Geçenlerde elime 4-5 yıl önce yazdığım bir yazı geçti. Baktım, yazıyı bugün de yayımlasam aynı siyasi sorunlar "olduğu gibi" mevcut. Artık 5-10 yıl sonra da durumun değişmeyeceği korkusuna kapılmaya başladım.
Ama bunda tek suçlu siyasetçiler değil, aynı olayları, aynı popülist; toplum nabzına göre şerbet dağıtan konuşmaları yutan, oy toplamak için olmadık numaralar çevirenleri her seferinde baş tacı eden ve ancak gerçeklerin tokadı yüzüne inince olayları görebilen, gerekli yasaları çıkarmayanlara hâlâ susan bizler baş sorumluyuz.
Milletvekillerinin uzun bir mücadeleden sonra ancak hiçbir umut kalmamışsa istifası anlayışla karşılanabilir... Ama bizde siyasi bir alışkanlık haline geldi; önceden transferi ayarla, pazarlığını yap ve istifa eder etmez kapağı bir başka partiye at. Bunu, istifa ettikleri partiden önce bulundukları diğer partiye de yapmış olanlar onları terkedip geçtikleri partide aynı alışkanlığı sürdürüyorlar. Sonra bir başka "aynı alışkanlık" çıkıyor ortaya. Bu kez ayrıldıkları partiyi "rüşvet vererek milletvekili devşirmekle" suçlamak... Bunu yapanların, kendi transferinde de aynı şeyin gerçekleşmiş olabileceği neden düşünülmüyor?
Meşruiyeti olmayan iktidar!
Tabiî bu olay başta olmak üzere, sık sık ortaya çıkan siyasi istikrarsızlığın en önemli nedeni, daha önce de "Bumerang gibi..." başlıklı bir yazımda söz ettiğim "Seçim ve siyasi partiler" yasalarının hiçbir hükümet tarafından çıkarılmayışı. Bu konuda hepsinin "üç maymunlar"ı oynaması. Sonra da, ortaya doğru dürüst meşruiyeti olmayan; oyların üçte birini alarak Meclis'te üçte iki çoğunluk sağlayabilen partiler çıkınca, milletvekillerinin konuşma özgürlüğü bile "parti içi disiplin" bahanesiyle ortadan kalkınca onlara da yeni bahaneler doğuyor ve memleket üç günde bir bu hale geliyor.
Milyonlarca insanımız aç, işsiz, ekonomik bunalımlar içinde kıvranırken tekrar "o parti mi bu parti mi" tartışmaları başlıyor, "erken seçim" iddiaları ortaya atlıyor...
Sınama-yanılma
İçinden çıkılamayan kısır bir döngü bu... Siyasetçi oy kazanmak için her konuyu istismar ediyor, liderler mağdur rolü oynuyor, halka bol keseden vaatler dağıtıyor ve o halk da ne yazık ki gerçekle-yalanı ancak yaşadıktan sonra; sınama-yanılma metoduyla ayırabiliyor.
Denenmiş parti ve insanların "değiştik" deseler de kolay kolay değişmeyeceğini, popülist konuşmalardan çözüm gelmeyeceğini, inanmak için önce dikkatle ve uzun süre izlemek gerektiğini bir türlü öğrenemiyoruz. (Şu anda konuşan liderleri inceleyin; her biri, bir başka popülizm dalına binmiş yaylanıp duruyorlar. Ve biz daha önce duyduğumuz aynı hikâyeleri yutmaya hazır bekliyoruz.)
Ben hâlâ, şu anda seçim olsa kime oy vereceğimi bilmiyorum. Hâlâ yepyeni, bambaşka, güvenebileceğim, popülizm yapmayan insanlar ve oluşumlar bekliyorum.
Çıkar mı acaba?
Bilmem, ümidimizi kaybetmeyelim!
Kıyamet Türkiye'ye daha çabuk gelir mi?
Sorunun cevabını veriyorum; gelir mi gelir! Bunu bilmek için de müneccim olmak gerekmiyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda, ülke yüzölçümünün yüzde 56'sını (44 milyon hektar) oluşturan mera arazileri, bugün sadece 12.3 milyon hektar civarındaymış. Yüzde 56'dan, yüzde 16'ya düşmüş.
"Bu arazilerin yalnız hayvancılık sektörü için değil, erozyonla ortaya çıkan toprak kaybının önlenmesi açısından da en önemli doğal servetlerimiz arasında olduğunu" söyleyen CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir; mera ve yaylalarda işgali durdurmak yerine "teşvik edecek" yeni bir imar affına karşı çıkmak üzere bir soru önergesi vermiş.
Dağ, taş bina
Karademir; "Mera vasfı bozulan araziler" denerek işgalcilerin vereceği belli bir bedel karşılığında açılacak davalardan vazgeçilmesi girişimine Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açılmasına rağmen Hükümet'in bu kez "İmar affı"nı mera, yayla ve kışlakları içine alacak şekilde genişlettiğini ve bunun Anayasa'nın 45. maddesine tümüyle aykırı olduğunu bildiriyor.
Hani kıyamet kopmadan önce her yerin binalarla kaplanacağı sözü galiba gerçek olacak. Bir kaç gün önce bütün gazetelerde BM'in yaptırdığı "yerküre araştırması'nın sonuçları vardı. Bu sonuçlar dünya nüfusunun yüzde 82'sinin sel, yüzde 70'inin kuraklık tehlikesiyle karşılaşacağını, yeşil alan, göl ve nehirlerin giderek yok olduğunu, Nil, Colorado gibi büyük nehirlerin bile denize ulaşamadan kuruduğunu, canlı varlıkların üçte birinin de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Çölleşme arttıkça su ve gıda bulunamayacak, salgın hastalıklar da artacak.
BM, devletler acil şekilde harekete geçip önlem almazsa insanlığın tehlikede olduğunu bildiriyor.
Biz ne yapıyoruz? Elimizde kalan son yeşil alanların ve ormanlık arazilerin korunması için değil, tam aksine onların da binalarla dolması için imar affı çıkarıyoruz.
Bu durumda kıyamet Türkiye'ye daha önce gelir mi, gelmez mi, siz karar verin!
Ağda!
Aşağıdaki fıkralar da dünkü yazılarımızdan birini gönderen Selçuk Babür'den...
"Okul kantininde bir kız çayına beş altı şeker koydu, aklı kesmemiş olacak ki bir iki tane de yanına aldı."
Kantinci gevşek gevşek sırıtarak seslendi;
"- Birkaç tane daha al, ağda yaparsın!.."
"Dolmuş sefer halinde, gün Sevgililer Günü... Radyodaki DJ güzellik olsun diye 'Bugün Sevgililer Günü. Hadi yanınızdaki o güzel insanın elini tutup, gözlerinin içine bakarak seni seviyorum deyin' anonsunu yapınca dolmuştaki çiftler DJ'in isteğine uydular. Bu arada ön koltukta tek başına oturan adam şöyle çevreyi kolaçan ederken gözü şoföre takıldı. Şoförden anında tepki geldi: Sakın aklından bile geçirme!..."

