Unutmamak için okumak lâzım!

19 Mayıs 2005

Bu kitapta..Eserini anlatmaya çalıştım.Yapabildim mi?Ummuyorum.Sen ve eserin o kadar yüksek ki;Erişilmesi çok güç!15 Eylül 1937 *Yukarıdaki satırları sağlığında yazmıştım.Kitap ise ölümünden sonra çıkıyor.Ne yazık!Kitaptaki eksiklerin arttığına şüphe yoktur.Fakat bu eksikler;Eserinin değil, döktüğüm göz yaşlarının aşındırdığı, silip götürdüğü parçalardır.Huzuruna paramparça olmuş bir gönülle, öksüz kalmış yırtık pırtık bir kitapla çıkıyorum.Affet...Ve hoş gör!..Ankara, 9 Mart 1940 ***Atatürk'le birlikte cephelerde omuz omuza mücadele vermiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu için onunla birlikte çalışmış, 20'li yıllarda "Adalet" Bakanlığı, "İktisat" Bakanlığı yapmış değerli bir hukukçunun; Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt'un sözleri bunlar. Aynı zamanda ilk Türk Medeni Kanunu'nu hazırlayan kişi Bozkurt.Mustafa Kemal'i çok yakından tanıyan biri olarak, onun kaybıyla duyduğu derin üzüntüyü ne kadar güzel anlatmış satırlarında... Hepsi bu kadar değil, Atatürk'ün isteğiyle, kendisinin de katıldığı Kurtuluş Savaşı ve devrimlerin tarihini önce İstanbul Üniversitesi'nde ders olarak anlatan Mahmut Esat Bozkurt daha sonra yine onun isteğiyle inkılâp tarihini kitap haline getirmiş.Atatürk ihtilali I. ve II.Bu iki kitabın birleştirilmiş hali olan "Atatürk İhtilali" 2002 yılında Tüpraş tarafından yayımlandı. Şahit olduğu tarihî olayları, savaşı, Cumhuriyet'in kuruluşunu ve devrimleri olağanüstü güzellikte bir anlatımla aktaran bu kitabı da Cemal Kutay'ın kitapları gibi okumaya doyamıyorum ve sizin için kısa bir alıntı yapmak istiyorum.Yenen ve yenilenBozkurt, "önsöz"de şöyle diyor: "Gazi Mustafa Kemal, Türk milletinin önünde ilerleyen bir zafer bayrağıdır. Bu bayrak bugün de, yarın da, öbür gün de bütün güçlükler üstünde yükselecek ve hep yenecektir.Ben, dünkü yeniş ve yenilişi yaşadım.Ben, dünkü yeneni ve yenileni gördüm. Yenen, hep yücelen, yücelen... Ve sonra, yayından fırlamış alevden bir ok gibi karanlıkları yakan Şef'iyle Türk milleti idi.Yenilen, onun yürüyüşüne karşı koymak isteyen bütün bir dünya oldu!Yaklaşmakta olan yarınlar içinde yenecekleri ve yenilecekleri bugünden görüyorum.Yenecekler dünkü yenenler; yenilecekler gene büyük yürüyüşün önüne çıkmak isteyen bahtsızlar olacaktır.Bu kadar inanıyorum. Siz de inanınız!"Mahmut Esat Bozkurt'un anılarının da yer aldığı kitapta, birçok cephede gerçekten de dünyanın tüm güçlü ülkelerine karşı savaşan Türk askerine ait çok sayıda anekdot var. Onu ve vatanının özgürlüğü için canını verenleri unutmaya ve unutturmaya, veya küçümsemeye kalkanların bu kitabı okuması lâzım... Özellikle 19 Mayıs'ta... Ne yaparlarsa yapsınlar Türk milletinin onu asla unutmayacağını ve nedenlerini görmek için!Tayyip Erdoğan iyi bir hatip!Hatip deyince, Erdoğan'ın "İmam Hatip" mezunu olduğu geliyor akla hemen... Nitekim bazı konuşmalarında radyo ve TV'lerdeki Ramazan sohbetlerinin tonlaması olduğunu yazmıştım daha önce...Bununla birlikte Avrupa'da yaptığı son konuşmalar, özellikle Ermenistan'la ve "soykırım iddiası" ile ilgili açıklamaları gerçekten güzel... Daha önce söylediği "Tarihi tarihçilere bırakalım" sözleri, Cüneyt Zapsu'nun söylemesi gerekenleri söyleyemediği konuşmalar yerine doğru şeyler konuşulmaya başlandı.Türkiye iyi niyetini ve bilimsel çözüm isteğini ortaya koyuyor. Koçaryan'ın Erdoğan tarafından yapılan çağrıya olumlu cevap vermesinin zor olduğunu söylemiştik, nitekim aynı tutum; çözüm arayışı yerine "soykırımı kabul eden ülkelere teşekkür" etme ve Avrupa'ya yağ çekme yaklaşımını sürdürüyor.Buna devam ettiği takdirde Türkiye'nin tutumu da aynen Erdoğan'ın söz ettiği çizgide sürmek zorunda...Bu bizden çok karşı tarafın tercihi. O zaman; değil Avrupa, bütün dünya baskı yapsa gerçek dışı bir olayı Türkiye kabul edemez.Başbakan'ın konuşmalarına kim yardım ediyorsa, bu işi iyi yapıyor.Ve Tayyip Bey'in zannettiği gibi basın "her halükârda" onun karşısında filân değil.Görüyorsunuz, "doğru"ya doğru demekten kaçınmıyoruz!Teşekkürler!Çapa'da yatmakta olan, yakında çok ciddi bir ameliyat geçireceğini yazdığım 25 yaşındaki Bayram Yalçın için verdiğim Akbank hesap numarasında kısa sürede 10 milyar TL toplanmış.Çağrıma cevap veren iyi kalpli, yardımsever okurlarıma sonsuz teşekkürlerimi bildiriyorum. Ameliyat iyi geçtiği takdirde bu başarıda onların da önemli katkısı olacak... Ne büyük bir sevap. İyilik yapanın karşısına o iyiliklerin bir gün mutlaka çıkacağına inanırım ben. Kendi hayatımda da buna defalarca şahit oldum.Hepinize tekrar tekrar teşekkürler!Ne demişler?"Sevgi vermeyi başarabilmek" kendi içinde başlıbaşına bir eğitimdir. Eleanor Roosevelt

Devamını Oku

Turgut Özal'ı sanatçı sananlar!

17 Mayıs 2005

"Biter, bu da geçer" diye bekleyip duruyoruz ama geçmiyor. "Arabuluculuk" yapan, gazetelerdeki çöpçatan köşelerinin canlandırılmış hali olan programlar toplumu uyuşturmaya devam ediyor.Onlar da yetmiyor sabahları yaşlı başlı kadınlar saatlerce "önemli bir mesele çözüyormuş gibi" "Ayşe Fatma'ya ne dedi", "niye dedi", "biri öbürünün beğendiğıne niye baktı" gibi abuk sorularla karanlığa birbirlerine saldı- demektir rıp duruyorlar. Bu iyi tabiî, ne kadar saldırmaca, program o kadar kalkınmaca... Reytingler tavana vurmaca...Bir yandan bu programlar, bir yandan gece yayınlanan ve gençlerin izlediği geyik muhabbetleri ve üstüne tüm "prime-time"ları işgal eden pembe dizilerle misyon tamamlanmış vaziyette. Artık kimse ciddi bir şey izlemek, okumak, öğrenmek istemiyor.Herkesin tek isteği var; bir şekilde kapağı ekrana atarak şöhret olmak ve kolay para kazanmak... Bunu yapamıyorsa hasetten tırnaklarını kemirip, dudaklarını ısırarak ekranla uyuşturulmak.Tufan Türenç'in iki gün önce yazdığı "Gençlikle ilgili bir gerçek öykü" başlıklı yazı toplumun geldiği noktayı, acı gerçeği tüm açıklığıyla anlatmaya yetiyordu. İstanbul'da bir üniversiteye konferans vermek üzere davet edilen ünlü bir ekonomisti dinlemeye sadece 11 öğrencinin geldiğini ve bunun konuşmacıyı nasıl şoka uğrattığını anlatıyordu Türenç.Daha sonra da aynı gün, aynı saatte, aynı üniversitenin başka bir salonunda "televizyonlarda sık sık boy gösteren, aşkları meşkleriyle çok popüler" bir kadın sanatçının konuşmasını. O salon tiklim tiklim doluydu, oturamayanlar ayakta dinliyor, öğrenciler soru sormak için yarışıyordu.Öyle büyüktü ki ilgi, sonunda sanatçının korumaları müdahale etmek zorunda kalmışlardı.Sonuç olarak ekonomisti davet eden öğretim görevlisi "utandım, rezil oldum. Bir daha mı birini çağırmak, tövbeler olsun" demiş.Şimdi... Biz de bu konulan yazınca birileri bozuluyor. Öyle ya, abuk subuk, havadan sudan geyik muhabbeti dururken ne yapmak istiyor bu "modası geçmiş konularla" yazar?Uyandırmaya ne gerek var?Bırakın uyusunlar.Uyusunlar ki toplumun üstüne ölü toprağı serpilsin... Reaksiyonsuz, önüne sürülen her olaya, konuya, teklife "he" desin."Aman bizi uyandırmayın da ne haliniz varsa görün" aymazlığına ulaşsın.İşte toplum deformasyonu böyle oluyor. Bir ülkenin üniversite gençliği de kimliğini, değerlerini yitirince, özenti içine düşüp ekran budalası haline gelince o ülkenin dibi çıkıyor. Bu özenti ve tatminsizliğe düşürülen gençler de uyuşturucuda, alkolde, en hafifi sigarada arıyor "ulaşamama"nın tesellisini."Bizi de alsınlar" dediğimiz Batı'nın hiçbir ülkesinde yönetimler ve medya böylesi bir sorumsuzluk ve bencillik sergilememiştir.Bugün üniversite öğrencileri arasında Turgut Özal'ın veya Yaser Arafat'ın sanatçı olduğunu sananlar, Cumhurbaşkanımızın adını bilmeyenler var.Mutlu muyuz ulaştığımız sonuçtan?..Medya bu konudaki tek sorumludur!Eşitsizlikte en büyük Türkiye!Aslına bakarsanız birçok konuda en büyük biziz, başka büyük yok!Yolsuzluk, bencillik, sahtekârlık, güveni istismar, trafik çılgınlığı, taciz, tecavüz, cinayet ve suçun her türlüsü...Dostlukta bile içtenliği kaybeden, en sıcak, samimi olması gereken duyguları çıkar hesaplarıyla, mevki/güç özentisiyle dejenere eden bir toplum olduk çıktık."En büyük" olma merakımızı tatmin(!) edecek bir sonuç almışız, sevinelim mi?Dünya Ekonomik Forumu'nün hazırladığı, 58 ülkede yapılan ve bu ülkelerdeki kadın-erkek eşitliğini gösteren araştırmada Türkiye eşitsizliğin en fazla olduğu ülkelerin başında, 57. sırada geliyor. Eşitlikte sondan ikinci...Eğitim, siyaset, iş, sağlık alanlarında değişiklikler yapılmasına ve bazı kazanımlar olmasına rağmen hâlâ yasalarda (Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu) Avrupa Birliği'nin de itirazlarını bildirdiği gibi büyük bir eşitsizlik olduğunu biliyoruz.Hükümetlerin hâlâ "kadın hakları" denince bin dereden su getirmesi nedeniyle MHP'nin koalisyonda olduğu dönemde Medenî Kanun Mal Rejimi eksik çıkarıldı, bu dönemde de TCK'da namus cinayetleri ve birkaç önemli maddede hata yapıldı. Defalarca dikkat çekmemize, kadın hukukçuların da gayretlerine rağmen yeni sığınma evleri açılacağına mevcutlar kapatıldı. Kadınların yalnızlığına, çaresizliğine, ezilmelerine çözüm bulunmadı.Sonuç ortada...Eğitimi özel sektör ve STK'lar üstlendi. Diğerleri olduğu gibi duruyor.'Olumsuzluk'ta en büyük olmak, AB tarafından dürtüklenmek yetecek mi bakalım?Yalın konseri neden ertelendi?Mayıs'in 18'inde yapılacak olan konserin biletleri çok önceden satılmış olmasına rağmen 3 Haziran'a ertelendi. Nedenini merak ederek sordum, Yalın hayranlarına da duyurmak istiyorum:Belediye'nin bu tarih için söz vermiş olmasına rağmen Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda başlatılmış olan ve inşaatçı firmanın 16 Mayıs'ta bitireceğini söylediği çalışmalar bitirilememiş.Bu nedenle 17 Mayıs'taki "Mor ve Ötesi" konseri de ertelenmiş. Konunun Yalın'la bir ilgisi olmadığı gibi bu erteleme onu hayranlarından daha fazla üzmüş.Olay bundan ibaret. Ama her işte bir hayır vardır, hava daha iyi olacağından açık havada izlenecek konser de daha keyifli geçecektir.Neden mi Yalın konseriyle bu kadar ilgiliyim? Söyledim ya, ben de gideceğim.

Devamını Oku

Çeçe sineği mi, tiroid mi?

17 Mayıs 2005

Turizm Bakanı Koç gönderdiği açıklamanın sonunda beni "katkıda bulunmaya davet etmişti" hatırlayacaksınız.Bugün (ve zaman zaman) bana son gelen konuyla ilgili okur mektuplarından yararlanarak "istek üzerine" birkaç soru soracağım..."Bakanlık içinden" gönderilen bir mektupta bazıları aşina olduğum, bazılarını ise ilk kez duyduğum bilgiler verilmiş.- "Aslında Bakan'ın kahvehane açılışında turizm ile ilgili yanlış demeçler vermesi sebepsiz değil. Etrafında turizmden anlayan bir tek bakanlık uzmanı kalmadı." (...)- "Atilla Koç'un müsteşar yardımcılığına atadığı Ahmet Kara ise makamına oturur oturmaz odasına fıskiyeli bir havuz yaptırdı (yanlış okumadınız makam odasına...)"- "Taşra teşkilatı ayak uydurmakta gecikmedi. Gazetelerde de okuduğunuz gibi Erzurum İl Kültür ve Turizm Müdürü de kendine çifte cami minaresi olan makam masası yaptırdı."- "Bakanlık tamamen millî görüşçü müfettişlerin eline geçti. Yalnız merkezde değil, şu anda yurtdışında Kültür ve Turizm ataşeleri olarak Berlin, New York, Londra, Los Angeles, Zürih, Hollanda, Kopenhag, Kahire, Tel Aviv, Makedonya ve Malezya bürolarının tamanının başında müfettişler var. Teftiş ve soruşturma yapmaktan başka iş deneyimi olmayan, turizm konusunda hiçbir bilgisi olmadığı gibi doğru dürüst lisan bilmeyen müfettişlerin yurtdışında nasıl turizm tanıtımı yapacakları herkesin korkulu rüyası oldu."Şimdi sorulara geçelim: Devletin yüz milyonlarca dolarının deneyimsiz bir müfettiş grubuna bırakıldığı doğru mu?Turizm ataşeleri, özellikle lisan bilmeyenler yurtdışında ne gibi yararlı faaliyetler yapıyorlar?Ve son soru: "Devletin malı deniz..." midir gerçekten?Biz, bundan önceki bakanın kapatılmasını önerdiği, şu anda koltuktaki bakanın ise "Turizme karşı değilim", "Kültür'ü Turizm'e ezdirmem" gibi veciz sözler ettiği Turizm Bakanlığı' nın en önemli bakanlıklardan biri olduğuna inanıyoruz.Türkiye'nin en büyük ve en çok geleceği olan gelir kaynaklarından biri turizm olduğuna göre böyle olmalı.Bakan Koç "uyku" ile ilgili esprileri çok komik zannediyor. Oysa komik değil acı.Bu sorulara da Bakanlık "aynı nazik üslupla" bir cevap verebilir mi lütfen?Bir de şeyi merak ediyorum; acaba uyku sorunu musallat olan bir Çeçe sineğinden mi kaynaklanıyor yoksa ciddi bir tiroid rahatsızlığı mı söz konusudur?"Küçücüğüm, her şeyim"!Her yerde bunu ve onun diğer şarkılarını duyuyorum; takside, alışverişte, evde, kafede, restoranda...Neden hep aynı şarkıları çalıyorlar?İnsanlara huzur verdiği... Sevgiyi, aşkı çok içten anlattığı...İçimize sıcacık, hoş duygular saldığı için mi?"Beraber uyansak Bütün gün sarılsak Bana yetmez... O ana dünyaları değişmem...Küçücüğüm her şeyim N'olur çok uzaklara gitmeGidersen öleceğim Karanlığa döneceğim..."Veya..."Keşke oyunlar oynamasaydıkÜzülmeseydi şarkılar Hâlâ sana yazılıyorlar Hâlâ buram buram sen kokuyorlar..."Yalnız 16/18/20 yaşındaki gençlerin değil her yaştan insanın ağzında onun, sözlerini de kendi yazdığı ve daha önce duyduklarımıza benzemeyen, özgün şarkıları... Hepsini hatırlamasak bile hatırlayabildiğimiz kadarı kafamızın içinde, dilimizin ucunda dönüp duruyor... Çünkü biz Yalın'ı ve şarkılarını seviyoruz.İlk günden beri, "Gelip de bi tanem olmaya ne hakkın var" dediği günden beri seviyoruz onu.Yalın çok kısa bir sürede "iddiasız iddia"sı ile "sessiz sedasız yalnızca müziğe olan aşkıyla" vurdu bizi. Fark ettirmeden, yumuşacık sanp sarmalayarak...Çocuklar bayıldı,genç kızlar sevdi,kadınların annelik duyguları kabardı ona bakarken...Belki de ona birden ısınıvermemizin nedeni, yeteneğinin yanında, hepimizin "özlemi"ydi. Kimseyle yarışmayan, kimseyi basamak yapmayan, polemiklere girmeyen, aşk dedikodularına, reklâma gerek duymayan bir gerçek sanatçı...Onu ilk kez sesini duyduğum günden beri dikkatle izliyor ve takdir ediyorum.Kenan Doğulu'yu, Serdar Ortaç'ı, Nazan Öncel'i takdir ettiğim gibi... Müziği, sanatı ciddiye alan, duyguları, yazıp söyledikleri şarkılarında içtenlikle yansıtan, hissettiren, "söylerken yaşayan" sanatçılar onlar.Ve en önemlisi; hiç şımarmadılar. Hiç kopmadılar sevenlerinden... Oynamadılar. "Başka biri gibi" görünmeye çalışmadılar.Yalın da öyle... Dikkat etmesi gereken şey "sonuna kadar değişmemek... Hep böyle kalmak" olmalı.Kenan'dan sonra sahnede en çok izlemek istediğim sanatçı o. 3 Haziran akşamı Cemil Topuzlu'da konseri var.Ya siz? Yoksa siz gitmiyor musunuz?

Devamını Oku

'Bakanların cevapları!

15 Mayıs 2005

Geçen Cuma yayımlanan, Turizm ve Sağlık Bakanları ile ilgili yazdığım iki yazıya aynı gün cevap geldi.Önce Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın açıklamasından bölümler alacağım:"Sayın Ruhat Mengi,Genelde sağlık, özelde de aşı konusundaki yazınız için öncelikle teşekkür ediyorum. Halkımızın sağlığını yakından ilgilendiren böyle bir konuya verdiğiniz önem beni çok memnun etmiştir.(...)Sizlerin hassasiyetini her zaman önemsediğimi ve medyamızda yer alan haber ve değerlendirmeleri sistemimiz adına bir otokontrol mekanizması olarak gördüğümüzü bilmenizi isterim..."Basının eleştirilerine önem verdiğini böylece belirten Sayın Bakan daha sonra "yazımda söz ettiğim Arena programının kayıtlarını dikkatle izlediğini, Uğur Dündar ile konuşarak ona teşekkür ettiğini ve 1998 yılına kadar yapılan 'tek doz kızamık aşısı' uygulaması ile ilgili inceleme başlattığını, sonucuna göre gerekeni yapacağını" söylüyor. Ve sürdürdükleri "Kızamık Aşı Günleri Kampanyası" ile diğer çalışmalarını anlatıyor.Ben de Sayın Recep Akdağ'a bizleri bilgilendirdiği, gündeme getirdiğimiz konularla ilgilendiği için teşekkür ediyorum. ***Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un "Turizm Bakanı uyumak dışında ne yapar?" başlıklı, kendisini uyuyan güzel(!) olarak tanımladığım yazıma verdiği cevap ise"Vatan Gazetesi'nde 13.5.2005 tarihli yazınızdaki insafsızlığı üzüntü ile karşıladım. Yılların getirdiği sorunların tamamının sorumlusu olarak iki yıllık iktidarın ve 3 aylık bir bakanın görülmesini ise ön yargılı bir tutum olarak algıladım" cümleleriyle başlıyor. Daha ilk cümlelerden cevaba geçmem mümkün... Evet gecekondular, çarpık yapılaşma, yeşilin tümüyle yok edilmesi "yılların getirdiği" sorunlar. Ama 2 (aslında 2.5) yıldır da durmadı, aynı hızla devam ediyor. Örnek verdiğim Kaz Dağları'nda, Bodrum'da kolayca görmek mümkün... (Şehirlerde durdu mu sanıyorsunuz?)Anlatılanlar içinde bizi en çok ilgilendiren "çevre ile, imar ile ilgili sorunların tek elden ve koordineli olarak çözümü için diğer ilgili bakanlıkların, yerel yönetimlerin ve sivil toplum örgütlerinin katılımı ile oluşturulacak yeni bir yaklaşım ve proje" için çalışmalar yapıldığı... Bu çok önemli, Turizm, Kültür, Bayındırlık, Çevre Bakanlıklarının koordinasyonu sağlanmalı.Mektup "sorumlu bir aydın ve gazeteci olarak, sizi ön yargılardan arınmış olarak projelerimizi değerlendirmeye ve bu konuda katkıda bulunmaya davet ediyorum" sözleri ile bitiyor.En kısa zamanda bu davete uyarak birkaç soru ile katkımı sürdürmeye çalışacağım.Çaresiz!Bu ne çelişki, ne uçurumdur? Ülkenin gerçek sorunları dururken, işsizlik, ekonomik sıkıntılar insanları hayatından bezdirirken Türkiye'nin en önemli sorunu günlerce APO oluyor. Bazılarının sıkılmadan "Sayın" dedikleri APO.Tek bir kişinin katiline bile ömür boyu hapis cezası veren Avrupa, 30 bin kişinin ölümünden sorumlu olan ve suçunun bilincinde olduğunu da itiraf eden, buna rağmen 5 yıldızlı otel lüksü içinde yaşatılan bir teröristle uğraşıyor ve uğraştırıyor.Hem de hâlâ kini bitmeyen, öldürmeye devam eden bir terör örgütünün başı ile...Madem ki bu işi uzatıyorlar ve madem ki bu hukuki bir sorundur, hukukçular ilgilensin o zaman...Hükümet kendi önceliklerine baksın.Gelir dağılımını düzeltmeye, işsizliği azaltmaya, can güvenliğini sağlamaya, trafik kazalarını, eğitimi, sağlığı çözmeye çalışsın.Haksızlıkları, yolsuzlukları durdursun.Öyle mektuplar geliyor ki insan yüreği dayanmaz duyduklarına...Bunlar arasında, ailesini geçindirebilmek, çocuklarını okutabilmek için gözünü, böbreğini satmak isteyenler var.Başbakan'ın söylediğini duyduk: "Burası sakatatçı dükkanı değil" ama onlar çaresiz...Var mı isteyen? Meclis içinde "sakatat" ihtiyacı olan?Verebilirim telefon numaralarını...

Devamını Oku

"Aydaki Canavar" (2)

14 Mayıs 2005

Dün, yazımın birinci kısmında New York'ta (off Broadway) Century Centre Theatre'da 27 Nisan'da başlayan ve Ermeni soykırım iddiasını "diaspora gözüyle" anlatan oyundan söz etmiştim.Her zaman bir aşk hikâyesi ile anlatılacak tarihî olayların çok etkili olduğunu, 1915 öncesi ve sonrasındaki olayların da yapılacak böyle bir film veya tiyatro oyunuyla doğru şekilde anlatılabileceğini düşünmüş, bunu sık sık diplomat tanıdıklarımla da konuşmuşumdur. Benden başka kimse düşünmedi, biz yapamadık onlar yaptılar ve oynanmaya da başladı. İşte yazının devamı...Oyunun adı: Aydaki Canavar"... "Beast On The Moon"...Haberi gönderen okurumuz Yüksel Oktay'ın "afişinde Bir aşk hikayesi' yazıyor ama aslında 'Bir nefret hikayesi' olmalıydı" dediği oyunun tiyatro magazini "Playbil"deki açıklamasında "24 Nisan 1915'te, I. Dünya Savaşı bahanesiyle Osmanlı İmparatorluğu'nun 'Genç Türk Hükümeti' tarafından silahsız bir Hıristiyan azınlığa soykırım yapıldığı, 1 milyondan fazla Ermeni'nin direkt öldürülerek veya işkenceyle, açlıkla katledildiği, buna da misyonerlerin ve diplomatların şahit olduğu, binlerce dokümanla da kanıtlandığı" yazıyor. Ve daha birçok şey. Bir aşk hikayesiyle, duygusal bir şekilde olayı tek taraflı anlatan tiyatro ne güzel fikir değil mi?Türkiye kendi içinde tartışırken karşı taraflar akıllıca plânlarla hep kazanıyor. "Neden böyle" olduğunu ise yabancılar sık sık bana soruyorlar.Nedenini biliyorum da söylemek sıkıyor beni çok...Bu oyuna bir itiraz yapılamaz mı acaba?Pırlanta yağmuru...Persil'den takdir edilecek bir aktivite.. Türkiye'deki 15. yılını tüketicileri ile birlikte kutlamak isteyen Persil'in, tüm illerden 10 binden fazla kişinin katıldığı "15. yılında 15 pırlanta" yarışması sonuçlandı. Ve öyküleriyle ilk 15'e giren yarışmacılar birer pırlanta yüzük kazandı.Jüri üyeleri arasında olduğum ve çok sayıda öyküyü okuyup değerlendirdiğim bu yarışmanın, çoğu ev kadını olan katılımcıları yazmaya teşvik etmesi açısından ne kadar yararlı olduğunu yakından izledim.Henkel öykü yarışmasıyla doğru bir tercih yapmıştı ve bir karatlık yüzükleri kazananlar da (hemen hepsi benim de seçtiğim öykülerdi) ödülü hakkıyla kazandılar. Kısa süre önce yapılan, Erhan Yazıcıoğlu'nun sunduğu ödül gecesinde yüzüğünü de benim verdiğim yarışmacılardan İzmirli Zerrin Öney'in benim de seçtiklerim arasında olan "yaşanmış" öyküsünü okumanızı istiyorum."15 yıl önce Tıp Fakültesi son sınıfta öğrenciydim. Mantar zehirlenmesi nedeniyle gelen hasta komaya girmişti. O gece sabaha kadar başında bekledim. Bir ara hasta uyandı ve bana çocuklarını görmemi söyledi. Evini tarif etti. Sabah bu olayı anlattığımda kimse bana inanmadı, çünkü hastada beyin ölümü gerçekleşmişti ve konuşması imkânsızdı Uyuduğumu ve rüya gördüğümü söylediler.Ne yazık ki hastayı kaybettik. Hastanın hiçbir yakınıyla görüşemedim. Aradan aylar geçti, tesadüfen hastanın tarif ettiği yere gittim. Sordum, soruşturdum. Üç tane küçük çocuğu varmış. Onlarla oturdum konuştum. Eşine durumu anlattığımda hepimiz ağlıyorduk. Ben bunun tesadüf olmadığına karar verdim. O çocuklara maddi, manevi destek olmaya söz verdim."Bir annenin, beyin ölümünün gerçekleştiği son anında bile evlatlarını düşündüğünü anlatan ne inanılmaz bir öykü değil mi?

Devamını Oku

"Aydaki Canavar"

13 Mayıs 2005

Başbakan Tayyip Erdoğan, Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan'la Varşova'da buluştuğu takdirde ona "Ya tarihçiler ve hükümetler arası iki ayrı komisyon kurulmasını, bu komisyonların çalışmaları paralel yürütmesini veya tek bir komisyonda hem tarihçi hem de hükümet yetkililerinin bulunmasını" teklif edeceği netlik kazanmış.Bugüne kadar "ortak komisyon" teklifine yanaşmayan, kendi soykırım iddialarına tek gerçek olarak bakan ve "Biz tarihi incelemek istemiyoruz, siyasi çözüm istiyoruz" diyen Ermenistan'ın, Erdoğan bu teklifi yaptıktan sonra fikir değiştirmesi zor görünüyor. Ama en azından, yıllardır soykırım iddiasını "tabu" gördüğü, arşivlerini açmadığı tekrarlanıp duran, dünyanın da sürekli tek taraflı hikâyeler dinlediği bir konuda Türkiye'nin rahatça ortaya çıkması ve "Buyrun tarihi birlikte inceleyelim" demesi yapılması gereken en doğru girişimdir...Kabul edildiği takdirde kurulacak komisyona "gönderilecek tarihçilerin seçimi" de dikkatle yapılmalı. Zira bazı tarihçilerimiz Avrupa'daki Ermeniler tarafından "Ermenilerin tezini savunmadaki başarılan" nedeniyle teşekkür alıyorlar. Oraya gireceklerin 'Türkiye'nin tezini doğru savunacaklardan seçilmesi lâzım. Bazılarının zannettiği gibi özgür tarihçi mutlaka "karşı tarafın tezini onlardan daha iyi savunan tarihçi" anlamına gelmiyor. Tarihin bu olaylarla ilgili bölümünde uzman, belgelerin tümünü incelemiş ve sonuca böyle varmış bilim adamlarının girmesi gerekiyor.Orada da Türk tarafının kendi içinde anlaşmazlığa düşeceği bir görüntü olmamalı. TV'lerde izlediğimiz gibi konuyu bildiğini iddia eden tarihçiler bile birçok şeyi yanlış biliyorlar veya sorulduğunda açıklayamıyorlar.Öte yanda, Amerika'dan Yüksel Oktay'ın bildirdiğine göre New York'ta Century Centre Theatre'da 27 Nisan'da soykırım iddiasını "gerçek" olarak anlatan, konusu Amerikalı bir Ermeni erkek ile Türkiye'de bir Ermeni kızın aşkı olan bir oyun başlamış...(İzlemeye devam edin... Yarın: "Aydaki Canavar" nedir?)Özyeğin'den eğitim atağı!"En değerli yatırım ülke insanının geleceğine olan yatırımdır"...FIBA Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin, dün Finansbank Genel Müdürlük binasında çok sayıda televizyon yöneticisi ve yazarın bulunduğu toplantıda "başlattığı eğitim atağı"nı anlatırken arkasındaki duvarda bu söz yer alıyordu.Eşi Ayşen Özyeğin'in kurduğu ve bugüne kadar yönetim kurulu başkanlığını yaparak başarıyla yürüttüğü, geliştirdiği Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nı (AÇEV) yıllarca tek başına destekleyen Hüsnü Özyeğin şimdi de adını taşıyan vakıfla Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinin il ve ilçelerine okul ve kız yurdu yaptırıyor.Şu günlerde 7 milyon çocuğun okul öncesi eğitim alabilmesini sağlamak için "7 Çok Geç" kampanyasını başlatan AÇEV'in faaliyetlerine baktığınızda kurulduğu günden bu yana eğitime başlattığı çocukları ve ailelerini izleyerek istatistikler yaptığını görüyorsunuz. Aynı şekilde FİBA Vakfı bugüne kadar 1625 öğrenciye karşılıksız burs vermiş. Yurtiçi ve yurtdışı okullarda okuyan Türk öğrencilere burs vermeye de devam ermekte...Özel sektörüne karne!Bundan sonra Hüsnü Özyeğin Vakfı olarak devam edecek olan Vakıf, kuruluşunun 15. yılında "bölgesel ve cinslerarası eğitim eşitsizliklerine çözüm getirmek amacıyla" 5 il ve 3 ilçede kız ve üniversite öğrenci yurtları, ilköğretim okulu ve lise inşaasına başlıyor.Bir soruya verdiği cevapta 1989'dan bu yana iki vakfın (AÇEV ve HBA) eğitime yaptıkları yatırımın 50 milyon doları bulduğunu belirten Hüsnü Özyeğin o gün medyadan çok ilginç ve önemli bir istekte bulundu."Basın; sivil toplum kuruluşlarına, vakıflara 'sosyal sorumluluk karnesi' versin. Her kuruluş, her vakıf karne notu alsın. Kişi başına gelirdeki, eğitimdeki adaletsizliği ancak hep birlikte ve gelişmiş bir sorumluluk düzeyiyle çözeriz. Herkesin bir şeyler yapması gerekiyor" diyen Özyeğin bu karneler açıklandığında eksiklerin görüleceğini, "örnek" oluşturmanın mümkün hale geleceğini ve imkânı olanların kendine "Acaba gerekli yardımı yapıyor muyum" diye sorması gerektiğini söyledi.Ona göre; sadece 1 milyar dolar harcansa Türkiye'nin okul sorunu ortadan kalkıyor. Ve 50 kurum gönüllü olsa bu iş halledilir.İşte karnelerle o gönüllüler belki de daha çabuk çıkacak ortaya...Bakalım en geçer notu kim alacak?

Devamını Oku

Turizm Bakanı uyumak dışında ne yapar?

13 Mayıs 2005

Onu artık gözümde uyanık olarak canlandıramıyorum. "Turizm" ve "kültür" kelimeleri bana direkt uyuyan bir adamı hatırlatıyor.Turizm? Horrr...Sanat? Horrr...Kültür? Zzz... Horrr...Tabiî uyuyan bir Turizm Bakanı sadece rüya görebileceği için onun görmesini bekleyen eksikler, yanlışlar da giderek büyüyor. Aslında Türk turizmini kalkındıran turistlere "sonradan zengin ve görgüsüz" diyen bir bakanın uyuması daha hayırlıdır diye düşünebilirsiniz, düz mantık böyle bir düşünce getiriyor ama bu da kolaycılık oluyor. Birilerinin onu silkelemesi ve uyandırması lâzım!Koltuğa oturduğundan beri gelişimini tamamlamamış bir çocuk tablosu sergiliyor. Yok "uyudu", "uyandı", yok "gazeteciler böyle yaparsa ben de uyurum" onunla ilgili haberler bu çerçevede dönüp duruyor.Dün "Hanya ile Konya" başlıklı yazımda Girit'in doğal güzellikleri korunurken Türkiye sahillerinde yeşilin nasıl yok edildiğini, site, otel, motel inşaaüanyla, binlerce gecekonduyla İstanbul'dan başlayarak deniz kıyısındaki tüm illerin mahvedildiğini yazmıştım. Bu yazıya Sümela Manastırı gibi, Kapadokya gibi en çok ilgi çeken yerlerin bakımsızlığını, taşlara duvarlara aşk mesajları yazıldığını da bir kez daha eklemem gerekiyordu. Şimdi Bakan Koç'u silkeleyelim; acaba "uyuyan güzel" bu yazıları okuyor mu? Maç izlemeye gelecek yabancılar için gecekonduların boyanarak güzelleştirilmeye(!) çalışılması onu hiç ilgilendiriyor mu?Yoksa hâlâ "gözlerini dinlendirmekte" midir beyefendi?Uyanabilirse söyleyeceklerimiz var... Bodrum, Kaz Dağları, Antalya'ya kadar bütün kıyı şeridimiz, İstanbul, İzmir ve sırayla diğer illerimiz gecekondu ve sitelerle tüm doğal güzelliğini yitirdi.Oysa bu ülke (bırakın ormansız kaldığı için çok yakında, küresel ısınmanın da etkisiyle iyice çöle döneceğini ve ikliminin tümüyle değişeceğini) yalnız bize değil, bizden sonraki tüm kuşaklara ait. "Bizim" değil, "BİZE EMANET"...Onu bu açıdan ve elbette turizm açısından korumak da hükümetlerin görevi... Eğer Erdoğan Hükümeti çevre ile ilgili hiçbir sorumluluk taşımadığına inanıyorsa onu bilelim, inanmıyorsa Turizm Bakanı Atilla Koç bir zahmet uykusunu bölerek sahilleri dolaşsın. Örneğin; bir zamanlar doğa harikası bir bölge olan Edremit Körfezi'nden, Kaz Dağları'ndan başlasın... İstanbul'u dolaşsın...İstanbul'a neden "olması gereken sayıda" turist gelmediğini, gecekondularla, çarpık yapılaşmayla rezil olan şehri incelesin.Ve konuyu Meclis'e getirsin.O Meclis sadece türban tartışmaları yapılsın diye, başkanı devlet kurumlarıyla çekişsin diye açılmadı. Türkiye'nin doğal güzelliği ortadan kalkıyor, çöl oluyor.Bu; milletin ve onun meclisinin sorunudur.Uyumayın ve bizi uyutmayın artık!Uğur Dündar'ı izledi mi?Bu soru da Sağlık Bakanı'na... Şimdi biz artık bakanların kendileriyle ilgili konularla ne kadar ilgili olduklarının telâşına düştük. Zira "bakanlıklarına binlerce memur doldurulan bakanların çoğunun sesini hiç duymuyoruz.Ne yaparlar, milletin hangi sorunlarını çözerler bilen yok. Biz gazeteciler bile bilmezse halk nasıl bilecek?Uğur Dündar Pazartesi akşamı Arena programında kızamık virüsünün neden olduğu ve Bakanlığın tek doz kızamık aşısı uygulaması sonucunda ortaya çıkan SSPE hastalığını inceledi. Bu uygulamadan sonra felç şeklinde oluşan hastalığın birçok mağdurunu ve ailelerinin çektiklerini ekrana taşıdı. İzleyen herkesin çok etkilendiğine hiç şüphe yok... Peki acaba Sağlık Bakanı Recep Akdağ da programı gördü mü? Gördüyse yapılan yanlış uygulamanın açıklamasını ve yeni uygulamaları halka duyurmayı düşünmüyor mu?Benim birkaç gün önce yazdığım "çocukların tıp deneylerinde denek olarak kullanılması na izin veren kanunla ilgili bir görüşü var mı? Varsa (veya yoksa) Bakanlığın bu konuda bir açıklama yapması gerekmez mi?Biz, bu ülke ve insanı için endişelerimizi, çözümlerimizi dile getiriyoruz. Bakanlardan da bunu bekliyoruz. Hâlâ umudumuzu yitirmeden!Vapurlar da "battı"...İstanbul'un neredeyse tüm kartpostallarında, tüm fotoğraflarında, tablolarda yer alan, en tipik özelliklerinden biri olan şehir hatları vapurları kaldırılacakmış.İnsan duyunca "bu kime battı acaba" diyor ister istemez... Güzel olan her şeyi çekirge gibi kemiren, "çirkin"in gelişmesine ise sınırsız imkân tanıyan anlayış buna da mı yetişti?Kara bitti, her yeşili yok ederek, koca ormanları bile ortadan kaldırarak taş yığınları diktik, sıra denize geldi. İstanbul'un "işareti" sayılabilecekbir özelliği de yok edilecek.Denizin üstünde benekli birer kuğu gibi dolaşan vapurlar kalkacak.Kimse istemiyor bunu, vatandaş şikâyetçi... Anlıyor musunuz; Ş-İ-K-A-Y-E-T-Ç-İ...İnanmıyorsanız sorun bakalım ne diyecekler...

Devamını Oku

Hanya ile Konya!

12 Mayıs 2005

Birkaç gün için Girit'e giden bir arkadaşım ağlamaklı bir sesle bu adanın nasıl korunmuş olduğunu, yemyeşil yamaçların önünde uzanan uçsuz bucaksız kumsalları anlattı dönüşünde.Hanya'nın güzelliğini, marinasında bile denizin pırıl pırıl olduğunu, kumsalların arkasına da bizdeki gibi Çin Şeddi görüntüsünde sitelerin, beton yığınlarının dikilmediğini...Anlatırken içinin acıdığını hissedebiliyordum sesinden, dinlerken benim de içim aynen onun gibi sızlıyordu..."Yunanistan adalarını, sahillerini korumayı başarabiliyor da biz neden başaramıyoruz? Bu aç gözlülük, doğayı ve her şeyi tahribeden bu hırs neden yalnız bizde var?" sorularına verecek cevabım yoktu.Güzelim Kuşadası'nın site diye yığılan betonlarla mahvedilmeden önceki hali geldi gözlerimin önüne. Diğer sahillerimizin; Bodrum, Edremit Körfezi, Antalya, İstanbul, İzmir ve diğerlerinin görüntüsünü düşündüm.İstemeyerek "Lanet olsun" sözleri döküldü ağzımdan: "Lanet olsun bu tahribata izin verenlerin hepsine..."Çünkü artık kaybedilmiştir Türkiye'nin doğa harikası güzellikleri... Çekirge sürülerininkine benzer bir yıkım gücüyle yok edilmiştir. Artık düzeltilmelerinin de imkânı yokturİstanbul'da, Olimpiyat Stadı'nda yapılacak Avrupa Şampiyonlar Ligi final maçı için gelecek yabancılardan, gecekonduların berbat görüntüsünü saklamak için çare düşünülmüş.Birkaç yıl öncesine kadar, henüz bu gecekondular biraz durdurulabilecek durumda iken belediye başkanlanna "Neden izin veriyorsunuz? Bu şehri particilik uğruna mahvetmeye vicdanınız nasıl elveriyor?" diye sorardık. Otoyoldan görünen çirkin manzarayı nasıl önleyecekleri sorusuna, bir belediye başkanı "ses duvarı çekeriz" cevabını bile vermişti.Artık durum rezalet boyutunun da ötesine geçtiği, önlenmesi imkânsız hale geldiği ve tam bir üçüncü dünya ülkesi görünümüne eriştiği için biz sormuyoruz. Belediyenin bulabildiği tek çareyi dün VATAN'da görmüşsünüzdür: Gecekonduları boyatıyorlarmış. Ama sadece staddan görünen yüzlerini...Hem de yeşil, sarı, mavi gibi renklere... Bu renkler "vatandaşın zevkine" sunulmuş. Devlet arazilerini kanunsuzca işgal eden ve üstüne dünyanın en zevksiz evlerini diken vatandaşın zevkine...İstanbul gibi bir dünya şehrinin geldiği durumu düşünebiliyor musunuz?Hiç değilse bu fırsatı değerlendirerek gelenlerin Boğaz'ı, Adalar'ı ve şehrin diğer güzelliklerini görmesi sağlanabilse...Ruhum yoruluyor düşündükçe!Doğançay'ın resim yarışmasıAvrupa ve Amerika'da uzun yıllar yaşayan ve orada örneklerini gördüğü "özel kişisel müze" hayalini Beyoğlu'nda açtığı Doğancay Müzesi ile gerçekleştiren Burhan Doğançay şimdi de çocuklara resim sevgisi vermeye çalışıyor.Eserleri Guggenheim. Metropolitan, National Gallery gibi dünyanın en önemli sanat müzelerinin "daimi koleksiyonları" araşma giren Burhan Doğancay'in Müze'yi açarken de gençlere sanat zevki aşılama isteğini nasıl heyecanla dile getirdiğini biliyorum. Onun için, Beyoğlu ilçe ilköğretim okullarının katıldığı "Beyoğlu" konulu bir resim yarışması açtığını, dereceye giren öğrencilere birçok firma tarafından ödüller verileceğini duyunca bu haberi kutlamak istedim.Profesyonel ressamlardan oluşan jürinin seçimi sonunda 12 öğrencinin eseri ödüle, 18 öğrencinin eseri sergilenmeye lâyık bulunmuş. Ödüller arasında fotoğraf makinaları, ingilizce eğitim seti, boya şefleri, hediye paketleri var.Ama zaten en büyük ödül, böyle önemli bir yarışmayı "kazanmış olmak" değil mi?Bugünlerde Burhan Doğançay kime rastlasa yine aynı heyecanla okulların Müze'ye gösterdiği büyük ilgiyi ve bu yarışmayı anlatıyor.Umarım katkılarıyla kendisi gibi sanatçıların yetişmesini sağlayabilir.Kukla festivali8. istanbul Ülker Kukla Festivali Salı akşamı Ses Tiyatrosu'ndaki açılışla başladı. Her yıl dünyanın ünlü kukla tiyatrolarına yer veren festivalde bu kez ünlü Rus topluluğu "Serguei Obraztsov State Academic Puppet Theatre" var.Her gittiği ülkede o ülkenin dilini de kullanan Obraztsov kuklalarını ben tören akşamında izledim. Festivalin bu yılki onur ödüllerinin Müşfik Kenter ile rahmetli Oğuz Aral'a verildiği (onun ödülünü de Müşfik Kenter aldı) akşam, gösterinin sonunda kuklaların nasıl oynatıldığının sergilenmesi, tek bir kuklaya 7-8 kişilik ekibin düştüğünün gösterilmesi de en az tiyatronun kendisi kadar ilginçti.Kukla tiyatrosu sevenler, özellikle çocuklar ve gençler için beğeniyle izlenecek bir sanat olayı.18 Mayıs'a kadar devam edecek.

Devamını Oku