Bir Oscar da ona verirdim

3 Mayıs 2005

Üç film izledim son günlerde; Pierce Brosnan ve Salma Hayek'ten "Gün Batarken", Sean Penn ve Nicole Kidman'dan "Çevirmen" ve Annette Bening ile Jeremy Irons'tan "Being Julia."Çevirmen, biraz da aktörlerinin "dünya sinemasının başarısı kanıtlanmış" isimleri olması nedeniyle Türkiye'de gösterime girer girmez büyük ilgiyle karşılaştı... Son haftalarda "çok iyi" denebilecek az sayıda filmin vizyona girmesinin de bunda rolü var.Oysa konu benzerlerini çok gördüğümüz "siyasilere suikast"tın "bir Birleşmiş Milletler toplantısında geçeni..." Ayrıca senaryoda, kurguda oldukça fazla zorlama hissediliyor. Ancak sinemayı "film ne olursa olsun fark etmez" derecede sevenleri sıkmaz ama ben Haşmet Babaoğlu'nun görüşüne katılıyorum; iyi oyuncularına rağmen silik, akılda kalmayan bir film."Gün Batarken" ise, yine daha önce benzerlerini çok gördüğümüz bir "mücevher soygunu" filmi. Bununla birlikte Karayipler'de çekildiği için olağanüstü doğa görüntüleriyle süslü ve espriler de çok iyi... Hiç kimseyi sıkmaz.Ama... Benim İngiltere'de izlediğim bir film var ki, Türkiye'ye geldiği anda görmelisiniz: Being Julia. Yine, Oscar adayı filmlerden olan, "ödülü nasıl kaçırdığına" hayret edilecek bir film bu; aynen "Çöküş" ve "Otel Ruanda"da olduğu gibi...Annette Bening ve Jeremy Irons'ın oyunlan, senaryo ve her şey kusursuz. Yaşlandığı ve inişe geçtiği için, eşi olan tiyatro sahibi tarafından yardımcı rollere itilen çok başanlı bir kadın tiyatro oyuncusunun hayatını anlatan filmin sadece finali bile başlıbaşına bir olay. "Film budur işte" diyorsunuz izlerken, "sanatçı budur"!Being Julia'yı kaçırmayın.Kadınsız bayi toplantıları (2)Dün, kadın okurlarımdan gelen istek üzerine, bir mektuptan yola çıkarak konuya başlamış ve erkeklerin essiz "şehirlerarası" veya "uluslararası" bayi toplantılarının büyük bir haksızlık olduğunu anlatmıştım. Devam ediyorum...Kadın, dayanamayıp itiraz ederse, kuşkusuz ne "hırçınlığı" kalacaktır söylenmedik, ne "dırdırcıhğı"...Peki başka şehirlerdeki bayiler toplantısı neden eşlerle birlikte yapılamıyor? Bunun nedenini gerçekten ben de merak ediyorum. O koca firmalar kırk yılda bir bayilerini eğlendireceklerse buna eşler neden katılmasın?Yoksa, eşle eğlenmek mümkün mü değildir, bu mu anlatılmak isteniyor?Kadının "her türlü" haksızlığa uğradığı "bir yer" burası biliyorum ama firmalara bu konuyu tekrar gözden geçirmelerini ve aileleri huzursuz ettiklerini hatırlatmak istiyorum.Aynı şeyi kadınlar yapıyor olsaydı çoktan kıyamet kopmuştu bugüne kadar!Yollarda satılan sahte loto!Arabayla karşıya, Kadıköy yakasına geçiyoruz... Köprüde trafik tıkanınca, yerden mantar gibi bitiveren çocuklar arabalara sakız gibi yapışarak sayısal loto kuponları satmaya başladılar.Bizim "direksiyon amiri" Mehmet Şen her gördüğünden göz kirası almayı pek sevdiği için hemen "Biz de alalım mı Ruhat Hanım" diye tutturdu... Önce duymamış gibi yaptım, okumaya dalmış göründüm ama nafile, plâk takılmış durumda, tekrarlamaya devam ediyor.Yıllardır piyangoda yeterince para kaybetmiş, uslanmayarak her seferinde yeni bir ümitle bilet almış ve tek kuruş kazanamamış biri olarak şans oyunlarıyla uzun süredir işim yok, lotodan, totodan filân ise hiç anlamam zaten... Vazgeçmeyeceğini görünce 'peki alalım, kazanırsan yarı yarıya paylaşırız' dedim. Tabii "alalım" diye tutturduğunda "alın" demekte olduğu da ikimiz tarafından bilindiği için paralar benden çıktı: 20 milyon TL...Birkaç gün geçti, Mehmet biraz önce aradı ve ağlamaklı bir sesle "Lütfen yazın, kimse yollardan loto kuponu almasın, bizimki sahteymiş" dedi. Arkasından da "haram olsun inşallah" benzeri bir beddua göndermeyi unutmadı.Ümitle bayiye koşmuş ve cevabı almış. Benim bundan sonra onu dinlemeyeceğim kesin ama siz de dikkatli olun, onun gibi aklanabilirsiniz.Artık hiç mi dürüst insan kalmadı, her şeyin mi sahtekârlığı yapılıyor bu memlekette?Böyle giderse yakında iyice paranoyak olacağız.

Devamını Oku

"Haftalık" ve saklanan mektuplar!

2 Mayıs 2005

Yazarlar ve odaları"... Haftalık dergisi, 2. yıldönümü nedeniyle çıkardığı 504 sayfalık özel sayısında "Çalışma Köşesi" başlığıyla köşe yazarlarının odalarını vermiş.Benim odamı seyahatte olduğum günlerde çektikleri için masam pek düzenli, pek bakımlı görünüyor ama neyse ki gerçekte böyle olmadığını, masamın üzerinden okur mailleri ile Türk kahvemin ise hiç eksik olmadığını anlatmışlar.Bu maillerin çoğunu atmaya kıyamadığımı ve tek tek okuduğumu da... Ne yazık ki böyle... 'Ne yazık ki' diyorum çünkü yer/gök mail dolu. 'Bunu tekrar okurum', 'Bunu yazarım' diyerek ayırdığım mailler, her gün eklenenlerle tepecikler oluşturuyor masamda.Bazen bu tepecikler günlerce bekledikten sonra, fırsat bulur bulmaz aralarından numara veren bazılarını seçerek onları telefonla arıyorum. Hem onlar için hoş bir sürpriz oluyor, hem de ben okuyucumla "karşıkarşıya" duygusunu yaşıyorum.Şimdi biriken maillerimden yazmak üzere ayırdığım birinin isteğini cevaplayacağım. Bir kadın okurumdan geliyor. Daha önce de kadın okurlarımdan şikâyetler aldığım bir konu olduğu için onun mektubunu seçtim. "Eşinin tepkisinden korkması" nedeniyle ismini vermiyorum.Erkeklerin "bayiler toplantısı"Konu: Sadece erkek firma temsilcilerinin, bayi temsilcilerinin katıldığı "bayiler toplantısı"... Bakın ne diyor:"Sayın Ruhat Mengi,Çok uzun zamandır köşe yazılarınızı okuyor, televizyon programlarına katıldığınızda da sizi ilgiyle izliyorum. Şu an size oğlumun vasıtasıyla ulaşıyorum. Beni uzun zamandır rahatsız eden bir konuda acil yardımınızı istiyorum.Bitmek tükenmek bilmeyen, şu bayiler toplantısı adı altında yapılan ve asıl amacının (öfkeyle biraz abartılı bir amaç yazılmış)... Sunarak erkekleri bir şekilde ödüllendiren bu gezilerden büyük üzüntü duyuyorum."Daha sonra eşinin yurt dışındaki toplantılar sırasında izlediği "sınır tanımayan şovları" dönüşünde anlattığını, geçen yıl yine böyle bir geziye kendisinin itirazlarına rağmen gittiğini, bu nedenle o günden beri psikolog yardımı ve antidepresan almak zorunda kaldığını anlatıyor.Eşi yakında Antalya'da bir bayi toplantısına gideceği için şimdiden duyduğu huzursuzluğu da İsrarla vurgulamayı unutmamış.Mektup "lütfen buna son vermek için elinizden geleni yapın" sözleriyle bitiyor.Şimdi lütfen erkekler önce ellerini vicdanlarına, sonra da kendilerini bu kadınların yerine koysunlar. Kadınların çoğu "ev kadını", yani bir nedenle çalışmamak zorunda bırakılmış; ya okutulmamış, ya çalışmasına izin verilmemiş veya çocuklarına bakmak zorunda kalmış. Açıkçası maddi güç ve ona bağlı olarak her güç erkeğin elinde.Sonra ortaya erkek erkeğe başka şehirlerde veya yurt dışında birkaç gün süreyle yapılan bu toplantılar çıkıyor. Erkeklerin konuşup, söyleşip gönlünce eğlendiği, kadınların ise evde çile doldurarak kocalarının dönüşünü beklediği, dönüşte de eğlence hikâyelerinin (kimbilir belki sadece duyabileceği kadarını) dinlediği "bayi toplantıları..."Kadınların yerinde erkekler olsa ne hissederlerdi? Bu, haksızlığın ta kendisi değil midir? (Yarın "bayiler toplantısı"na devam edeceğim.)

Devamını Oku

Silahsızlanma kimin işi?

30 Nisan 2005

Bir yanda belediye başkanlarının "yağmur duası" na çıktığı bir ülkede medeni gelişmeler beklemek ne derece doğrudur bilmem. Bazen bu tablolara baktıkça 'acaba başka bir yüzyıldayız da halüsinasyon filân mı görüyoruz' duygusuna kapılıyorum.Sonra silkeleniyor ve silahlı saldırılarda bıçakla, tabancayla vurularak yaşamını kaybeden gençleri hatırlıyorum. VATAN gazetesi ne zamandır israrla, hiç değilse "içkili mekanlara silahla girilmemesi" için yayın yapıyor. Sorumlular umursamadığı için eğlence yerlerindeki silahlı saldırılarda hiçbir azalma olmadı. Şansı olan yaralanarak kurtulduğuna seviniyor, olmayan 'eğlenmek için geldiği' yerden ölü olarak çıkıyor.Yönetimde "istediği her kanunu anında çıkaran, anında durduran", Meclis'te yeterli koltuk sayısına sahip bir hükümet var. Ama bir yanda silahlı, öldürmeli, vurdulu, kırdılı mafya filmlerinin cirit attığı TV kanalları, diğer yanda (Yeni TCK durdurulduğu için) hak ettiği cezayı almayan suçlularla iyice yoldan çıkan silahlılar memleketi kanunsuzlar cennetine çevirmeye, insanları eğlence yerine gitmekten bile korkar hale getirmeye devam ediyorlar.Bu, hiçbir medeni ülkede kabul edilebilir bir durum değildir. "Bireysel silahsızlanma' yı sağlamak da sadece Umut Vakfı'nın ve oğlunu aynı şekilde bir silahlı saldın sonucu kaybeden Nazire Dedeman'ın meselesi değildir. Olamaz...Onlar yıllardır uğraşıyorlar, bu kadar vahşi cinayet her gün medyada yer alıyor, ölen gençlerin (gözle görülen, ismi bilinen) katilleri bile cezalandırılmadığı gibi silahsızlanma için bir türlü gereken önlemler, kararlar alınmıyor. Alınması hükümetin en önemli görevidir.İçişleri Bakanı'ndan, bunu ve halkın güvenliğini nasıl sağlayacaklarının açıklamasını bekliyoruz.Herhalde milletvekillerinin suç dosyalarını rafa kaldırmış olmaları diğer suçlara ve suçlulara da duyarsız kalmalarını gerektirmiyordur!"Havale ücreti"ne çok itiraz var!İki gün önce hakkında bilgi vererek yardım istediğim "çocukluğunda düştüğü için hayatını felçli olarak geçirdikten sonra kansere yakalanan 25 yaşındaki genç" okuruma hemen yardım eli uzatmak isteyen "altın kalpliler"den şikayet var.Önce bu okurlarıma sonsuz teşekkürlerimi ileterek hemen şikayetlerini belirteyim; AKBANK; 50 YTL'lik havale için (hatta 10 YTL bile olsa) 20 YTL havale ücreti istiyormuş. Gelen mektupların hepsinde "Sizce bu gence yardım edecekler Akbank'a da yardım etmek zorundalar mı?" sorusu var.Birçok bankanın (belki hepsi), gerçekten de toplandığı zaman çok büyük meblağlar tutacak yüksek bir havale ücreti aldığını biliyorum. Bu haksızlığa neden çözüm bulunmadığını ise bilmiyorum. Ama en azından ölüm tehlikesi içinde bir gence yardım için para yatıracağını söyleyen ve gazete yazısını gösterenlerden bu parayı almasalar olmaz mı?Bu tür her yardımda aynı sorunu yaşıyoruz. 50 lira veya 10 lira için 20 lira havale parası kabul edilir bir rakam değil. Ve itirazlar son haddinde.Bankaların dikkatine sunuyorum.(Akbank Yeniköy Şubesi-No: 31662 Hasan Yalçın.)Cumhurbaşkanı sıkılıyor mu?Birkaç gün önce Marmaris'te düzenlenen denizcilik festivali fotoğraflarına bakıyorum. Sayın Sezer'in yüzü hiç gülmüyor.Hep biraz sıkkın, biraz bıkkın, biraz da dalgın bir ifadesi var...Enteresandır; bir toplumu temsil edenlerin yüzü o toplumun genel imajını yansıtır biraz... Esprili, gülümseyen yöneticilerin arkasında aynı karakterde bir toplum varmış gibi... Veya tam aksi.Onun (mutsuz demek istemiyorum) sıkıntılı ifadesi, sanki Türkiye'ye de stresli, bıkkın, sorunlu havası veriyormuş gibi geliyor bana... Belki yanılıyorum, ama ne olur Cumhurbaşkanımız biraz daha güleryüzlü olsa?..Hiç değilse fotoğraf çekilirken gülümsese...

Devamını Oku

Çevir kazı yanmasın!

29 Nisan 2005

Son günlerde Ermeni soykırım iddiasının 90. yılı nedeniyle artan dış baskıların da etkisi sonucu "bu iddia ve o yılların tarihi" birçok televizyon kanalında ERKEKLER tarafından tartışılıyor. Kadının yalnız "adı yok" değil "beyni de yok" kabul edilen aziz Türkiye'mizde tarih uzmanları, diplomatlar, akademisyenler, gazeteciler erkek grupları halinde bol bol konuşuyor, tartışıyorlar.Her ne kadar bu sesleri sadece kendimiz duyuyorsak da, "dışarıdaki konuşmalar" çoğu kez Türk TV'lerinde yapılandan "farklı" oluyor ve aleyhimize karar alan ülke sayısı hızla artıyorsa da toplumun konu hakkında bilgilendirilmesine yardım etmekte bu programlar.Önce Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Hikmet özdemir'i kutlamak isterim. Sabahın erken saatlerine kadar yaptığı açıklamalarda, genellikle "soykırım olmuştur" görüşünü savunan ve buna tarihî bir destek de veremeyen diğer konukların aşırı agresif ve "haklı, özür bekler, tepeden bakan, müstehzi" tavırlı konuşmalarına karşılık hep sakin, sabırlı, tutarlı olduğu için... Senelerin deneyimi ve bilgisiyle yapılan yanlışları anında yakalamasına rağmen nezaketiyle örnek bir bilim adamı görüntüsünde olduğu için...Bazen onun, bazen emekli diplomatların karşısında "soykırımın mutlaka olduğunu" vurgulayarak ama her nedense bir türlü içinden çıkamayarak konuşan (demokrat) Bay Falanca ile Bay Filanca'ların (isim verince işaret etmiş olunuyormuş) ortak noktaları çıkıyor izledikçe...Demokrat bay falanca!Bunları yazmadan önce çok sesliliğe, her görüşü duyma özgürlüğüne minnet duygularımı ifade etmek isterim, gerçeğin anlaşılmasına çok yardımcı oluyor. Gelelim ortak noktalara:* Çok sesli ve demokrat Bay Falanca'ların çoğu tarihi "şöyle, böyle" okumuşlar. Soru sorulunca apışıp kalıyorlar.* Hemen hepsi, bir ağızdan "tarihin tartışılmasının ne önemi var, belgelerin ne önemi var, mühim olan insanlık" tarzı bir söylemi paylaşmakta "tarihin belgelerle yazılamayacağı" gibi yeni moda (herhalde bu 25. yüzyıl modeli filan olabilir) bir bilimsel tezi savunmaktalar. Tabii sonra bazen unutarak, istedikleri bir belgeden söz edip yakalanıveriyorlar.* Hemen hepsi "Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi" nde alınan "Türk işgali altındaki Ermeni topraklarını kurtarmak" kararına rağmen arkadan toprak ve tazminat talebinin gelmeyeceğine (son derece agresif bir şekilde) yüzde yüz eminler.* Hemen hepsinin devlete karşı -bir nedenle- öfke duydukları konuşmalarından anlaşıldığı gibi bilimsel bir tartışma yapılırken, sıkıştıklarında, TTK'da görevli tarih uzmanlarına "siz devletsiniz" tarzı suçlamalarda bulunabiliyorlar (tarihe karşı bile tarafsızlığından şüphe iması olduğu için bir bilim adamına yapılacak en büyük hakaret...)* Hepsi tarihi tehcir kararıyla başlatıyor, ondan öncesini duymak bile istemiyorlar.* Bazıları '1915-17 arasında öldürülen Türk sayısı' sorulduğunda, gerçek rakam 530 bin iken, cevap olarak 30 bin diyebiliyorlar.Daha bu tartışmalarla ilgili söylenecek çok şey var, onlara da sonra değiniriz. Böyle giderse gerçeğin ortaya çıkması 100 yıl kadar sürer gibi geliyor bana... Bakalım ne olacak?

Devamını Oku

Suçlulara en güzel meslek!!

29 Nisan 2005

Ne güzel bir demokrasi bu, gözünü seveyim... Bazı ağır suçlulara sınırsız özgürlük, o da yetmez ülke yönetiminde yer alma hakkı verilirken "o yönetimdekilerin hoşuna gitmeyecek şeyler yazan gazeteciye" derhal hapis cezası isteniyor.Yani, bir yanda özgür bir basının doğal hakkı olan haber verme hürriyeti bile rahatça hapis korkusuyla kısıtlanıyor ama öte yanda her türlü suçu işleyene milletin vekili olma hakkı veriliyor.Her vatandaşın dosyası açık iken onların dosyaları "dokunulmaz" yapılıyor, yargıdan kaçırılıyor.Bu durumda suç işleyen herkes ve "milletvekili olmaya engel suç işleyen" herkes için en ideal iş ortaya çıkıyor: milletvekilliği...Eh, bu kadar sınırsız (ve eşitsiz) demokrasisi olan ülkede milletvekili ekstra ekstra suçtan korkar mı? Korkmaz... O nedenle AKP'li Cemal Kaya'nın açıklamalarına geliniyor:"Topun ucuna ben geldim. Oysa TBMM'de 150 kadar vekilin şirketi var. Bunların hepsi devletten ihale alıyor."Eğer Türkiye "doğru demokrasi"yle yönetiliyor olsaydı, Cemal Kaya'nın bu sözlerini açıklaması, o isimleri vermesi istenir, gerçek olduğu kanıtlanırsa hükümetin derhal istifa etmesi gerekirdi. Bırakın 150'yi, milletvekili olduğu halde kendi şirketini kuran ve devletten ihale alan 5 milletvekili bile yeterdi.Halk ödesin!Ama demokrasi böyle olunca "traş" da böyle oluyor. Suçlular milletvekili yapılmakla kalmıyor, suçun TBMM içinde de özgürce devamı sağlanıyor.Tabii bunca yanlış işin getirdiği açık da bir şekilde kapanmalı değil mi? İşte o zaman halk geliyor akıllarına: akaryakıta tekrar tekrar zam, neredeyse nefes almaya, yürümeye bile getirilen vergilerle açıklar millete ödettiriliyor.Ama anketler "halkın mutlu olduğunu" gösteriyormuş.Nerede ve kimlerle yapıyorlar bu anketleri acaba?Kanuna rağmen cinsiyet ayırımcılığı!Anayasa'da, Medeni Kanun'da ve Ceza Kanunu'nda kadın-erkek ayırımcılığı (sözüm ona) ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Hâlâ tamamen bitmiş değil ama yasalarda büyük ölçüde eşitlik (kâğıt üzerinde) sağlanmış durumda.Bu, uygulamayı etkiliyor mu? Hayır, uygulama "eski tas, eski hamam" devam ediyor.İstanbul Kadın Kuruluşlan Birliği, işte bu nedenle bir basın açıklaması hazırlamış: DSİ, DHM ve TMO Genel Müdürlükleri'ne iş başvurusu yapmak için "erkek olmak" koşulunun aranmasına karşı çıkan kadınların mücadelesi sonunda bu koşulun kaldırıldığını...Ancak bu kez de MTA Genel Müdürlüğü'ne 5 kadın, 75 erkek jeoloji mühendisi alındığını... istanbul Kadın Kuruluşlan Birliği'nin bu konuda yaptığı itirazın ve destek yazısının dikkate alınmasıyla TMMOB'nin tarihinde ilk kez cinsiyet ayırımcılığına karşı çıktığını, Jeofizik Mühendisleri Odası'nın kararın geri alınması için dava açtığını bildiriyorlar.Danıştay, yürütmenin durdurulmasına karar vermiş.İyi ki yargı var, yoksa ne olacaktı bu gidişin sonu bilinmez... Kadınlar devlet kuruluşlarına alınmayacak. Özel sektörde iş bulabilen bulacak, diğer üniversite mezunu kadınlar evinde oturacak.Sonuçta belki okumaktan da vazgeçecek. Çalışamayacaksa ne anlamı var yüksek okulun?Bu ülkeyi yöneten beylere (orada da kadınların esamesi okunmadığına göre) birilerinin (ki burada "yargı" oluyor) bunu yapamayacaklarını kesin anlatması gerekiyor.Biliyor musunuz, MTA için şöyle gerekçeler ileri sürebiliyorlar: "Kadın mühendislerin arazide çalışması zor" olurmuş...Beyler, jeoloji mühendisi olan kadın, bunu zaten baştan kabul etmiş demektir. Size ne, işinizi bırakıp dadılığa mı başladınız?

Devamını Oku

"Yaşamak istiyorum!"

27 Nisan 2005

Onbeş yaşında bir gencin birçok organına sıçramış olan kanserden nasıl kurtulduğunun hikâyesini size "Melekler Şehri" başlıklı yazılarımda anlatmıştım.Ayrıca vücudunda, alınması güç ve çok büyük bir kitle oluşmuştu. Doktorlar, ameliyat olsa bile kurtulmasını mucize olarak görüyor, hiç ameliyat yapmamanın daha iyi olacağını bile dile getiriyorlardı.Önce İstanbul Cerrahi Hastanesi'nin sahibi, ünlü göz doktoru Sinan Göker'le konuştum. O "her türlü yardıma hazır olduğunu" bildirdikten sonra operasyonu yapacak olan (ve büyük bir şans eseri Türkiye'nin en iyi operatör doktorlarından) Mehmet Ali Yerdel hastayı gördü. Çok zor olan bu ameliyatı yapabileceğini ama "her ihtimalin söz konusu olduğunu" söyledi. Arkadan devreye EMAR'ın sahibi Dr. Alptekin Peker, MEDICA'nın sahibi Dr. Murat Dinçer, Onkolog Dr. Bülent Zülfikar girdiler. Hastanenin olağanüstü bakımı, altın kalpli doktorların gönüllü çabası ile Okan'ın hayatı kurtuldu.Onun en büyük isteği okumaktı ve çok başarılı bir öğrenciydi de ama bu hastalık onu uzun süre okulundan ayırmıştı. İstanbul Milli Eğitim 11 Müdürü Ömer Balıbey ve Şehremini Lisesi Müdürü Ata Özer'in "hayati tehlike" olduğu için raporları kabul etmesiyle Okan kaybettiği zamanı telafi ederek sınıfını geçti. Bugün, çalışarak üç çocuğunu tek başına ve zorluklar içinde okutan annesiyle birlikte, sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürüyor. O hastane, doktor ve klinikler de hâlâ gönüllü olarak kontrollerini yapıyorlar.Yazarken beni ağlatan olaylardan biridir bu... Pırıl pırıl bir gencin hayatının bir mucizeyle kurtulmuş olması...Son şansı!Şimdi benzer durumda 25 yaşında bir başka genç var. Çocukken, oyun sırasında bir duvardan düşerek felç olmuş. Bugüne kadar bütün hayatını yatarak ve tekerlekli iskemlede geçirmiş, bu nedenle şimdi kuyruk sokumunda tehlikeli, büyük bir kitle var alınması gereken.Şu anda Çapa'da yatıyor ve ameliyat gününü bekliyor. Ameliyatı yapacak olan doktor yine "durumun tehlikeli, ameliyatın 15-16 saat süreceğini ve çok zor" olacağını söylüyor.Ama Bayram ümidini yitirmiyor. Gönderdiği mektuplarda "Yaşamak istiyorum", "Son şans" gibi başlıklar var. İyileşirse beni gazetede görmeye geleceğini söyleyerek "hakkınızı helal edin" sözleriyle bitiriyor bu mektupları.Keşke Çapa da bu gibi ameliyatları (az gelirli insanlar için) ücretsiz yapsaydı. Ama öyle değil ne yazık ki... (Borç alarak 10 milyar TL'yi bulmuşlar, daha 20 milyar TL lazımmış.) Onun için şimdi Bayram'ın hesap numarasını vereceğim, "depremzede dede"yi yazdığımda altın kalpli okurlarım ona yardım yağdırmışlardı, (o da hâlâ her alışında, gönderenlere dualarını yazıyor) umuyorum yine yardım etmek isteyenler olacaktır.Unutmayın, küçük bir miktar da olsa "damlaya damlaya göl olabilir"... Ve onun "son şansı" ümide dönüşebilir.Şimdiden hepinize teşekkür ediyor, Bayram'a da bol şans diliyorum.Onun için hep dua edeceğim.(Akbank Yeniköy Şubesi - No: 31 662, Ağabeyi Hasan Yalçın)(Not: Onlara yardım konusunda ben de elimdeki tüm imkânları kullanıyorum, aklınıza "sen ne yapıyorsun" sorusunun gelmemesi için bilmenizi isterim.)

Devamını Oku

Bilmeden konuşan rezil olmayı göze alır!

26 Nisan 2005

Pazartesi akşamı STAR TV de yapılan Ermeni soykırımı iddiaları ile ilgili program tam bir ibret belgesiydi. Uzun süren tartışmalar sonunda milli bir dava konusunda dahi bilmeden, araştırmadan ahkâm kesenlerin utanılacak bir duruma düşmesi acaba onlara ve benzerlerine biraz ders oldu mu? TTK Ermeni Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Hikmet Özdemir, ASAM Ermeni Araştırma Merkezi Başkanı ve eski Büyükelçi Ömer Lutem, Prof. Dr. Baskın Oran ve gazeteci Etyen Mahçupyan'ın katıldığı programda konuşulanları, mümkün olsa aynen yazmak isterdim. Baskın Oran, neredeyse soykırım sözleşmesinin geriye yürümeyişinden büyük üzüntü duyar bir ifadeyle "Yürüseydi 1915 olayları bu tarife uyuyor" dedikten sonra:"Genocid kelimesinin bir tabu olduğunu, bunun da Türkiye'yi feci bir duruma soktuğunu, Ermeni isyanlarının ilk başlayışında bile onların değil 'Kürt ve Çerkez çetelerinin' saldırılarıyla suçlu olduğunu, Ermenilerin onların çete hücumları karşısında Batı'nın dikkatini çekebilmek için harekete geçtiğini söyledi. Ona göre Osmanlı, savaştan yararlanarak bu insanları sürmüş ve ciddi sayıda ölüme neden olmuştu. İşte bu olay bugün Genocid olarak ele alınıyordu."Söyledikleri o kadar "tarihî gerçekleri yansıtmaktan uzak" sözlerdi ki, o yılların tarihinde uzman olan Prof. Hikmet Özdemir program boyunca ona nazik bir şekilde "Konuşmasının tarihi gerçeklerle ilgisinin olmadığını" anlatmaya ve bu gerçekleri açıklamaya çalıştı.Büyük hatalarBaskın Oran ve onun gibi konuşanlar Ermeni olaylarının, Patrik'in de bilgisi dahilinde ve desteğiyle nasıl başlatıldığından, bu başlangıç ve çıkarılan isyanlar hakkında yabancı konsolos ve komutanların gönderdiği raporlardan ve diğer tüm belge ve bilgilerden habersiz olabilirler mi bilmiyorum. Ama konuyu iyi bilen tarihçilerin ve Türk milletinin önünde tarihi bile saptırmaya nasıl cesaret edebildiklerine hayret etmemek imkânsız.Daha sonra Prof. Hikmet Özdemir'in aynı gün, Murat Bardakçı'nın çalıştığı gazetede verdiği; 'Talat Paşa'nın notlarından tehcire uğrayan Ermeni vatandaş sayısı"nın aslında "o illerde yaşayan toplam Ermeni sayısı" olduğunu ve "gazetede gösterilen el yazısının da Talat Paşa'ya ait olmadığını" söylemesi programın sürpriz açıklamalarından biriydi."1915'teki tehcirin, devletin kendisini koruması için zorunlu olduğu ve olaylara soykırım veya etnik temizlik denemeyeceği" görüşüne katılmakla birlikte "Bu rakamları tarihçi olarak değil, gazeteci olarak verdiği" sözlerini anlamak mümkün değil.Bardakçı dün de CNN'de Mehmet Ali Birand'a "El yazısının Talat Paşa'ya değilse de adamlarından birine ait olabileceğini" anlatıyordu.Genocid önemsiz mi???Aslında bu konuşmalar ve son günlerde karşılaştığımız benzer olaylar bize bugünkü ve gelecek tüm kuşakları, yine son günlerde "Genocid kelimesi o kadar önemli mi, nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'dan sorumlu değil" şeklindeki (Baskın Oran'ın da tekrarladığı) açıklamaların tam aksine, çok yakından ilgilendirecek ulusal bir davayı hafife aldığımızı gösteriyor.Bir gazetecinin veya bir profesörün emin olmadığı olayları açıklamaya, hata yapınca mazeret aramaya hakkı olmamalı.Örneğin; Minnesota Üniversitesi'nde, Türk-Ermeni Atölye Çalışması'na verdiği tebliğde "Ben tarihçi değilim. Dolayısıyla daha fazla ve somut bilgiler üretilmesi çabasına gerçek anlamda katkıda bulunamam" diyen Murat Belge'nin daha sonra Erivan'daki soykırım anıtına çiçek koyarak gayet emin bir şekilde "1915 olayları BM'in soykırım tanımına girer" demesini anlamak da mümkün değildir.Murat Bardakçı nın "Ben Taner Akçam'ı da, Baskın Oran'ı da arşivlerde hiç görmedim. Arşiv okumadan bu konularda görüş bildirilemez" demesi de aynı gerçeği vurguluyor.Nitekim Oran; tehcir sırasındaki şikâyetler için tahkikat mahkemelerinin 1915 sonbaharında kurulduğunu da bilmiyor ve mahkemelerin işgal döneminde kurulduğunu iddia ediyordu.Sonuç: Benim vardığım sonucu Prof. Oran dün gece tek cümlede söyledi; bu soruyu Ermeniler'e sormuş, "Sizde neden bir Taner Akçam yok?"Onlarda ne Taner Akçam, ne Halil Berktay, ne Orhan Pamuk, Baskın Oran ve ne de benzerleri var.Omuz omuza hızla sonuca ilerliyorlar, niye merak ediyorsunuz ki?"Bizim cephe"nin geleneksel dağınıklığı!Yine Londra'da duyduklarım... Yani gerçekten ilginçti hepsi ve de doğru...Mesela Kıbrıs sorunu ile ilgili konuşmalar... Bir yetkili (önemli bir yetkili ama devlet memuru olduğu için isim veremiyorum); İngiltere'nin Kıbrıs Türk kesimi üzerindeki izolasyonun kalkması için çalıştığını söyleyerek devam ediyor:"Eğer Talât, Türkiye ve Yunanistan doğru sesleri çıkarırsa durum Türkiye lehine gelişebilir. Ama buna rağmen Papadopulos inat ederse yapacak bir şey yok".Sonra durup biraz düşünüyor ve ekliyor: "Ona, işi geciktirdikçe kendisi için daha kötü olacağını anlatmaya çalışıyoruz."Bu arada konuşmaya katılan bir İngiliz banka yöneticisi Londra'da otobüslerin üzerinde KKTC ilânlarının yasaklandığını hatırlatıyor. Sohbet ettiğim gruptan bir başkası "Belediye Başkanı'nın numarası... Hep bu tür 'yanlı' işler yapar" deyince "bir yetkili" söze karışıyor."Ama Türkler de bu duruma yeterince itiraz etmediler. Bakın, Londra'daki Kıbrıslı Rum ve Türklerin sayısı birbirine eşit. Seçimlerde yapacakları etki göz önüne alındığında iki tarafa da aynı dikkatin gösterilmesi lâzım. Ama duruma baktığınızda Kıbrıs Rum kesiminden gelenlerin son derece organize ve disiplinli olduğunu, mahalleleri ele geçirdiğini, etkilerini arttırdığını görüyorsunuz. Türklerde ise hiçbir organizasyon, çaba yok. Otobüslerdeki ilânların yasaklanmasına bile sesleri yükselmedi."Sizi hiç şaşırttı mı bu açıklama? Beni şaşırtmadı, devletin bile iç ve dış politikada belli bir çizgisinin olmadığı, olaylar kapıya dayanıp çok geç kalındığı anlaşılmadan harekete geçmediği, her konuda dağınık, çoğu kez anarşik bir görüntü sergilendiği ortadayken neden şaşırtsın ki?

Devamını Oku

Fenerbahçe'nin Galatasaray'a kızma hakkı yok. Neden?

25 Nisan 2005

Gökhan Eser'den medyanın birçok üyesine gönderilen uzun mail şöyle başlıyor:"Saygıdeğer medya mensubu,Size büyük Fenerbahçe camiasının fertleri olarak, uzunca bir süredir spor kamuoyunun gözleri önünde sürdürülmekte olan son derece haksız, hakkaniyet ve vicdan ilkelerine kökten aykırı bir faaliyet konusunda görüşlerimizi bildirmek isteriz."Bu girişten sonra, Galatasaray Spor Kulübü'nün bir süredir maddi sıkıntı yaşadığı ve bu sıkıntının kulüp yetkilileri tarafından "Seyrantepe Projesi"ne bağlandığı, bunun ise kamu vicdanında sıkıntı yaratacağını ve sürmekte olan yüzyıllık rekabetin yazılmamış kurallarını temelden zedeleyeceği anlatılıyor.Nasıl zedelenecekmiş rekabet kuralları; "...devlet malı üzerinden, kamu varlığına göz koyarak girişilen mali operasyonlarla"... Ve sonra da medyanın bunu görmezden geldiği vurgulanıyor.Olayın aslı ise daha sonra açıklanmış: GS Kulübü'nün 2. Boğaz Köprüsü çıkışında yaklaşık 358 dönümlük bir devlet arazisini, "dört dörtlük bir gayrimenkulu" 30 yıl süreyle ve yıllık 700 milyar TL. mukabilinde kiralaması... Burada stadyum inşaatına başlaması..."Arazinin mülkiyeti GS'ye geçmemekle birlikte kullanım hakkının veriliyor olmasının GS'yi bu arazi üzerine istediğini dikmekte özgür kıldığı" söyleniyor.Devlet arazilerinin hiçbir yeşil alan (ve hatta hiçbir boş alan) bırakılmayacak şekilde kişi veya kuruluşlara keyfî bağışlar şeklinde sunulmasına her vatandaş gibi ben de karşıyım. Bu, yalnızca fırsat eşitsizliği yaratmıyor, belediyelere, iktidarlara hazine arazilerini oy veya başka çıkarlar karşılığı sorumsuzca kullanma imkânı veriyor.Bu sınırsız sorumsuzluğun neticesini bugün "sonra nasılsa bize tapusunu da verirler" diyerek dikilen milyonlarca gecekondu (o tapular da hep veriliyor, haksız değiller) ve çirkin yapılaşmayla rezil olan şehirlerimizde görüyoruz.Ama öte yanda Fenerbahçelilerin "Galatasaray'ın Seyrantepe Projesi"ne kızmasını da hiç haklı bulmuyorum. Bunun nedeni Galatasaraylı oluşum değil elbette; "devlet malını, kamu varlığını" onların da aynı şekilde kullanıyor olması...Kalamış Parkı'na bakıverin!İnanmayan Fenerbahçeliler hemen Kalamış Parkı'nı bir ziyaret etsinler. O semtteki ve hatta tüm bölgedeki "vatandaşın nefes alabileceği" sayılı parktan biri olan Kalamış Parkı'nın orta yerine, bölge halkının tüm itirazlarına, gösterilerine, mahkemeye verip "yürütmeyi durdurma kararı" çıkartmasına rağmen bunları umursamadan, yasalara aykırı olarak binalar diken, antreman sahası yapan Fenerbahçe Kulübü'nün eserini(!) görmeleri lâzım.Sanki oyuncular deniz kenarında bir parkta çalışmazlarsa maç kazanamazlarmış gibi, herkese ait olan bir parkın büyük bölümü bu kulüp tarafından işgal edildi. O da yetmedi "hayranlardan korunmak için" etrafı kalın tel örgülerle çevrildi. Şiddetle itiraz edilmeseydi "denizden tuzlu su geliyor" diye sahayı yüksek duvarlarla çevirecek ve bundan en ufak bir rahatsızlık duymayacaklardı. Aynı semtte "bir zamanlar güzel bir manzarası olan" ama şu anda FB Kulübü'nün telleri ile bunun önüne konan minibüslere, arkada deniz kenarına yığılmış molozlara bakan bir dairem olduğu için olayı bizzat yaşayan vatandaşlardanım.Bilmem ki Galatasaray'ı "devlet arazisine konmakla" suçlayanlara haksızlıklarını biraz anlatabildim mi?Kuralsızlık ve çıkarcılığa bir kez göz yumulursa böyle çorap söküğü gibi gider işte...'Tencere dibin kara, seninki benden kara" hikâyesi!Yatırımda "üçüncü ülke"!Geçen hafta İngiltere'de iş adamları ve siyasetçilerle yaptığım konuşmalardan, zaman zaman alıntılar yapacağımı söylemiştim. Yatırımlar konusunda söyledikleri bence çok önemliydi ve Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk'in 'Türkiye şahlanıyor. Bu yolda devam ettiği sürece yabancı sermayenin ilgisi artarak sürecek ve bu sermayenin gelmesi lâzım" sözleriyle de bire bir örtüşüyor.Özellikle İngiliz iş adamları yabancı bankaların ve diğer kuruluşların Türkiye'ye yönelmesini (beni şaşırtan) heyecanla karşılıyor, "büyük bir başarı" olarak görüyorlar. Türkiye'nin şu anda yatırımda tercih olarak Çin ve Hindistan'dan sonra üçüncü ülke haline geldiğini hatırlatırken bunun nedenini; geniş bir pazar oluşu (nüfus), artık istikrarın sık sık bozulmaması ve AB sürecinin de bunu bir ölçüde garantilemesine bağlıyorlar. Onlara göre bankaların artan ilgisinin bir nedeni de müşteriye gayrimenkul alımında taksitli ödeme (mortgage) sisteminin getirilmesi...Böyle bir dönemde "yabancıların Türkiye'de mülk edinmesinin yasaklanması" ihtimaline de inanamıyorlar. Hepsinin ortak tepkisi; "Bir yanlışlık olmalı!' Sadece "müzakerelerin başlama tarihi" bile bu kadar yarar sağlıyorsa üye olmakla kimbilir neler değişecek. Bir düşünsenize!

Devamını Oku