Dokuz Eylül Üniversitesi'nde okuyan bir öğrenci üzerinde sivri metaller bulunan bilekliği ile cam kırdığı için 6 ay hapis cezası almış.Öte yanda (okurlarımızdan "Bu nasıl ceza, hepimiz susacak mıyız" diye mektuplar geliyor), genç tiyatro sanatçısı İsmail Hakkı Sunat'ı silahla öldüren kişiye de 28 ay hapis cezası verilmiş.Kıyaslayabilir misiniz? Cam kırmak ve cinayet.Karşısındaki bahçe kapısından elinde oyuncak tabancayla giriyor, ateş etme filân yok, diğeri koşup içerden tabancasını alıyor ve tam 7 kurşun... Omuza, kola, ayağa filân değil; kafa, karın ve göğüse girmiş tüm kurşunlar.Henüz bebeklik çağında yetim kalan bir çocuk, gencecik yaşında eşinden olan bir kadının ve tüm ailesinin de hayatını mahveden korkunç bir olaydan söz ediyoruz.Sonra, yine gazetelerden öğrendiğimize göre Sunat'ı öldüren İhsan Fuat Özgen'in 'doktora yaptığı' üniversitenin profesörleri (aynı üniversitede Prof. olan babasının da arkadaşları) ortaya çıkıyor ve davanın görüldüğü mahkemeye "öğrencilerinin ne değerli bir bilim adamı olacağına, bu nedenle öğrenimine devam etmesi gerektiğine" dair referans mektupları yazıyorlar. Ki olayda en akıl almaz 'DETAY'lardan biriydi bu...Tam yedi kurşun!Yani hayatını kaybeden İsmail Hakkı Sunat'ın da başarılı ve (eğer ölmeseydi) çok önemli sanat olaylarına imza atabilecek değerli bir sanatçı olması fazla bir anlam taşımıyor. Suçlunun kariyeri önemli. "Giden gitsin, kalan sağlar bizimdir" mantığı.Bir mahkeme, kendisini etkileyecek bu gibi mektupları ve diğer dışardan müdahaleleri nasıl kabul eder?Ederse, onun verdiği "cinayete 28 ay hapis cezası''nın adil olduğuna kim inanır? Maktulün elinde oyuncak tabanca olmasını suçlu için "meşru müdafa" saymışlar, böyle bile olsa sonuçta bir cinayet işlenmemiş midir? Bir değil tam 7 kurşun sıkılmamış mıdır?Bu haberle aynı gün, gazetelerde Gemlik'te 5 yaşındaki küçük çocuğu sevgilisi tarafından yumrukla öldürülen ve onu bavula koyarak polise giden kadının haberi vardı. Adam yakalanmıştı ama nedense bu kimseyi rahatlatmıyordu. İşte "adalete güven" duygusunun yitirilmesi tam da bu olsa gerekti.Dilsiz kıza tecavüz!Bir başka olay var, Ocak'tan beri yazacağım, fırsat olmadı: Bingöl'ün Genç ilçesine bağlı Ardıçdibi Köyü'nde işitme ve konuşma engelli, anne babası tarafından terk edilmiş bir genç kıza; N.S.'ye tecavüz ediliyor. Tecavüzcü yakalanıyor ama bilin bakalım ne oluyor?Dicle Haber Ajansı'nın verdiği habere göre; bir kadın avukat, AKP Bingöl 11 Başkanı'nın eşi Fatma Coşkun tecavüz zanlısının savunmasını üstleniyor.Bu zanlı ise, N.S.'nin amcası tarafından bırakıp kaçtığı elbiseleri bile polise teslim edilmişken serbest bırakılıyor.Dilsiz ve kimsesiz, fakir olduğu için avukat da tutamayan N.S. hâlâ şoktaymış, ceza ne oldu acaba siz de merak etmiyor musunuz?(Bu arada... Suçlunun babası, Genç İlçesinin Emniyet Müdürlüğü'nde kaloriferci ve korucuymuş... İHD Bingöl Şube Başkanı Rıdvan Kızgın bu konuda açıklama yapmış. Kadın hukukçular ve STK'ların bu olayı izlemesi lâzım.)***Ve bir başkası... Afyonkarahisar'da 15 yaşındaki S.N.K.'ya tecavüz eden 6 kişi yakalanmış. Küçük kızın gecen yıl da 9 kişinin tecavüzüne uğradığı ortaya çıkmış. Herhalde şu anda onbeşi de serbesttir.Ve bir başkası... Barda boğazı kesilerek öldürülen Barış Dönmez in ailesi isyan etmiş. Cinayetin üzerinden 1 yıl geçti suçlu yok.Böyle bir ülkede adalete inanılabilir mi?Bize ne oldu; TCK çarptı...Bugünlerde gazete sayfalarını satirli saldırılardan başlayarak cinayet ve şiddetin her türlüsünü anlatan olaylar dolduruyor. Sebebini merak edip; "Bize ne oldu, nedir bu cinnet hali" diye başlık atanlara cevabı söyleyeyim; TCK çarptı.Haziran'a kadar, suç işlemenin, adam öldürmenin cezası yok nasılsa... Verilen cezalara "var" denemez. Vur gitsin.Yönetimsiz, başıboş, kanunsuz memleket işte böyle oluyor!
Genci, yaşlısı, istisnasız herkes son derece, sağlıklı bir görünümde... O kadar sağlıklı ki önce yanlış bir salona gelmiş olabileceğimi bile düşündüm.Ve biliyor musunuz, onlarla birlikte ben de (olağanüstü güzellikteki canlı ney müziği eşliğinde) uzman doktor Neslihan İskit'in gösterdiği hareketleri yaptım, zihnimi ve vücudumu dinlendirdim. Çok şükür bir kalp rahatsızlığım yok ama çıkarken kendimi öyle rahatlamış hissettim ki bu tür meditasyonu tam olarak nasıl öğrenebileceğimi de Dr. iskit'e sormayı unutmadım."Bu tür" dememin sebebi burada öğretilen meditasyonun, insanı beyin olarak fazla derinlere inmeye zorlayan ve bazı hallerde sadece kendine odaklanıp çevresinden kopmaya yöneltebilen "transandantal meditasyon'dan farklı oluşu... Bunu ben kendi gözlemlerimle fark ettim ama öğrendiğime göre gerçekten TM'in zarar verebileceğine inanan meditasyon uzmanlarının sayısı az değilmiş.Memorial Hospital'da her Salı ve Cuma günü, ameliyatları yapan ünlü kalp cerrahı Dr. Bingür Sönmez in de hazır bulunduğu "kalp yogası" seanslarına katılarak izlemeyi uzun süredir istiyordum. Yıllar önce Dr. Deniz Şener'den duyduğum, kalp krizlerini önleyen "Nitrolingual" isimli spreyi yazdığımda karşılaştığım yoğun okuyucu ilgisi bana kalp sorunu olan çok kişinin olduğunu anlatmıştı ve böyle bir uygulamayı öğrenmenin onların da hakkı olduğunu düşünüyordum.Stresi nasıl önlersiniz?Dr. Bingür Sönmez, hastaların çoğunun ameliyat sonrası dönemde depresyona girdiğini, vücut tekrar güçleninceye kadar ruhsal durumun da bundan etkilendiğini söylüyor. İşte bu yoga-meditasyon beden ve ruhun birlikte güçlenmesini sağlıyor. Dr. Neslihan İskit, ABD'ye giderek "kalbin yogası" kavramını dünyaya tanıtan Nichela Joy Devi ile birlikte çalışmış."Yoganın İyileştirici Yolu" ad lı kitabın yazarı olan Devi; "Yaşantınızda strese yol açan faktörler değişmese de yoga ile sakin ve sağlıklı kalmanın yollarını öğrenebilir, kalp-damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının gerilemesini sağlayabilirsiniz" diyor.Çoğumuz doğru oturmayı, doğru nefes alıp vermeyi bile bilmiyoruz aslında. Oysa sadece bunlan bilmek, enerjiyi açığa çıkaran duruşları, akciğer kapasitesini arttıracak solunum tekniklerini öğrenmek bile genç ve sağlıklı kalmanızı sağlayabiliyor. (Kendime saklamıyorum 'gençliği', sizinle paylaşıyorum görüyorsunuz arkadaşlar.)Demek ki yoga bittiğinde kendini iyi hissetmeni sağlayan bu; depolanan enerjinin açığa çıkması... Bedeni saran ve "enerji bedeni" denilen "aura" böylece güçleniyor ve kalınlaşıyormuş.En önemli sonuç ise; koroner by-pass ameliyatı geçiren hastaların kan basınçlarının ve nabız sayılarının düşürülmesi.Seansın sonunda hastalarla konuştum- Hepsi yoganın müthiş bir değişiklik yaptığını anlatırken özellikle eşiyle birlikte yoga yapan bir hanımın söyledikleri dikkatimi çekti. Aslında o konuşurken kocası da başını sallayarak onaylıyordu. Erkek yogadan önce çok sinirliymiş, şimdi ise öğrendiği teknikleri uygulayarak bu huyundan tamamen kurtulmuş. Nasıl, denemeye değmez mi? (Daha fazla bilgi ve randevu için TEL: 0212-210 66 66/2121)Suç Ortaklığı!Artık kesin anlaşıldı, Türkiye'nin siyasetçileri söylemeleri ve söylememeleri gereken şeyleri ayıramıyorlar. Söz ağızlarından çıktıktan sonra da açıklama bulamıyorlar. Erdoğan'la Mumcu'nun konuşmalarının içinden çıkmaya çalışırken Turizm ve Kültür Bakanı'nın kültürlü konuşmaları gündeme geldi. Daha onu tam olarak bitirmemiştik ki Meclis Başkanı Arınç'ın Yunan karasuları ile ilgili sözleri olay yarattı... Şaka gibi... Hiçbirinin benzeri, hiçbir ülkede görülmemiştir. Örneğin; bugüne kadar bu konulardaki konuşmaları Meclis başkanları mı yapıyordu? Yapmıyor idiyse, bu nedir?Başbakan Tayyip Erdoğan'la ANAP'ın yeni Genel Başkanı Erkan Mumcu konuşmalarında söz ettikleri "özel çıkar" ilişkilerinin muhataplarını hâlâ açıklamadılar.Basındaki suçluları ve AKP'den mama alanları öğrenemedik. Oysa biz "temiz siyaset ve temiz basın"ın "temiz toplum"a öncülük edeceğine (ve etmesi gerektiğine) inanıyoruz.Konuyla ilgili yazılarında bazı meslektaşlarımız "Konuşamadıklarına göre ya söylediklerinin gerçek olmadığını veya bir suç ortaklığının söz konusu olduğunu" ileri sürdüler. Birçoğumuzun aklına da "bu isimleri söz ettikleri o kişilere karşı ellerinde koz olarak tutmak istiyor olabilecekleri" geldi.Sadece bu iddialar bile onları konuşmak zorunda bırakmalıydı.Her ikisi de büyük tepki yaratan sözlerini unuttukları(!) takdirde bundan sonraki konuşmalarını "çok ihtiyatlı" dinlemek zorunda kalacak toplum.Bekliyoruz!DüzeltmeSevgili okurlar dünkü yazılarımda iki hata fark ettim; "oyalama taktiği" oylama taktiği, "herkes" kelimesi ise herkez olarak yazılmış ve kontrolde dikkatimizden kaçmış. Özür dileyerek düzeltiyorum...
Haber "CHP'ye çağrı yaptı" şeklinde verilmişti ve Bakan "Vakit geçirmeden demokratik standardı Türkiye'ye kazandıralım" diyordu. Aslında bu kaçırılmayacak bir teklifti ama CHP'nin "bunun bir oylama taktiği" olduğunu ileri sürerek ve "bir teklif varsa bunu açıkça ortaya koymaları gerektiğini" söyleyerek yanaşmadığı görüldü.Adalet Bakanı Cemil Çiçek bugüne kadar birçok konuda olumlu, doğru yaklaşımlarıyla tanınan bir bakan. Doğrusu "koltuğunu hak ermediğini" kimse söyleyemez. "Seçim ve Siyasi Partiler" yasaları konusunda da samimi ise, ağızlarından çıkan sözün arkasında duramadıkları için toplumun tepkisini toplayan diğer siyasetçiler gibi "UNUTMA ve UNUTTURMA" yoluna gitmemeli.Yapması beklenen şey, teklifi Meclis'e getirmek, ondan sonra muhalefet partisinden de destek istemektir. Son olarak "Milletvekili, hakim ve savcılara trafik cezası yazılmayacağı" haberini duyduk. Demokratik bir ülkede, görevi ne olursa olsun hiçbir vatandaşın yasalar karşısında ayrıcalıklı sayılamayacağı bilindiğine göre bu kararın kabul edilir, anlaşılır yanı yoktur. Adalet Bakanı, vatandaşları "adaletin varlığına" inandırmak istiyorsa, bunun bir önemi varsa, kesinlikle bu konunun yeniden gözden geçirilmesini sağlamalıdır.Ayrıca... Bunu yaptıktan sonra, Meclis'e diğer iki yasa ile birlikte "dokunulmazlık" konusunu getirmemeleri için de sebep yok...Güvenilen bir bakan olarak Sayın Çiçek'ten bu konularda insiyatifi ele almasını bekliyoruz.Uyumuyor, gözü kayıyor!Benim gözüm de bu haberleri duyunca kayıyor. Hem öyle kayıyor ki bir daha kolay kolay toparlayamıyorum.Toplantılarda uyku pozisyonuna geçip "bir battaniyesi eksik" görüntüde (horultusu eksik mi bilmiyoruz) uyuyan, ülke turizminin bel kemiği haline gelmiş olan "Ruslar" için (ama o da sayılmaz; "espritüel yanı söyletmiş", adam esprili ne yapsın, kusur onun mu) ağzına geleni söyleyen, sonra özür dileyen, dilerken "Ama onlar da savurganlar" diyerek yeni gaflar yapan bir bakan...Başbakan onu bakan yapti ama bakamıyor da, "gözü kayıyor..." Bütün gündemi günlerce altüst edip, bizi bir ülkeye daha mahcup ettikten sonra "Hatam yok, haklıyım 'savurganlar', istifa etmeyeceğim" de diyebiliyor.Daha ne istiyonuuz? Bundan iyisi Şam'da kayısı...Ben size bir şey söyleyeyim mi; yukarda görev sorumluluğunun bilincinde olan ve olmayan, koca bir ülkenin yönetiminde olduğunu bilen ve bilmeyen iki bakan örneği var.Turizm Bakanı'nın yaptığı hataların bir sorumlusu da ona bu görevi verendir. Yönetime talip olurken bunun "kolay bir iş" olduğunu sananlar. İşte böyle iki adımda bir tökezleyip özür dilerler. Yapılan hataları da Hükümet olarak üstlenmek zorunda kalırlar. Üstelik bütün topluma da aynı ızdırabı yaşatır dururlar.Hayat hiç de zannettikleri kadar kolay değil onu anlamaktalar, olay budur!Çoban Yıldızı'nın gözyaşları!Bu başlıkla göndermiş 'mail'ini Sinan Mutver... Ve hiç tanışmadığı Melih Kibara olan duygularını o kadar güzel anlatmış ki, okurken iki damla gözyaşının yanaklarımdan süzülmesine ben de engel olamadım."Gerçek sanatçıya ağıt" da denebilir buna, zira çoğunuz gibi ben de onu yalnızca şarklarından tanıyorum. Okurumuz öyle diyor zaten; "Bir insanı sevmek için illa onu tanımak mı gerekir sizce? Bence gerekmez)...) 'Çoban Yıldızı'nı dinlediğim zaman, 'İşte Öyle Bir Sey'i çalıp söylerken aldığım hazzı bilirim. 'Söyle Canım'ın tribünlere kadar ulaşmış coşkusunu yaşamayı bilirim. Hababam Sınıfı filmini belki ellinci, belki de yüzüncü kez izlerken o unutulmaz film müziğinin dudaklarıma yerleştirdiği tebessümü bilirim. Ve bilirim ki Melih Kibar olmasaydı; ne Hababam Sınıfı, ne Erol Evgin sarkıları, ne Eurovision bizim için bu kadar güzel, bu kadar kıymetli olmayacaklardı. Ben Melih Kibar'la hiç tanışmadım. Ama dün gece hiç tanımadığım bir insanın ölüm haberini aldıktan sonra gözyaşlarıma hakim olamadım. Sanırım onlar sadece benim değil 'Çoban Yıldızı'nın da gözyaşlarıydı..."Değerli sanatçımız Melih Kibar'a Allah'tan rahmet, onu seven herkeze baş sağlığı diliyorum. Yeri cennet olsun.
Dünkü yazım Profesör İlber Ortayh'nın; 'soykırım'ın tarifinden yola çıkarak "Her etnik çatışmanın soykırım olarak nitelendirilemeyeceği, 1915 olaylarının karşılıklı çatışma, mukatele olduğu ve soykırım suçlamasını halk olarak reddetmemiz gerektiği"ni anlatan konuşması ile bitmişti.Şu cümlelerini de duymanız gerekiyor:"Genocide (soykırım) sadece yapanı değil, onun mensup olduğu milleti de bağlar. Soykırım ne devletle ne idare adamlarıyla ne de belirli bir partinin ideoloji ve fiiliyle sınırlı kalır. Bunlarla aynı kimliği paylaşan herkes 'bunlardan biri' olarak tavsif edilir."Bu sözler "Kabul edelim gitsin, biz yapmadık ya, Osmanlı döneminde olmuş olaylar" düşüncesinin yanlışlığını da gösteriyor.Toprak ve tazminatYine, Çarşamba günü verilen haberlere göre "Ermenistan'ın Taşnaksütyun Partisi'nin ABD'deki kolu ANCA ABD deki Ermeni Asamblesinin; Türkiye soykırımı kabul ettiği takdirde toprak ve tazminat talebinde bulunulmaması konusunda Amerika'yla işbirliği yaptığını' iddia ediyor"muş.Türkiye'den Ermenistan'a giden 'Doğu Konferansı Barış Grubu'na da toprak ve tazminat isteğinden söz edilmişti.Bu da gösteriyor ki, ortaya çıkıp "Tehcir kararı bile soykırımın kanıtıdır" diyen ve türlü çeşitli açıklamalarının ardından kendileri bilirkişiymiş gibi "Ama kimse Türkiye'den toprak ve tazminat talep edemez"i ekleyen isimler de (Prof. Berktay gibi) yanlış konuşuyor.Bu arada... 1985 yılında Amerika'da toplanarak Ermeni soykırımı iddiasını inceleyen ve sonuçta "soykırım olmadığı m toplu bir bildiriyle açıklayan 69 ABD'li bilim adamından biri olan Prof. Justin Mc Carthy'nin "makbul bir tarihçi sayılmadığı" da bir Türk-Ermeni yazar tarafından söylenmiş.'Korkarım bizimkiler bunu da yapacaklardır' demiştim. Yapmışlar.Yabancılar 'yoktur' derken Türklerin 'yoktur' diyeni yok etmeye kalkması kara mizah değilse nedir?Mc Carthy'nin "dünya tarihçileri tarafından makbul kabul edilen bir kişi olmadığı, akçalı işlere karıştığı" söylentilerinden söz eden Etyen Mahçupyan'a eski Büyükelçi Şükrü Elekdağ itiraz ermiş ve "Bunların iftira olduğunu, insanları bu şekilde zan altında bırakamayacağını" söylemiş.Haklıdır. Elinde kesin kanıt olmayan hiç kimsenin, hayatını bilime (ve yalnız Türklere değil, Kafkas ve Balkanlar'daki tüm Müslümanlara yapılan haksızlıkları ortaya çıkarmaya) adamış bir tarihçiye böyle bir suçlama yapması kabul edilemez. Ayrıca "Akça"dan söz edilmeye başlanırsa bu konuda kimler hakkında aynı iddialarda bulunulabileceğini de düşünmek gerekir. Açıklamalarıyla "akça"yı akla getiren çok daha makul isimler olmadı mı?Tarihi doğru okumak!Türkiye'nin Ermeni vatandaşları arasında da çok sayıda soykırıma inanmayanların bulunduğunu daha önce söylemiş, konuşmalarını aktarmıştım. TBMM AB Uyum Komisyonu'nun Ermeni vatandaştan dinlediği toplantıda, yazar Levon Debağyan "Olayın soykırım değil, tehcir olduğunu, kıyımı yapanların Rusya'dan gelen Ermeniler olduğunu" söyleyerek "Türkiye üzerinde oyunlar oynandığını, provokasyon yapıldığını" vurgulamış.Buna karşılık aynı toplantıda onun sözünü kesen ve sürekli olarak "Tarihi doğru okumak gerektiğinden" söz eden, bu nedenle Orhan Pamuk a yapılan itirazları yanlış bulan Ermeni meslektaşlarımız da var.Onlar da haklılar ama sadece bir konuda; tarihi doğru okumak. Orhan Pamuk'un aldığı geniş çaptaki tepkinin nedeni buydu zaten. O, tarihi yanlış okumuş bile değildi, verdiği rakamlar "hiç okumadığını" gösteriyordu.İşte gelinmesi gereken nokta bu... Madem ki her iki tarafta da tarihi doğru ve yanlış okuyanlar mevcuttur ve "bazı tarihçilere" güvenilmemektedir, o zaman herkesin vazifesi Lagendijk'in "AB; Türk ve Ermeni tarihçilerden oluşacak bir tarih komisyonu için inisiyatif alacak" sözünün peşine takılmak olmalı.Yalnızca Türk ve Ermeni de değil, aynı konuda çalışmış diğer tarihçiler de komisyona girmeli. Bütün arşivler ve belgeler taranmak.Ve lütfen; bizden de yalnızca "soykırım vardır, tehcir karan bile soykırımdır' diyenlerin gitmemesine, tarafsız tarihçilerin, "güvenilir" olanların gitmesine dikkat edilmeli.Onların düşüncesini ve önyargısını dünya duydu zaten, sıra duyulmayanlarda!Dior ve Versace Umre'de!Kimse kimsenin ibadetine karışamaz. Kabe'yi ziyaret her Müslüman'ın gönlünde yatan, bir gün yapabilmeyi arzu ettiği bir dinî görevdir. Ama herhalde bunun şovunu yapmak sevaplar hanesine bir (+) daha kazandırmaz. Hatta tam aksinin doğruluğuna inanmak bana çok mantıklı geliyor.Hac mevsiminde Atatürk Havalimanı'nı dolduran, yerlere kadar beyaz çarşaflara sarınmış, ayakları takunyalı yüzlerce insanı (ve çocuğu) her görüşümde bunu düşünürüm. Ehram, Mekke'deki otelde giyilebilir ve doğru olanı da herhalde budur. Önceden Umre veya Hac şovu yapanların; gitme imkânı bulunmayan, istese de yapamayan fakir veya hasta insanları özendirebileceği, üzebileceği ihtimalini de düşünmesi gerekir.Hele de zengin olan ve birkaç kez gidenlerin... Bu bir yana, Umre'ye gidiş dönüşlerinde Duty Free Shop'lardan şişe şişe içki alan, ertesi gün dekolte kıyafetleriyle davetlere koşan hanımların Havaalanı'nda modacılara yaptırılmış Umre giysileri ve türbanlarla, gözlerinde Dior gözlükleri, ellerinde Versace paketleriyle gazetecilere poz vermesine ne demeli bilmem.Sanıyorum bu haftaki ünlü magazin dergileri için "çok şık ve farklı" bir içerik yaratmış olacaklar. "Yukardakini" etkilemeyi başarabileceklerini sanmam ama gayretlerinin dergiler tarafından takdir edileceği kesin.Tek amaç Umre'nin sevabı olsaydı, hiç değilse fotoğrafçılara poz vermeyi reddederlerdi. Davranışlarının herkes tarafından bu şekilde değerlendirileceğini bilmiyor olabilirler mi acaba?Hotel Rwanda'yı kaçırmayın!Çöküş ve Hotel Rwanda'yı izledikten sonra bu iki filmin nasıl olup da diğer filmleri geçerek bütün ödülleri toplamadığına gerçekten hayret ediyorum.1994'te Ruanda'da Hutu ve Tutsi'ler arasında yaşanan olayları ve Tutsi katliamını, gerçek bir öyküden yola çıkarak anlatan ve başrollerini Don Cheadle. Sophie Okonedo ve Nick Nolte'nin oynadığı filmin kendisi başlı başına "bir olay".Filmin konusu; Rwanda Oteli'ndeki yabancı yöneticilerin isyan çıkar çıkmaz kaçmasıyla otel müdürlüğünü üstlenen bir adamın kendi ailesini kurtarmaya çalışırken otele sığınan 1200 Tutsi'nin de sorumluluğuyla karşı karşıya kalması... Ama bütün oyuncuların (Çöküş filminde olduğu gibi çocuklar dahil) oyun gücü, mekân, kostüm ve her şeyin kusursuzluğu inanılır gibi değil.Bence mutlaka izlenmesi için önemli bir neden de; aynı ülkede yaşayan farklı kültürlerin, ırkların kışkırtmalara kapılmasının veya bir ya da birkaç kişinin davranışını çoğunluğa mâl etmesinin ne facialara yol açabileceğini gösteriyor olması... Nefret duygularından uzak durmanın ve sükûnetle çözüm aramanın önemini anlatması.Geçen Salı günü, İstanbul Film Festivali kapsamında Beyoğlu Atlas Sineması'nda gösterilen filmi ben DVD'de izledim. (Soranlar oluyor, DVD'lerimi Ortaklar Caddesi, STATI-ON Video-Film Merkezi'nden alıyorum. Tel: 0212-347 08 34)Hotel Rwanda'yı sakın kaçırmayın...
Avrupa Parlamentosu Türkiye Delegasyonu Başkanı Joost Lagendjijk, VATAN'dan Safile Usul'la yaptığı konuşmada çok önemli şeyler söylemiş. Bizim bazı Türk gazeteci ve tarih hocalarını biraz sıkacak bir açıklama. Tabiî sıkılabiliyorlarsa.."Ermeni soykırımı" diye bir olayın olmadığını söyleyen diğer yabancı tarihçi ve yazarları, aynı görüşte olan ve bu yönde açıklama yapan bazı Avrupalı parlamenterleri doğrulayan bir açıklama..."Siz soykırım konusunda ne düşünüyorsunuz" sorusuna:"Soykırım gibi bir tanımı kullanmak çok çok aceleci olur. Ben varolan çok sayıda belgeyi inceledim ve 'Türkler soykırım yapmış'diyemedim. Bu konuda karar verebilmek için Rus, Ermeni ve Osmanlı arşivlerinin açılması lâzım(...) Mavi Kitap değil önemli olan. Bunların incelenmesi lâzım."Kitabın yazarının bile "Aldatıldık, propaganda için yazdırıldığını, konuşanların kimliğini bilseydik yazmazdık. Bu kitapta olaylar abartıldı" dediği "Mavi Kitap'ın doğruluğunu bütün benliğiyle savunmak için ABD'lerden Türkiye'ye yazılar gönderen, "Sadece tehcir kararı bile soykırımdır" açıklamalarıyla "soykırım" sözcüğünü kendi ülkelerine yakıştırmakta pek acele eden, Batı'yı şehir şehir dolaşıp bu bilgilerini gururla(!) anlatan (onlara da "sözde tarihçi" mi demeli acaba) Türk tarihçiler, belgelerin hiçbirinde mevcut olmayan rakamları bol keseden dünya önünde telâffuz eden Türk kitap ve gazete yazarları, gerçekten de Avrupalı ve Amerikalıların "Acele etmemek lâzım...'Soykırım' tanımını kullanmak çok çok aceleci olur" sözlerini duyunca birazcık sıkılıyorlar mı dersiniz?Elbette düşünce özgürlüğü var, ifade özgürlüğü var ama "tarihi doğru okumadan", 70 milyon kişiyi ve gelecek kuşakları bağlayacak açıklamaları yapma özgürlüğü var mı, orası uzun uzadıya tartışılır.(Devam edecek...)Magazin gazeteciliği mi?Eğer dün yaptığım şeyin adı "magazin gazeteciliğine başlamak" ise, bu olsa olsa "yapılması gereken türde bir magazin gazeteciliği" dir."Size Anne Diyebilir miyim" programında Aysel'in "ayak yıkadığı için birinci olduğu" ile ilgili yazılara, bunun doğru olmadığını söyleyerek karşı çıkmıştım.Bu yazıma gelen olumsuz tepkilerden sadece ikisi kısaca şöyle:"Yazınızı okuyunca sizin de magazin gazeteciliğine başladığınız düşüncesi aklıma geldi. Ruhat Hanım, sizin yazılarınızı sürekli takip eder ve büyük bir zevkle okurum. Siyasi ve sosyal içerikli bir sürü soruna değiniyor ve yorumluyorsunuz.Sizden ricam klâsınıza yakışmayan bu programlar konusuna girmemeniz. Ben sizin bilgi veren, insanı düşünmeye sevk eden ve aydınlatan yazılarınızı görmek ve okumak istiyorum... Suat Ünlü.""Sayın Mengi,Selçuk Üniversitesi Makine Mühendisliği öğrencisiyim. Mühendislikte günlük gazete okuyan ender öğrencilerdenim ve bunun sebebi de sizin VATAN gazetesindeki yazılarınız... (Kız arkadaşımla kadın erkek eşitliği tartışmalarımızın da ana kaynağısınız.)Bugünkü yazınızı okuyunca tam bir şok geçirdim çünkü sizden çöpçatan yarışmalarıyla ilgili bir yazı beklemiyordum. Sebebi ne olursa olsun sizin gibi saygın bir yazarın böyle bir programla ilgili yazı yazması beni hayal kırıklığına uğrattı... Oktay Dönmez."Bu iki okurum ve onlar gibi düşünen diğer sevgili okurlarıma da ben sitem edeceğim. Demek ki yazılan yeteri kadar dikkatli okumuyor, nedenini anlamaya çalışmıyorlar. Ben, sen, o, izlemesek de biz, siz, onlar bu programlan sürekli olarak izliyor. Özellikle gençler. Eğer yazım daha dikkatli okunsa, programdan söz etme nedenimin çok önemli bir sosyal hatayı, milyonlarca gence, aileye ulaşan yanlış bir mesajı vurgulamak olduğu anlaşılırdı.Nitekim bazı okurlarımız; Ankara'dan telefonla arayan 65 yaşındaki Doğan Emirli gibi, bu nedenle defalarca teşekkür ettiler.Üstelik kendi gazetemde, VATAN'daki değerli bir meslektaşımın yazısına ve bir haberdeki psikolog ve sosyolog açıklamalarına karşı çıkmaktaydım.Bir genç kıza "erkek ayağı yıkadığı için", bunu görmekten hoşlanan, onaylayan izleyiciler tarafından birinci seçildiğinin söylenmesi ve bu fikrin uzmanlarca doğrulanması 21. yüzyıl Türkiyesi'nde kabul edilebilir bir durum değildir.Yazımın tek nedeni söylenenlerin yanlışlığını anlatmaktı.Ayrıca... Hiç magazinle ilgili bir şey yazmayacağım konusunda bir söz vermiş de değilim. Gerekiyorsa her konuyu yazarım.İlginize teşekkür ediyor, saygılarımla bilgilerinize sunuyorum efendim!(NOT: Selma ile ilgili yazı yine bir başka güne kaldı. Lütfen kusura bakmayın.)
Önce Pazartesi günü VATAN'da Yüksel Aytuğ'un "Ayak yıkadı, birinci oldu" başlığını görür görmez yazmak istedim. Dün baktım; bu ayak yıkama üzerine psikologlar, sosyologlar (yine VATAN'da) "Türk erkeği böyle kadın arıyor", "Türk kadını erkek karşısında çaresiz" gibi açıklamalar yapmışlar. Eh elzem oldu benim de birkaç söz söylemem ve diyorum ki;Hayır, Aysel kesinlikle evleneceği Volkan'ın ayaklarını (bahis üzerine) yıkadığı için birinci olmadı. Bu program defalarca yayınlandığı ve benim kızlarımla annem de izlediği için zaman zaman mecburen izlediğimden (bahane değil inanın böyle, hangi odaya gitsem görüyorum) zaten açıkça ortada olan nedeni biliyorum.Gördüğüm bölümlerde Volkan'ın annesi, Aysel'in de müstakbel kayınvalidesi olan Müjgan Hanım'ın anneler içinde en iyi kalpli, en olgun ve en çok acı çekmiş anne olduğu her seferinde anlaşılıyordu. Onun, sonradan diğer müstakbel gelini olan Selma'ya; daha önceki ilişkisini anlattığında verdiği cevap;"Evlenecek olan sizsiniz. Oğlumla ne karar verirseniz benim kabulümdür, başımın üstünde yerin var" sözleri zaten kendisini "bir numaralı anne adayı" yapmaya yeterliydi. Katılan annelerin hiçbiri bu cevabı verecek olgunluğa sahip değillerdi. Müjgan Hanım, gerçi türlü trajedilerle dolu hayatının verdiği stresle biraz sık ağlıyordu ama bu da -bırakın dezavantaj olmayı- Türk halkından (+) puan kazandıran bir durumdu. İki erkek çocuğunu babasız ve büyük maddi sıkıntı içinde büyütmüş, eşi tarafından terk edilmiş ve o eş başkasıyla evlenerek yabancı bir ülkeye yerleşmiş, çocukluğunda "film konusu gibi olaylar" yaşamış bir anne... O şartlar altında yetişmelerine rağmen dürüst, karakterli, sağlam iki genç evlât... Müjgan Hanım, programda da Belma isimli anne tarafından imalı sözlerle rahatsız edildiği ve bir de "mağdur" olduğu gibi verilecek ödüllere en çok ihtiyacı olan ve en çok hak eden aile yine onlardı...Kadın çaresiz değil!Halk doğru kararı vererek (ki ben bu halka güvenirim, şaşırtılmadığı, aldatılmadığı zaman genellikle doğru karar verir), Aysel'i de kazanan gelin seçerek bütün ödüllere onların sahip olmasını sağladı. Biraz da o geceden önce hep birinci olan Öznur'un -galiba biraz fazla kendine güvenerek ve şımararak- yaptığı hatalı davranışlarını, kendisini seven gence haksız davranışlarını cezalandırdı. Aysel'in seçilmesinin diğer nedeni de bu. Olay bundan ibaret. Müjgan Hanım ve oğulları bu nedenle kazandılar, ayak yıkama olayının sonuçta hiçbir payı yok. Hiç yaşanmasaydı, yine onlar kazanacaklardı.Müjgan Hanım'a oğulları ve gelinleriyle birlikte bundan sonra çok mutlu bir yaşam diliyorum. Sakin ve huzurlu olmayı her şeyden üstün tutarlar umarım!Not: Diğer müstakbel gelin Selma ile ilgili kısa bir bölümü yarına bırakıyorum...Star için Başbakan'a giden kim?Başbakan Tayyip Erdoğan'ın açık konuşmamakla ne büyük bir hata yaptığı somut örneklerle ortaya çıkıyor. İsim vermeden ortaya konuşmak, bütün bir meslek camiasını üç-beş cümleyle zan altında bırakmak ne Türkiye'de daha önce görülmüş ne de bir başka ülkede hoş karşılanabilecek bir olay...Özellikle de en ufak bir hatada, hele böyle esaslı bir hakarette basın mensuplarını "doğru cezaevine" göndermek isteyen bir hükümetin başı tarafından yapılması asla bağışlanamaz. Şimdi internet sitelerinde "devletten çıkar sağlayan gazeteciler" başlığı altında listeler yayınlanıyor. Fısıltı gazetesi kulaktan kulağa "isimler" dolaştırıyor.Başbakan kendisine gelen ve "aracılık yapmasını isteyen", başka menfaatler isteyen isimleri derhal açıklamak zorundadır.Örneğin; STAR Televizyonu'nun satışı konusunda konuşan gazete yöneticisi kim?Herkesten önce Basın'ın bu şahıslan öğrenmesi, bilmesi ve tartışması gerekiyor.Haydi Sayın Erdoğan, nasıl başladıysanız bitiriverin şu konuşmayı da rahatlayalım.Ermeni iddialarıyla ilgili mektuplar!Ermeni ve Müslüman Türk okurlarımdan mektup ve telefon yağıyor. Hepsi kendi ailelerinin; anne, baba, büyükanne ve büyükbabaların anlattığı "yaşanmış olaylar "ı aktarıyorlar. Zaman zaman bunlara köşemde yer vereceğim.Ama öncelikle Hırant Dink'in Sah günü (dün) Hürriyet'te çıkan konuşmasına değinmek istiyorum. Tekrarlayayım; bu konuda yazılanlar, yapılan açıklamalar Türk-Ermeni vatandaşlarımızı üzmemelidir. Zira konu "1915 ve öncesi" ile ilgili tarih... O tarihle ilgili, ama "tarihi doğru yansıtmayan", suçlayıcı, soylarına "soykırım" yakıştırması yapan açıklamalara Türk-Müslüman vatandaşlar nasıl katlanıyor ve "üzülmemeye ama çözüm beklemeye" çalışıyorlarsa diğerleri de aynı şeyi yapmalı. Zira elbette, askere giden, vergisini veren, bu ülke için çalışan her vatandaş aynı konumda ve aynı saygınlıktadır. Zaten tarihte de "savaşın zorladığı koşullar" dışında iki ırk hep dostça yaşamıştır. Hırant Dink; "Meseleye vicdan açısından baktığınız zaman her şey net olarak ortada zaten" dedikten sonra devam ediyor;"Nedir? Türk tezine göre l milyon 200 bin insandan sonuçta 300 bin kişi kalmış mıdır? Bunun adını koyma yarışına gerek yok."Bu konuşmadan çıkan sonuç "sanki tehcirde 900 bin kişi öldürülmüş" sonucudur. Oysa tarihi belgelerin hiçbirinden böyle bir sonuç çıkarmak mümkün değildir.Dün, Gündüz Aktan ile Hırant Dink'in "İddialarla ilgili olarak AB Uyum Komisyonu'na bilgi vereceklerini" duyduğum zaman nasıl bir açıklama yapacaklarını merak etmiştim. Hırant Dink, bu rakamlardan söz ettiyse onun açıklamasını da yapmalı bence.Zira, o tarihte ölen Ermeni nüfusunun büyük çoğunluğunun tehcirde değil, çatışmalarda öldüğünü, tehcirde ölenlerin yüz binin altında olduğunu gösteriyor belgeler...Devam edeceğiz...
Dün ANAP eski Genel Başkanı Mesut Yılmaz'la bir telefon görüşmesi yaparak ona milletvekili transferleri, bu şekilde Meclis'e giren partiler ve ANAP-AKP arasındaki söz düellosunu sordum.Bence bu konuda onun düşünceleri önemliydi, çünkü Erkan Mumcu; Mesut Yılmaz'lı ANAP'tan da aynen AKP'den ayrıldığı gibi ayrılmış ve yeni partisine geçtiği anda eskisinden memnuniyetsizliğini de benzer şekilde dile getirmişti.Milletvekillerinin bir futbolcu rahatlığıyla, (hatta gerekli süreyi beklemedikleri için onlardan da büyük bir rahatlıkla) "transfer" yapabilmeleri giderek siyasi alışkanlığa dönüşüyor. Böylelikle bir bakıyorsunuz seçimde barajı aşamamış bir parti 10 milletvekiliyle Meclis'in 3. partisi oluvermiş. Bugünkü konjonktürde "Aman alternatif olsun" diyerek üzerinde durmadığımız olay, aslında üzerinde fazlasıyla durulması gereken bir ilkesizlik sorunu...Dokunulmazlık!Sanıyorum kendisini Yüce Divan'a gönderenlerin dokunulmazlık kalkanı arkasına saklanarak "kendi dosyalarını" yargıdan kaçırmalarına haklı olarak içerlediği için "dokunulmazlıkların kaldırılması" konusuyla başladı Mesut Yılmaz. Ve 'Sizce de bu parti değiştirmeler önemli bir siyasi etik eksikliği değil midir' soruma şu cevabı verdi:"Siyasi etikle ilgili çok acil bir düzenlemeye ihtiyaç var ama bu düzenlemenin AKP döneminde yapılabileceğine inanmıyorum. Zira bu hükümet zaten baştan işe sakat başladı.Bunun en bariz örneği milletvekili dokunulmazlığıyla ilgili durum. Seçim öncesi taahhütte bulunuldu ama sonra Meclis çoğunluğu olmasına rağmen ve muhalefet sıkıştırdığı halde yan çizdiler. Bu kadar önemli bir konuda, söz verdiği halde etiksizlik ortaya koyan iktidarın siyasi etikle ilgili düzenleme yapmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Bunun acilen yapılması lâzım ama ancak bir sonraki yasama döneminde gerçekleşebileceğini sanıyorum." Partilere yapılan yardımların denetlenmesinin de çok önemli olduğunu, bu işin Anayasa Mahkemesi'ne bırakıldığını ama onun da zorlandığını söyleyen Yılmaz etikle ilgili bu üç ana konunun çok önemli olduğunu ama düzenleme yapılmasına ihtimal vermediğini söyledi.AKP'nin itiraza hakkı yok!- Peki eski ANAP Genel Başkanı olarak ANAP'ın Meclis'e bu şekilde girmesini onaylıyor musunuz?"Meseleye belli kişi ve partiler açısından bakmamak lâzım. Prensipler önemli. Tayyip Erdoğan'ın ise bu konuda itiraza hakkı yok zira kendi partisinin de ilk kuruluşu diğer partilerden devşirmelerle olmuştu, aynı akibete uğraması kaçınılmazdı. Bugünkü durumda iktidar partisinden ayrılan milletvekillerinin Meclis dışında kalmış bir partiye geçişi söz konusu. Asıl incelenmesi gereken ise muhalefet partisinden iktidar partisine geçenlerin durumudur."- Peki üç yıla yakın bir zaman susan siyasetçinin sonradan, ayrıldığı partiye rüşvet suçlaması yapmasını doğru buluyor musunuz?"Bu tür olaylarla, son dakikada parti değiştirmelerle seçmenden oy alabiliyorlarsa etiksizlik sürüp gider. Ama konu sadece ANAP'la sınırlı değildir, şu anda Meclis'teki partiler ancak seçmenin yarısını temsil ediyor. Önce secim sisteminin değişmesi lâzım."- Siz ANAP'ın durumundan memnun musunuz?"ANAP'sız siyaset kısır bir siyasettir. ANAP'ın temsil ediliyor olmasından memnunum. Erkan Mumcu ANAP'ın felsefesini siyasete taşıyabildiği takdirde önemli bir hizmet yapmış olur."- Bundan sonra ANAP'ta görev alır, destekler misiniz?"Ben o defteri kapattım biliyorsunuz. Bu soru sık sık soruluyor, kimse inanmıyor ama kapattım. Ancak, bana ihtiyaç olduğu takdirde kaçmayacak kadar Türkiye'ye bağlıyım."- İstikrarsızlık nedeniyle AB sürecinde sorun yaşanabilir mi?"AKP iktidara hazırlıklı şekilde, vizyonuyla gelmedi. Hazır arabaya bindi ve benzin de bitti. Gerekli vizyon olmadığı için tıkandı. Asıl bundan sonra ne yapacakları önemli. Siyasi istikrarsızlığın AB yolunu tıkayabileceği endişelerini maalesef ben de taşıyorum."Bakanlık telefonları ödetmeli!Tokat'ta Mehmet Akif Ersoy Lisesi'ndeki olayı da duyunca Türkiye'de "olmaz" diye bir şeyin olmadığına iyice inandım. Okulun idarecileriyle öğretmenleri oturup karar alıyorlar ve kopya çekmemeleri için öğrencilerin cep telefonlarını toplayarak içi su dolu kovaların içine atıyorlar.Doğal olarak çocukların telefonları, tamiri imkânsız şekilde bozuluyor. 'Çocuk' diyorum ama karşımdakiler çocuk da değil, lise 2-lise 3 öğrencisi 17-18 yaşında gençler.Düşünebiliyor musunuz; lise 3 öğrencisi bir genç telefonunun bozulduğunu öğrenince ağlayarak eve gitmiş... Ağlayarak. Babası da Valiliğe şikâyet etmiş.Umarım hepsi tek tek şikâyetçi olurlar. Umarım Milli Eğitim Bakanlığı bu öğretmenlerden derhal telefon paralarını öğrencilere iade etmelerini ister."İmtihana girerken cep telefonlarınızı masanın üzerine bırakın" demek gibi medeni bir çözüm varken gençlere böylesine abuk davranışları reva görenlerin pişman olmaları gerekiyor doğrusu!Etik...sizlik!Herkesin bir cini vardır ya zaman zaman tepesine sıçrayacak, işte benim cin genellikle siyasetçi konuşmalarını duyunca sıçrıyor. Meselâ şu "gazeteci gibi randevu alıp aracılık yapan var" sözü... Arkadan gelen "Tabiî bu kapıları hemen kapatıyoruz" sözü... Bak yine sıçradı tepeme... Sakin ol, in aşağı!Bildiğime göre bir başbakana ancak yeterince yakın olan birileri bu tür teklifler yapabilir. Ancak uygun bir ortam yaratılmışsa yapabilir. Herhangi bir gazeteci, ne cesaretle başbakan karşısına "gazeteci gibi randevu alıp çıktıktan sonra" başka teklif ileri sürebilir ki?Ayrıca... Bin kez yazdık; bu sözleri sarfettikten sonra, o gazetecilerin adını açıklamak yerine bütün basını şüphe altında bırakmak "bu kadar açık konuşuyor görünen" bir siyasetçinin dürüstlüğüne yakışır mı?Aynı olay "Sana mamaya geliyorlar, cesaretin varsa açıkla neler teklif ettiğini" veya "Kabahatini biliyorum ama ihbar etmeyeceğim" sözlerini sarfeden yeni lider için de geçerli. Suçladığı partiye kendisinin de daha önce bir başka partiden transfer olmuş olması bir yana (bu kadar yıl bekledikten ve) bu kadar konuştuktan sonra "mama"yı ve "kabahat"} açıklamaması çok mu dürüst bir davranış?Sanatçıların birbirlerini basamak yaparak, polemik yaratarak yükselmesi gibi aynen... Tutturdular bir yol gidiyorlar. Ve gerçekten, toplum kendine düşeni yaparak bu sorumsuzluktan önlemedikçe sonsuza kadar da özgürce aynı yolda "gidecek" gibi görünüyorlar!
Geçenlerde elime 4-5 yıl önce yazdığım bir yazı geçti. Baktım, yazıyı bugün de yayımlasam aynı siyasi sorunlar "olduğu gibi" mevcut. Artık 5-10 yıl sonra da durumun değişmeyeceği korkusuna kapılmaya başladım.Ama bunda tek suçlu siyasetçiler değil, aynı olayları, aynı popülist; toplum nabzına göre şerbet dağıtan konuşmaları yutan, oy toplamak için olmadık numaralar çevirenleri her seferinde baş tacı eden ve ancak gerçeklerin tokadı yüzüne inince olayları görebilen, gerekli yasaları çıkarmayanlara hâlâ susan bizler baş sorumluyuz.Milletvekillerinin uzun bir mücadeleden sonra ancak hiçbir umut kalmamışsa istifası anlayışla karşılanabilir... Ama bizde siyasi bir alışkanlık haline geldi; önceden transferi ayarla, pazarlığını yap ve istifa eder etmez kapağı bir başka partiye at. Bunu, istifa ettikleri partiden önce bulundukları diğer partiye de yapmış olanlar onları terkedip geçtikleri partide aynı alışkanlığı sürdürüyorlar. Sonra bir başka "aynı alışkanlık" çıkıyor ortaya. Bu kez ayrıldıkları partiyi "rüşvet vererek milletvekili devşirmekle" suçlamak... Bunu yapanların, kendi transferinde de aynı şeyin gerçekleşmiş olabileceği neden düşünülmüyor?Meşruiyeti olmayan iktidar!Tabiî bu olay başta olmak üzere, sık sık ortaya çıkan siyasi istikrarsızlığın en önemli nedeni, daha önce de "Bumerang gibi..." başlıklı bir yazımda söz ettiğim "Seçim ve siyasi partiler" yasalarının hiçbir hükümet tarafından çıkarılmayışı. Bu konuda hepsinin "üç maymunlar"ı oynaması. Sonra da, ortaya doğru dürüst meşruiyeti olmayan; oyların üçte birini alarak Meclis'te üçte iki çoğunluk sağlayabilen partiler çıkınca, milletvekillerinin konuşma özgürlüğü bile "parti içi disiplin" bahanesiyle ortadan kalkınca onlara da yeni bahaneler doğuyor ve memleket üç günde bir bu hale geliyor.Milyonlarca insanımız aç, işsiz, ekonomik bunalımlar içinde kıvranırken tekrar "o parti mi bu parti mi" tartışmaları başlıyor, "erken seçim" iddiaları ortaya atlıyor...Sınama-yanılmaİçinden çıkılamayan kısır bir döngü bu... Siyasetçi oy kazanmak için her konuyu istismar ediyor, liderler mağdur rolü oynuyor, halka bol keseden vaatler dağıtıyor ve o halk da ne yazık ki gerçekle-yalanı ancak yaşadıktan sonra; sınama-yanılma metoduyla ayırabiliyor.Denenmiş parti ve insanların "değiştik" deseler de kolay kolay değişmeyeceğini, popülist konuşmalardan çözüm gelmeyeceğini, inanmak için önce dikkatle ve uzun süre izlemek gerektiğini bir türlü öğrenemiyoruz. (Şu anda konuşan liderleri inceleyin; her biri, bir başka popülizm dalına binmiş yaylanıp duruyorlar. Ve biz daha önce duyduğumuz aynı hikâyeleri yutmaya hazır bekliyoruz.)Ben hâlâ, şu anda seçim olsa kime oy vereceğimi bilmiyorum. Hâlâ yepyeni, bambaşka, güvenebileceğim, popülizm yapmayan insanlar ve oluşumlar bekliyorum. Çıkar mı acaba? Bilmem, ümidimizi kaybetmeyelim!Kıyamet Türkiye'ye daha çabuk gelir mi?Sorunun cevabını veriyorum; gelir mi gelir! Bunu bilmek için de müneccim olmak gerekmiyor.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda, ülke yüzölçümünün yüzde 56'sını (44 milyon hektar) oluşturan mera arazileri, bugün sadece 12.3 milyon hektar civarındaymış. Yüzde 56'dan, yüzde 16'ya düşmüş."Bu arazilerin yalnız hayvancılık sektörü için değil, erozyonla ortaya çıkan toprak kaybının önlenmesi açısından da en önemli doğal servetlerimiz arasında olduğunu" söyleyen CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir; mera ve yaylalarda işgali durdurmak yerine "teşvik edecek" yeni bir imar affına karşı çıkmak üzere bir soru önergesi vermiş.Dağ, taş binaKarademir; "Mera vasfı bozulan araziler" denerek işgalcilerin vereceği belli bir bedel karşılığında açılacak davalardan vazgeçilmesi girişimine Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açılmasına rağmen Hükümet'in bu kez "İmar affı"nı mera, yayla ve kışlakları içine alacak şekilde genişlettiğini ve bunun Anayasa'nın 45. maddesine tümüyle aykırı olduğunu bildiriyor.Hani kıyamet kopmadan önce her yerin binalarla kaplanacağı sözü galiba gerçek olacak. Bir kaç gün önce bütün gazetelerde BM'in yaptırdığı "yerküre araştırması'nın sonuçları vardı. Bu sonuçlar dünya nüfusunun yüzde 82'sinin sel, yüzde 70'inin kuraklık tehlikesiyle karşılaşacağını, yeşil alan, göl ve nehirlerin giderek yok olduğunu, Nil, Colorado gibi büyük nehirlerin bile denize ulaşamadan kuruduğunu, canlı varlıkların üçte birinin de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.Çölleşme arttıkça su ve gıda bulunamayacak, salgın hastalıklar da artacak.BM, devletler acil şekilde harekete geçip önlem almazsa insanlığın tehlikede olduğunu bildiriyor.Biz ne yapıyoruz? Elimizde kalan son yeşil alanların ve ormanlık arazilerin korunması için değil, tam aksine onların da binalarla dolması için imar affı çıkarıyoruz.Bu durumda kıyamet Türkiye'ye daha önce gelir mi, gelmez mi, siz karar verin!Ağda!Aşağıdaki fıkralar da dünkü yazılarımızdan birini gönderen Selçuk Babür'den... "Okul kantininde bir kız çayına beş altı şeker koydu, aklı kesmemiş olacak ki bir iki tane de yanına aldı."Kantinci gevşek gevşek sırıtarak seslendi;"- Birkaç tane daha al, ağda yaparsın!.."***"Dolmuş sefer halinde, gün Sevgililer Günü... Radyodaki DJ güzellik olsun diye 'Bugün Sevgililer Günü. Hadi yanınızdaki o güzel insanın elini tutup, gözlerinin içine bakarak seni seviyorum deyin' anonsunu yapınca dolmuştaki çiftler DJ'in isteğine uydular. Bu arada ön koltukta tek başına oturan adam şöyle çevreyi kolaçan ederken gözü şoföre takıldı. Şoförden anında tepki geldi: Sakın aklından bile geçirme!..."