VATAN'ın bininci özgür güne ulaşması nedeniyle dün çıkan 1000 Gün ilâvesine bayıldım.
Bayılmamın nedeni sadece VATAN için ilk adımı atan grubun içinde olmak değil... Bu sessiz, sakin ve haklı başarının gururunu yönetim kurulunun ağzından dinleyerek nostalji duygularıyla yaşamak da değil... Bunları hissediyorum tabiî, ama en önemlisi bizi rakip hissedenlerin, öfke veya kıskançlıkla zaman zaman yazmış oldukları iftira dolu yazılara bugüne kadar verilmeyen cevapların verilmiş, gazetenin kuruluş aşamasının açık ve net bir şekilde Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu ile Başkanvekili, Başyazar Güngör Mengi tarafından anlatılmış olması...
Gazetecilerin kararlarında hür olduklarını, yeni bir gazete ve hele Türkiye'nin ihtiyacı, "basın"ın da anlamı olan "hükümetleri bağımsız şekilde eleştirecek", "4. kuvvet görevini hakkıyla yapabilecek" bir gazete çıkarma isteklerinin ancak takdir edilebileceğini düşünmeden bu iftiraları yazılarında kullananlara 1000. güne kadar pek az cevap verdik. Bunun nedeni, bizim okuyucuya saygıyla, her satırın onların çıkarları için kullanılmasının bilinciyle gereksiz polemiklerden uzak durma tercihimizdi. Açıkçası ben bazen "cevap verme ve gerçekleri açıklama konusunda" elimi zor tuttum, itiraf ediyorum. Zira insanın, hele bunun aksini yapmaya alışmış birinin haksızlıklara susması güçtür.
VATAN'ı kuran yönetici ve yazar ekibinden hiç kimse daha önce çalıştıkları gazeteyi, birilerinin benzetmekten pek hoşlandığı gibi "gemiyi", kaptanın yokluğunda terk etmedi. Aksine, Güngör Mengi'nin de anlattığı gibi kaptan gazetesinin başına tekrar dönene kadar görevini aksatmadan yerine getirdi. VATAN, yine aynı birilerinin bağımsızlığına gölge düşürmek niyetiyle söylediği gibi "başka bir grubun" gazetesi de hiçbir zaman olmadı.
Kendisiyle aynı kategoride olan ve VATAN'in kendilerini burun farkıyla izlemesinden telâşa düşen gazeteler rahatça 50-60 sayfa çıkarken VATAN bu nedenle 30 sayfa civarındaki gazetesi ile rekabet etmek zorundaydı.
Bu başarısını eksik, kısıtlı rekabet imkânı ile kazandı. Söz konusu başarı VATAN kadrosunun olduğu kadar ilk günden beri onları tercih eden sevgili okurlarınındır. Değerli meslektaşım, arkadaşım Mustafa Mutlu'nun dünkü yazısında, arkasında güçlü bir holding desteği olmadığı için VATAN'a ilk günlerde "bu gazete yaşamaz" dendiğinden bahsettiği satırlar beni şaşırttı. Çünkü bu sözü hiç duymamıştım. Biz ekip olarak başarısızlık ihtimalini tek bir an aklımıza getirmediğimiz gibi, çok sayıda okurumuzun önceden de tanıdığı VATAN kadrosuna olan güvenlerinden de emindik.
Böyle bir şey söylendiyse ancak rakipleri tarafından ortaya atılmış olabilir.
Aslına bakarsanız işin üzücü yanı, bu "gemiyi terk ermekle" suçlayan meslektaşlarımızın çoğunun, daha önce çalıştığımız gazetede yaşananları, çekilen zorlukları, yapılan ve katlanılan haksızlıkları bilmeden yazıyor olmaları...
Onların da biraz anlamış olduklarını umuyorum artık.
Sizlerle paylaşacağımız her yeni özgür günün, bundan önceki 1000 gün kadar güzel olacağına da hiç şüphem yok.
Akademik toplantı ve Boxer!
Boxer dergisinin başarısından söz edince köşemde, rakip erkek dergilerinde çalışan bazı meslektaşlar bozuluyorlar. Yeri geldiğinde, hak eden her medya kuruluşunun her prodüksiyonundan söz ettiğimi bilmeyenler onlar...
Boxer'i beğenmemin ve muhtemelen onun da başarısıyla yıllardır piyasada olan rakiplerini geride bırakmasının nedeni kültür-sanata, siyasete, dünya olaylarına yer vermesi. Ve tabiî rakiplerinin de teslim ettiği gibi en zeki, en esprili bulduğum dergi olması.
Son sayısında Medya Takip Merkezi'nin bir araştırmasını yayımlamışlar:
"Köşe yazarları gündemi ne kadar takip ediyor?".. Yedi farklı konuda en iyi takip edenleri liste halinde vermiş araştırma. "Ermeni sorununu en çok yazanlar"da birinci, "Kültür-Sanat'ta ise dördüncü sıradayım.
Aslında arşivlerden son 10 yıla bakıldığında Ermeni sorunu konusunda ilk uyarı yapanlar arasında olduğum ve yine en çok yazan kişi olduğum görülecektir. 'Kapımıza geldi, geliyor' diye yıllardır az dil dökmedim, Dışişleri'ne az çağrıda bulunmadım.
Şimdi de Boğaziçi Üniversitesi'nde "yapılacakken yapılmayan" bilimsel, akademik ve bilumum yüksek değerleri ihtiva eden toplantıya kısaca dönmek istiyorum.
Meclis Başkanı "yapılmalıydı, bilimsel toplantı engellenmemeli" dedi. CHP'den de aynı doğrultuda sesler çıktı. Birçok yazardan, çizerden de... Son olarak, benim de yıllarca eğitim gördüğüm ODTÜ Mezunlar Derneği'nden bir mail geldi; "Üniversitelerin her türlü bilimsel düşünce ve araştırmanın özgürce tartışıldığı ortamlar olduğu ve buna yapılan siyasi baskının bilimsel özgürlüğe darbe olduğu" belirtiliyor.
Bilimsel, akademik, siyasi baskı... Söylenenler hep aynı. Bu konu popüler oldu ve biz düşünce özgürlüğünde (nedense hep tek tarafın özgürlüğü olunca sesler yükseliyor ama) Fransa'dan çok ilerdeyiz ya "benim de çorbada tuzum bulunsun" meselesi...
Pekâlâ kabul, engellenmemeliydi. Tek sesli olsa da, Ermeni tezlerini onlardan daha heyecanla savunanlar düzenlese de engellenmemeliydi. Kim veya kimler engelledi?
Adalet Bakanı'ndan önce basından sesler yükseldi de asıl o sesler mi bu konferansın yanlışlığını vurguladı onu daha önce yazdığım için tartışmayacağım.
Bilimsel, akademik toplantı konusunda söyleyeceklerim var. (Devam edecek...)
Özgürlüğün dayanılmaz hafifliği!
VATAN'ın bininci özgür güne ulaşması nedeniyle dün çıkan 1000 Gün ilâvesine bayıldım
Haberin Devamı

