektaşlar bozuluyorlar. Yeri geldiğinde, hak eden her medya kuruluşunun her prodüksiyonundan söz ettiğimi bilmeyenler onlar...Boxer'i beğenmemin ve muhtemelen onun da başarısıyla yıllardır piyasada olan rakiplerini geride bırakmasının nedeni kültür-sanata, siyasete, dünya olaylarına yer vermesi. Ve tabiî rakiplerinin de teslim ettiği gibi en zeki, en esprili bulduğum dergi olması.Son sayısında Medya Takip Merkezi'nin bir araştırmasını yayımlamışlar:"Köşe yazarları gündemi ne kadar takip ediyor?".. Yedi farklı konuda en iyi takip edenleri liste halinde vermiş araştırma. "Ermeni sorununu en çok yazanlar"da birinci, "Kültür-Sanat'ta ise dördüncü sıradayım.Aslında arşivlerden son 10 yıla bakıldığında Ermeni sorunu konusunda ilk uyarı yapanlar arasında olduğum ve yine en çok yazan kişi olduğum görülecektir. 'Kapımıza geldi, geliyor' diye yıllardır az dil dökmedim, Dışişleri'ne az çağrıda bulunmadım.Şimdi de Boğaziçi Üniversitesi'nde "yapılacakken yapılmayan" bilimsel, akademik ve bilumum yüksek değerleri ihtiva eden toplantıya kısaca dönmek istiyorum.Meclis Başkanı "yapılmalıydı, bilimsel toplantı engellenmemeli" dedi. CHP'den de aynı doğrultuda sesler çıktı. Birçok yazardan, çizerden de... Son olarak, benim de yıllarca eğitim gördüğüm ODTÜ Mezunlar Derneği'nden bir mail geldi; "Üniversitelerin her türlü bilimsel düşünce ve araştırmanın özgürce tartışıldığı ortamlar olduğu ve buna yapılan siyasi baskının bilimsel özgürlüğe darbe olduğu" belirtiliyor.Bilimsel, akademik, siyasi baskı... Söylenenler hep aynı. Bu konu popüler oldu ve biz düşünce özgürlüğünde (nedense hep tek tarafın özgürlüğü olunca sesler yükseliyor ama) Fransa'dan çok ilerdeyiz ya "benim de çorbada tuzum bulunsun" meselesi...Pekâlâ kabul, engellenmemeliydi. Tek sesli olsa da, Ermeni tezlerini onlardan daha heyecanla savunanlar düzenlese de engellenmemeliydi. Kim veya kimler engelledi?Adalet Bakanı'ndan önce basından sesler yükseldi de asıl o sesler mi bu konferansın yanlışlığını vurguladı onu daha önce yazdığım için tartışmayacağım.Bilimsel, akademik toplantı konusunda söyleyeceklerim var. (Devam edecek...)

Devamını Oku

Peki ya erkekler Hıncal?

30 Mayıs 2005

Ah, bayılıyorum onun bu kadınları/erkekleri genelleyen yazılarına... Hani oturtsanız bizi karşı karşıya, saatler sürer tartışmamız o yazılar üzerine...Yine yapmış, yine genelleyivermiş kadınları bir oyundan yola çıkarak. Ve "Kadınlar (hep) böyle yapar" başlığını atıvermiş. Bunu yaparken polemik yaratacağından da yüzde yüz emindir, bilirim.Zaten yaratmazsa, sorar o zaman: "Nerdesiniz kadın hakları savunucuları" diye... Onun için ben o sormadan yazmış olayım.Demiyor ki Hıncal, oyundaki, öyküdeki düşünce Mozart'a attir ve her ne kadar Yekta Kara onu modernize etmişse de öykü aynı Ortaçağ öyküsüdür.İki kız kardeşin, deli gibi aşık oldukları gençler askere gidince... Daha doğrusu gidiyormuş gibi yapıp kıyafet değiştirerek kızların karşısına yabancı gibi çıkınca kız kardeşler hemen yeni delikanlılara aşık olup onlarla nişanlanıyor, hatta nikâhlanmaya kalkıyorlar.Ortaçağ'da... Genç kızların evde oturduğu ve 16-17 yaşına gelir gelmez tek düşüncelerinin "koca bulmak" olduğu yıllarda...Tabiî Hıncal Uluç şimdi "Bugün farklı mı sanki" diyebilir. Ben de ona "Evet, çok farklı. Bugün; bilinçli, eğitimli, zekâ ve akıl düzeyi, kişiliği ve özgüveni çok daha gelişmiş, kendine saygılı bir gençlik var dünyanın her yerinde" derim.Onunla da yetinmem "Sözkonusu 'karar değiştiriverme, güvenilememe' durumunu yalnızca kadınlara mâl etmek büyük bir haksızlık" derim. Eğer görüşünde israrlıysa, bu belki de onun hep aynı çevreler içinde kalmasından, tanıdığı kadınların da bu değerleri karıştıran, ilişkilerini duygudan, sevgiden, saygıdan çok çıkarlar üzerine inşa eden çevreden olmasındandır derim.Tek başına ihanetAyrıca onların, o çevrelerdekilerin bile bu hale gelmesinde erkeklerin büyük rolü var derim. Bugün erkekler hâlâ, başka bir erkekle beraber olan kadınlarla ilgilenmemeleri gerektiğini düşünmüyorlar. Bakıyorsunuz dün başka biriyle ilişkisi olan, evleneceği söylenen bir kadın hemen yarın (abartı yok) başka bir erkekle beraber olabiliyor. Ve dahi henüz beraberken diğeri onu ayartabiliyor. Ortada bu duruma sebep olan hazır erkekler olmasa, erkekler daha dürüst ve kişilikli olsa kadın ihaneti tek başına nasıl başaracak?Erkeklerin bir kısmı evliyken bile gözlerini fıldır fıldır etrafta döndürüyorlar. Beraberliklerinden memnun değillerse önce ayrılmaları, yalnız, bağımsız kişiler olarak yalnız kadınlarla ilgilenmeleri gerektiğini düşünmüyorlar. Ama bakın ben "erkekler" demiyorum, "bir kısmı" diyorum. İsteyenler "çoğu" da diyebilirler ama "hep" değil, "hepsi" değil.Gençler arasında Hıncal'ın tarif ettiği türden kadınlar var elbette, erkeklerin de olduğu gibi... Özellikle Türkiye'de insanların gelirleri arasındaki uçurum, devletin çare bulamayışı, hükümetlerin gelir dağılımı, işsizlik gibi konuları çözemeyişi, nüfusun da fazlalığı nedeniyle rekabet tüm değerleri birbirine karıştırdı, çoğunu yok etti.Üstüne bir de Batı türü yaşama özenti, medyada bu özentiyi körükleyen, küçük bir çevrenin yaptıklarını, hatalı yaşantı tarzını meşrulaştıran, yozlaşmayı hızlandıran program ve yazılar gelince toplum da bu hale geldi.Yine de, münferit örneklere bakarak genelleme yapmaktan kaçınmak lâzım.Yoksa, "öyküde askere gidenler kadın olsaydı, geride kalan erkekler aynı durumla karşılaştıklarında ne yaparlardı acaba" diye sormak da mümkün pek tabii ki!Piknikli müzik ziyafetiYemyeşil ağaçlar arasında bir Pazar kahvaltısı...Ülker'in bu yıl dördüncü kez düzenlediği Mozart Günleri'nin (tesadüfe bakın yine Mozart) 3. günü yapılacak konser nedeniyle, Topkapı Sarayı içinde yer alan tarihi Darphane binasının avlusuna toplanmış yüzlerce insan yiyeceklerini alıp masalara ve hatta çimenlerin üzerine yayılmışlar. Neşeli sohbetler, kahkahalar yükseliyor masalardan.Biraz sonra binaya geçiliyor ve Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası eşliğinde ünlü Rus keman sanatçısı, Brüksel Kraliyet Akademisi Profesörü Valery Oishtrak ile 4 yaşında Karl Berger'in öğrencisi olmuş ve Valery Oishtrak'ın dedesi "20. yüzyılın büyük virtüözü" David Oishtrak ile çalışmış, Türkiye'nin gururu bir sanatçı; Ayla Erduran'ın konserleri dinleniyor.Dedesi David'in efsanevi kemanını çalan Oishtrak ve Erduran'ı bu muhteşem konserde dinlemek orada bulunan herkes için gerçekten büyük bir ayrıcalıktı. Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası da bu iki "dünya çapında ünlü" sanatçıya büyük bir başarıyla eşlik etti. Kısacası benim için, yaşanan en güzel Pazar'lardan biriydi... Sanata önem veren kuruluşları bu yönleriyle çok takdir ediyorum.Mozart Günleri bugün saat 20.00'de aynı yerde yapılacak olan Marian Petrescu Trio konseri ile bitecek.

Devamını Oku

Vatandaşları yanıltan bir başbakan!

28 Mayıs 2005

Hani "Bir yaşıma daha girdim" deyimimiz vardır ya bizim, vallahi bu memlekette insan her gün bir yaşına daha giriyor. Onun için de insanlarımız zamanından önce yaşlanıp yıpranıyor.Başbakan Erdoğan'ın Kazakistan'dan yaptığı KAÇAK Kur'an kursları ile ilgili konuşmayı duyunca ben bir değil, birkaç yaşıma daha girdim."Şu ifade çirkin bir ifade, 'Kaçak Kur'an kursu' diye bir ifade olmaz. Bir defa kanunun ruhuna aykırı. Kur'an'ı öğrenmede kimse suç ifadesi kullanmaz(..) Ortada olan madde şudur 'Kanuna aykırı' eğitim kurumlarıyla ilgilidir."Ve eklemiş:"Mızmız çocuklar gibi ortaya çıkıyorlar. Parlamento şu anda toplumsal mutabakata ters düşüyor."Sonra da türban konusuna geçerek:"Toplumun taleplerini biliyorum, çünkü ben yaşıyorum, konuşmuyorum."Söylediği sözlerde (hepsini buraya alamıyorum) mantığa uygun, anlaşılabilir tek cümle yok."Kaçak" değil "kanuna aykırı" ifadesi taşıyormuş söz konusu madde. İkisi aynı şey değil mi? Hatta "kanuna aykırı" daha ağır değil mi?Önce "Kur'an'ı öğrenmek" konusunda ciddi bir aldatmaca, ciddi bir istismar var.Zira Kur'an'ı öğrenmek isteyen, Diyanet'e bağlı binlerce kursa gidebilir. Ki 7341 kurstan 3025 i yeterli öğrenci olmadığı için kapatılmış.4316 kurs var isteyene... Peki bu durumda kanun dışı olanları bir Başbakan neden korur?Ya "Toplumsal mutabakat"?.. Kanun dışı, kaçak işler konusunda bizim bilmediğimiz bir toplumsal mutabakat mı var?AKP içinde de güçlü bir direnişle karşılaşan madde konusunda Tayyip Erdoğan bir ay öncesinden beri İsrar ediyormuş. Ama alınan karar gizli tutulmuş.Medeni Kanun Mal Rejimi'nde de o dönemin hükümeti böyle bir plân ve emrivaki yapmıştı. Kadınlar o gün bugündür affetmediler o hileyi de. Siyasetçiler bu ülkede halkı hep aptal yerine koyuyorlar. "Saf" da değil aptal sayıyorlar gerçekten. Müslüman ülkede "islâm" satarak iktidar oldukları yetmiyormuş gibi, kendilerinin herkesten daha Müslüman olduğunu yasa dışı Kur'an kursuna izin vermekle, türban popülizmi yapmak ispatlayabilir sanıyorlar.İşin acı tarafı, bunu gerçekten saf veya cahil olanlara da yutturuyorlar.Kendisi "türbanı yaşıyor"muş. Ne yaşıyorsunuz Sayın Başbakan?İlk kez takmasının "zorla" olduğunu söyleyen eşiniz her yerde; ülke içinde ve dışında neredeyse tüm İslâm ülkesi lider eşlerinden (onlar türbansız) daha "örtülü" olarak dolaşıyor... Çıkıp konuşmalar yapıyor. Cumhurbaşkanlığı'na seçilirseniz oraya da çıkmaya hazırlanıyor.Neyi yaşıyorsunuz?Ayrıca, bu noktada Erdoğan'ın, haklı olarak, "muhalefet lideri olarak" duruma itiraz eden Baykal'a söyledikleri de bir başbakana hiç yakışmıyor. Baykal'ın Mescid-i Aksa'da namaz kılması, kısacası kendisi gibi onun da Müslüman olduğunu göstermesi belli ki fena rahatsız etmiş. Oy kaçar korkusuyla hemen bir cümlede "Hem namaz kılıp hem de Kur'an öğrenmeye karşı çıkılır mı?" deyivermiş.İkisinin elmayla armut gibi değil, elmayla karpuz gibi farklı olduğunu biliyor aslında. Ama ah bu aldatmacalar.Her neyse...Sorumluluğunu bilen bir hükümet, radikal partililerine boncuk dağıtmak için baskı rejimi benzen bir davranışta bulunmaz, kanun dışı faaliyetleri desteklemezdi.Başbakan Erdoğan bağışlanmaz bir hata yapmıştır!(Not: Diyanet İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nı da lağvetsinler bari. Gerek yok nasılsa.)"Naklolunan nüfus" ne demek?Bazı okurlarım, 1915'te tehcire tabi tutulan Ermenilerin nüfusunun arşiv belgelerine rağmen nasıl yanlış verilebildiğini, benim "sevk edilen, sevk olunan veya naklolunan" kelimelerinin üzerinde durmamın da nedenini soruyorlar. Açıklayayım, bizde bazı gazetelerde verilen rakamlar "sevk olunan, naklolunan nüfus" olarak yazılmış ama dikkatle bakıldığında bu rakamların tehcir öncesinde o illerde bulunan Ermeni nüfustan fazla olduğu görülmüştü. Burada yapılan hata işte bu kelimelerde gizliydi.Naklolunan (veya sevk olunan) sayı sadece Suriye'ye gönderilen Ermenileri değil, Anadolu içinde bir şehirden başka bir şehre gönderilenleri de içeriyordu.Bu nakledilmeyi "hepsi Suriye'ye gönderilmiş" gibi aldığınızda rakamların içinden çıkmak da mümkün olmuyor. Aynı tehcir listelerindeki iller arasında Halep de vardı. Oysa Halep'in kendisi zaten tehcir edilenlerin gönderildiği bölge idi. Belgelerde bunu görür görmez anlamak ve diğer arşiv rakamlarıyla, en azından Rus-İngiliz arşivleriyle karşılaştırma yapmak gerekiyor.Osmanlı arşivi bu rakamları, tehcir edilenlerin hangi yolla nereye gittiğini, kimlerin ölüp kimlerin kaldığını bütün detaylarıyla veriyor. Tehcire uğrayan Ermeni sayısı 500 bine yakın.1915-17 arasında öldürülen Türklerin sayısı ise 530 bin. Merak edenler arşivleri kendileri inceleyebilirler.

Devamını Oku

Demokrasi değil çoğunluğun baskısı!

27 Mayıs 2005

Baskı yönetimleri sadece bir kişinin diktatörlüğü ile oluşmaz. Eğer "Çoğunluk benim elimde, hak, hukuk, itiraz dinlemem diyen bir hükümet varsa ülkenin başında, o ülkede demokratik bir yönetim olduğunu kimse iddia edemez.Adı üstünde "KAÇAK Kur'an Kursu' ...Denetimsiz, "kurs" adı altında her türlü istismara, yobaz faaliyetlere açık yerler bunlar. Ve oraya çocuğunu gönderenlerin çoğu da "kaçak" olduğunu filan bilmeden gönderecek. Belki de anne babalar, çocuklarının beyni Taliban anlayışına benzer, dini yanlış yorumlayan bilgilerle yıkandıktan sonra farkına varacak.Asıl soru şu; KAÇAK kursun cezası "para cezasına" indirilebiliyorsa KAÇAK okul, KAÇAK bina, KAÇAK arazi, KAÇAK silah, KAÇAK uyuşturucu nasıl cezalandırılabilecek?"KAÇAK=KANUNSUZ" demek olduğuna göre, kanunsuzluğa izin veren bir hükümete, özellikle de Adalet Bakanı' na nasıl güven duyulacak?Basına, elini kolunu bağlamak, olayları açığa çıkarma özgürlüğünü elinden almak için "yazı veya karikatür nedeniyle" hapis cezası getirenlerin KANUNSUZ işlerin cezasını kaldırmaya çalışması kabul edilemez bir siyasi skandaldır.Örnekleri var!Toplumun ve basının uyanlarına, tepkilerine kulak tıkayarak, muhalefeti yok sayarak "İNADINA" karar alan iktidarların, bu ülkenin yakın tarihinde nelere malolduğu görülmüştür.AKP Hükümeti tabanını memnun etmek, parti içindeki radikalleri susturmak için sonuçta ülkeye zarar verecek faaliyetlerde israr ediyor.Bir yandan bunu yapanların, ülkede radikal dinci akımların gelişmesine fırsat verenlerin, bir yandan da AB'den, çağdaşlaşmadan, değişimden ve kendilerinin değiştiğinden söz etmeleri ne kadar inandırıcı olabilir yine kendileri karar versinler.Sadece koltuğunu garantilemek için gayret gösterenleri, saman altından su yürüttüğünü sananlan bu toplum şimdiye kadar hiç affetmedi!Cevapsız kalan sorular! (2)Çarşamba günü başladığım yazıdan, Huntington'a sorduğum ve cevabı net bir şekilde alınamayan sorularla devam ediyoruz...* Hem Çin, Kore gibi ülkelerin Uzakdoğu'da, Müslüman ülkelerin ise Ortadoğu'da birleşeceğini, ortak düşmanlarının ise Avrupa olacağını söylüyor, hem de Türkiye'nin Müslüman bir ülke olarak bunu önlemesine, dinler ve kültürler arası kaynaşmayı sağlamasına neden karşı çıkıyorsunuz?* Türkiye'nin AB'ye girmeyip İslâm ülkeleriyle kalması görüşünüzün, sizin yaptığınız "medeniyetler ayrımı ve çatışması" tezini doğrulaması ile ilgisi var mı?* Daha önce yaptığınız röportajlarda Türkiye'nin, İslâm değerlerini demokrasiyle bağdaştırmayı başarırsa önemli bir görev yapmış olacağını ama demokrasinin mutlaka laiklikten destek alması gerekmediğini söylediniz. Oysa Türkiye 82 yıldır üçünün birlikte başarıyla yürüyeceğini zaten ispatladı. O zaman bu sözlerin anlamı nedir?* Vatanseverliğiniz ile akademisyen kimliğinizin çelişebileceğim Amerika'yla ilgili son kitabınızın başında açıkça söylüyorsunuz ama bu açıklama diğer kitaplarda yok. Dünya çapında bu kadar ünlü bir siyaset bilimci olarak başka ülkelerin geleceğini etkileyecek taraflı görüşlerinizin benimsenmesi o ülkelere haksızlık değil mi?Trafik ihbarı!Uzun zamandır plaka ihbarı yapmıyordum ama göz göre göre "kırmızı"da basıp geçen sürücüyü ihbar etmek toplumsal bir borçtur.34 AL 2500 plakalı araç 26 Mayıs Çarşamba, saat 15.15'te Ulus'ta kırmızı ışığı dinlemeyerek geçip gitti. Şikayetçiyim!

Devamını Oku