Bir süredir beklemekte olan bir yazı "Kırk yaşını aşmış kadınlar"... Bana, TCK ve Medeni Kanun değişiklikleri şırasında birlikte nice çalışmalar sürdürdüğümüz kadın hukukçu arkadaşlarımdan biri tarafından 'mail' ile gönderilmişti. Ona da bir başkası...Yazı gönderenin notuyla başlıyor: "Aslında hanım/bayan laflarından hiç hazetmem. Andy Rooney kimdir hiç bilmem. Belki de 80 yaşında bir erkek olup 40'lık kadınlara kur yapmaya çalışıyordur bilemem. Zaten erkek eliyle kadınları formatlamaya çalışan bu tür reçetelere de güvenmem. Ve de durduk yerde genç kadınları üzmek istemem. Ama yine de, sabah beni bayağı eğlendirdi bu mail. Özellikle, kel ve göbekli kalıntıların genç kadın takıntıları... Paylaşayım istedim. Herkesin günü aydın ve güleryüzlü olsun."Bugüne kadar kadınları ve erkekleri maddeler halinde genelleyen çok yazı çıktı ama bunu hiç görmemiştim.Onları eğlendiren '40 yaşın üstündeki kadınlar' yazısını ben de sizinle paylaşmak istedim."Kırk yaşını aşmış güzel hanımlar... Merhaba! Henüz aşmamışlar... İşte hedefiniz...Andy Rooney der ki... Yaşım ilerledikçe, en çok 40 yaşını aşmış bayanlara değer vermeye başladım. İşte bunun sebeplerinden birkaçı:* Kırk yaşını geçmiş bir kadın asla sizi gecenin bir yarısı uyandırıp 'ne düşünüyorsun?' diye sormaz. Umurunda değildir çünkü ne düşündüğünüz.* Eğer kırkını aşmış bir kadın TV'deki maçı seyretmek istemiyorsa, söylene söylene TV'nin karşısında, yanınızda oturmaz. Yapmak istediği bir şeyi yapar. Ve bu genellikle daha enteresan bir şeydir.* Kırk yaşını aşmış bir kadın kendini yeterince iyi tanır ve kendinden emindir. Kim olduğunu, ne olduğunu, ne istediğini ve kimden istediğini bilir. Kırkını aşmış çok az kadın onun hakkında ya da yaptıkları hakkında ne düşündüğünüzü önemser.* Kırk yaş üstü kadın çoğunlukla büyük aşklara, ömür boyu sürecek bağlılıklara doymuştur. Hayatında en son ihtiyacı olduğu şey bir başka mız mız, devamlı söylenen, ne yapacağına karışan, yapışkan aşıktır.* Kırkını aşmış kadın övgüler yağdırmakta çok bonkördür, çoğu hak edilmemiş bile olsa... Çünkü takdir edilmemenin ne olduğunu iyi bilir.* Kırkını aşmış kadın sizi bayan arkadaşlarıyla rahatlıkla tanıştıracak kadar kendine güvenir. Daha genç bir kadın, en iyi arkadaşını bile görmezlikten gelebilir, yanındaki adama güvenmediği için.* Kırk yaşın üstündeki kadın sizin onun arkadaşına ilgi duymanızı hiç sallamaz, arkadaşının onu aldatmayacağını bilir.* Kadınlar yaşları ilerledikçe medyumlaşırlar. Ona günah çıkarmanıza hiç gerek yoktur, onlar her bir haltınızı bilirler.* Kırk yaş üstü kadınlar açık sözlü, doğrucu ve dürüsttürler. Ne kadar gerizekalı olduğunuzu bir çırpıda açık açık söyleyiverir, eğer bir gerizekalı gibi davrandıysanız. Onun için ne anlam taşıdığınızı merak etmenize gerek yoktur.Evet, birçok sebepten kırk yaşını aşmış kadınları beğeniyor ve takdir ediyoruz.Fakat maalesef bunun tersi doğru değil. Her çekici, akıllı ve bakımlı 40'ını aşmış kadına karşılık, bir tane de 22 yaşında bir tezgahtar ya da garson kızın peşinde kendini gülünç düşüren, san pantolonlu ve kel bir göbekli kalıntı vardır." Şimdi de son not: Tekrarlıyorum, yazı bana başkası tarafından gönderilmiştir. İtiraz kabul edilmez!Saygısızlık!Devlet Bakanı Güldal Akşit, nereden icabettiyse, kadın dövmesiyle tanınan bir şarkıcıyı (ismini söylemeye bile gerek yok, zaten "alanında" tek isim) kadına karşı şiddeti önlemek için çekilecek reklâm filminde oynatmayı düşünmüş.Tabii, yaşını başını almış, torun torba sahibi kadınlardan, 15-16 yaşında genç kızlara kadar, programına gidip dansöz gibi kıvır kıvır kıvırdığı şarkıcı da bu cesaretle yine müthişş bir cevap dünyaya getirmiş:"Reklâm çekildikten sonra kadın döveceksem. Sayın Bakan'ı arar söylerim." Bu cevabın (ve şarkıcı beyefendinin daha sonra yaptığı 'özrü kabahatinden fazla' açıklamanın) hayrını hem ona bu fırsatı veren Bakan, hem de "ne söylerse söylesin, ne yaparsa yapsın" şarkıcının paçalarını öpmeye devam eden kadınlar görecekler."Güle güle kullanın eserinizi" demekten başka ne söylenebilir ki?
Dün VATAN binasının ikinci katında önemli bir toplantı vardı. Gazetemizin hukuk bürosu yöneticileri; Avukat Müjdat Gültekin ve Gökhan Ovat önce yazarlara, sonra da tüm yazı işleri çalışanlarına ve çeşitli birimlerdeki muhabirlere yeni ceza yasasını anlattılar.Kısacası "içeri girmemek" için ne şekilde yazmamız gerektiğini... Zaten çoğumuzun şimdiye kadar pek iyi anladığı, bu toplantıdan sonra ise kesinlik kazanan duruma göre ne yazarsan yaz, ne kadar dikkat edersen et kaçışın yok...Varsa eğer yaratıcılığını zorlayacaksın ki muhtemelen onun da yararı olmayacak.Bir örnek verelim; çocuk koruma evlerindeki çocuklara veya genç kızlara tecavüz edenlerin listesi yayımlanıyor. Henüz dava bitip suçlar kesinleşmediği için isimleri "tecavüzcü" olarak ilân edenler doğru cezaevini boylayacak.Tecavüzcü, hortumcu!Yani onlara "tecavüzcü" veya "sapık" demek yerine yeni tanımlar bulmak zorundasın. Meselâ genelleme yaparak; "cinsel duyguları normallik sınırlarını aşan bazı bürokratlar ile yuva yöneticilerinin fazlasıyla yakın ilgisiyle karşılaşan çocuklar" diyebilirsin belki... Bunu demekle bile şansını zorlamış olabilirsin yine de... Banka, bakanlık, devlet kurum ve kuruluşlarını hortumlayanlara "hortumcu" dediğin takdirde yine içerdesin. Onları da "devlet kaynaklarını farklı projelerle değerlendiren girişimci" olarak tanımlama yolunu denemen lâzım. Ama dikkat! Bu bile yetmeyebilir.* İşkence yapana işkenceci, komünist partisinde olana bile komünist diyemezsin. Hükümet üyelerini sert bir dille eleştiremez, kendilerine, çocuklarına ihale alanları, devleti kendi çiftliği sananları yazamazsın. Doğru cezaevine.. * Telefon görüşmelerini ("aleni olmayan konuşma" olarak geçiyor) banda kaydetmeden yazmışsan, örneğin cep telefonunda yaptığın bir konuşmadan söz ediyorsan, karşındaki "benim iznim olmadan yazdı" dediği anda olay bitmiştir. (Türkiye gibi, siyasetçinin, liderlerin bile sözleri tepki görünce "söylemediğini" iddia ettiği bir ülkede kaçış olabilir mi, siz söyleyin...) * Boğaz Köprüsü'nden, ölümü kesinleştirmek için montunu çıkararak atlayan birini haber yapıyorsan, aynı yolla başkalarını intihara teşvik etmiş olabilirsin. Cezaevine...* "Halkı askerlik hizmetinden soğutacak telkin ve propaganda yapana 6 aydan 2 yıla kadar hapis"... Bedelli askerlik konusunda yazmak hapse girmeye yeterli olabilir.* "Halk arasında korku ve panik yaratmak üzere tehdit..." 24 yıl arası hapis... Yani; "İstanbul'da 7 şiddetinde deprem bekleniyor, bu depremde en az 300 bin kişi ölecek" şeklinde bir cümle yeterli olabilir.4. kuvveti yok etmek!Suç basın yoluyla işlendiği takdirde cezaların çoğu üçte bir veya yan oranında artıyor. Oysa Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen'in "Bir ilin yüzde 72'si depremde yok olacak" sözü, birçok ilin valisi tarafından "Hangi ili kastediyorsa açıklasın, halk korku içinde" açıklamaları yapılmasına rağmen hiçbir yaptırıma tabi değil...Türk usulü demokrasinin ne müthiş olduğunu görüyorsunuz (buyrun Ruhat Hanım, sizi şöyle alalım; Türk yöntemlerine sarkastik yaklaşım var...)Özgürr basın!Şimdi sonuca gelelim ve bir kez daha tekrarlayalım; bu yasa ile medyanın haber ve yorum yapması neredeyse imkânsız hale getiriliyor. Türkiye'de 1 Nisan'dan sonra "4. kuvvet" yok artık.Biz toplantıda, tek çare olarak bütün yazıların bir hukukçu redaktör tarafından okunmasını önerdik ama uygulaması mümkün değilmiş.Eh, bu durumda "beklenen son"dan kaçış da pek mümkün olmadığına, yakında onlarca gazeteci sıraya gireceğine göre bari "Gazeteci Tipi (G)" cezaevleri hazırlasınlar.Hücrelerin başına Yazı İşleri, Yazarlar, Magazin, Spor, Dış Haberler tabelalarının asılacağı, bilgisayarlı, fakslı hapishaneler... Bir de "kontrol kurulu" oluştururlar, oradan yazarız, buyrun size özgürr basın...Demokrasi güzel şey azizim!Güldürmeyin Allah aşkına!Ruşen Çakır'ın Washington'dan gönderdiği habere göre; Amerikan Girişim Enstitüsü'nde yapılan panelde AKP Genel Başkan Yardımcısı Murat Mercan "Amerikan karşıtlığı ve kamuoyunu etkileme" konusundaki bir soruya "Basına müdahale etmemiz söz konusu değil. Bu düşünce özgürlüğünü kısıtlamak olur" cevabını vermiş.Biz de ona "Güldürmeyin bizi lütfen, ne basına müdahalesi, ne düşünce özgürlüğü" cevabını verelim. Hiç değilse (hımm, bir dakika kelime arıyorum) samimiyetten uzak davranmasınlar, karşılarındakiler Türkiye'deki basının özgürlüğünü(!) ve müdahaleleri iyi biliyor zira...Aynı toplantıda Wall Street Journal'da Türkiye'yi sert şekilde eleştiren Richard Pollock ise "Türk erkeklerinin 'Metal Fırtına' ile erkeklik hormonunu arttırdığı na varan yorumlarıyla dikkat çekmiş. Türkiye'de kendilerine karşı gelişen toplum tepkisine onların yazarlarının nasıl cevap verdiğine güzel bir örnek. Acaba Pollock'a da birileri çıkıp "bu adam milliyetçi cepheden" diyor mudur?
Biz sabırlı bir milletiz... Sabırlı, sağduyulu ve kararları çoğu kez isabetli... Eğer bu bayrak olayı bir Avrupa ülkesinde yaşansaydı çok daha aşırı tepkiler görülebilirdi. Bununla birlikte Türk milletinin sabrını da fazla zorlamamak lâzım...Birçok olayda hemen, uzun yıllar yaşamış olduğum bazı Avrupa ülkeleriyle karşılaştırma yapıyorum ister istemez. Orada olsaydı tepki ne olurdu?Nevruz kutlaması bahanesiyle terörist yakınlarının elini öpme kuyruğuna giren milletvekilleri, yaptıkları konuşmalar, bayrağın yerde sürüklenmesi, örneğin İngiltere veya Fransa'da olsa nasıl bir toplum tepkisiyle karşılanırdı?Bildiğim kadarıyla ordunun bu konuda açıklama yapmasına "dost düşman bilsin ki Türk bayrağı (veya ülkesi) sahipsiz değildir" gibi uyarılarda bulunmasına gerek kalmazdı. Bizde birilerinin "aşırı milliyetçi duygular" olarak değerlendirdiği, o toplumların ise "vatan, bayrak sevgisi, ulusal birlik duygusu" olarak gördüğü duygular onları birleştirir ve yüzünü bayrak şeklinde boyamış milyonlar sokağa dökülürdü.Niye ülkücüler?Toplum tepkisinden çekinen, bunun nasıl olacağını ve çoğunluk tarafından hoş karşılanmayacağını bilen siyasetçi "demokrasi" kalkanı altına sığınarak 30 bin vatandaşın ölümünden sorumlu bir terörist başına kahraman muamelesi yapamazdı.Uğruna on binlerce şehit kanı dökülmüş bayrağın yerlerde sürükleneceği bir ortam baştan yaratılmaz, bu eylemi yapanlar çocuk bile olsa cezalandırılırdı.Haberlerde çeşitli illerde yapılan bayraklı yürüyüşlerin "ülkücüler" tarafından gerçekleştirildiği söyledi.Ben buna pek inanmıyorum işte. İlk günden bu yana bize gelen tepki mektuplarında insanların organize şekilde "bir hafta süreyle ev ve işyerlerine bayrak asılması, bayraklı yürüyüşler yapılması ve bütün vatandaşların bayrağa sahip çıktığının görülmesi" isteği var. Ama öyle sağduyulu, anarşiye yol açmak istemeyen, bunun için de organize bir hareket olmasını öneren bir istek ki bu... Örneğin Bursa'da Çarşı'nın bayrakla donatılması bu isteğin sonucu. O nedenle, bayraklı yürüyüşlerin de sıradan vatandaş tepkisi olması son derece muhtemel.Aynı insanların çoğunun Avusturya'da sanat müzesini Türk bayraklarıyla donatan yazara da karşı çıktığı görülüyor. Yine haklılar.. İşte "aşırı milliyetçi" ve gereksiz davranış bu. Kendisi iyi niyetle yaptığını iddia etse bile eylemi, kişisel tavrına ve görüşüne tüm ülkeyi alet etmekten başka bir şey değil.Oradaki ırkçı ve münferit girişimlere kendi demokratları gereken cevabı veriyor zaten... Bu gayrete gerek yok. Yapılan, yeni tepkiler doğuracak esaslı bir yanlış!Korkuyla beklenen günFransa kendisine "azınlıklara karşı ayırımcı davrandığını" bildiren AB'ye "Fransa'da azınlık yok, Fransız vatandaşları var" cevabını verdi. Türkiye'de ise, işine geldiği zaman azınlık, "AB'de asli unsur olmak istediği zaman" çoğunluk olduğunu iddia edenler ellerine geçen her fırsatı, aslında bayram gibi kutlanması gereken Nevruz'u bile, her yıl "korkuyla beklenen gün"e çevirebiliyorlar.Provokasyona gelmemek, bunu başarmak için de sabırlı ve dikkatli olmak lâzım. Ama aynı dikkat sadece bir tarafın değil herkesin, her vatandaşın görevi. Ülkeyi yeniden karşılıklı çatışmalara, kutuplaşmalara götürecek ve Avrupa Birliği yolunu yepyeni bir nedenle tıkayacak kışkırtmalardan her kesim sakınmalı...Yapanların çocuk olması ise apayrı ilgi isteyen bir konu: Türkiye'de "çocuk koruma kanunu" nedeniyle her suç çocuklara işletilir oldu. ABD buna nasıl çare buldu, incelemek lâzım. Yaş sınırlaması yok, şiddet gösteren herkes yaşına göre "cevabını" alıyor.Üstünü örtüp unutmakla çözüm bulamayacaklarını uzun süre önce anladı onlar!
Sık sık geçtiğim bir yol... Etiler ve Ulus'un girişinde sağ tarafta, her zaman pek kalabalık olan Şayan mantıcısının yanında bir oto galeri... O gün bir başka hareket, bir başka heyecan vardı önünde...21 Mart Pazartesi akşamı, saat 20.00 civarında aynı yoldan geçmek üzereyken polisin kaldırımı kordonla çevirdiğini gördüm... Çok sayıda polis ve vatandaş galerinin önüne yığılmıştı. Besbelli önemli bir olay nedeniyle toplanmışlardı. Artık her an dehşet verici bir çatışmanın, saldırının içinde kalıvermek korkusuyla yaşadığımız için ilk tepki olarak hemen oradan uzaklaşmaya çalıştım.Şoförümüz Mehmet Şen "Kordon çektiklerine göre muhakkak bir ölü vardır" diyerek gaza bastı. Ertesi sabah gazetelerde "Küçük 'baba'ların düellosu" olarak okuduk olayı... "Küçük baba"lar rahatça taşıdıkları silahlarıyla "büyük baba Marlon Brando"nun filmine çevirmişlerdi ortalığı. 23 yaşında bir genç ölmüş, iki genç de ağır yaralanmıştı.Küçük babaların şanı yürürken üç ana ve üç gerçek baba kan ağlayacaktı yine...Şehrin göbeğinde, herkesin gözü önünde, en güvenli bilinen semtlerin en işlek köşelerinde oluyor artık bu olaylar.İstanbul Avcılar'da penceresinden "düğün" seyreden 9 yaşındaki ilkokul öğrencisi düğün sahibinin etrafa ateş açması sonucu vurularak ölüyor. Öldüren kişi "Eşek gibi pişmanım, keşke onun yerine ben ölseydim" diyor ama olan olmuş, giden gitmiştir artık Geri dönüşü yok..."Namusumu temizledim", "töreye uydum" diyerek genç kız ve kadınları öldürenler, kıskançlık cinayetleri derken çocuklara kadar indi silahlı saldırılar...Peki bu ülkeyi yönetenlere bakalım; oğlunu aynı şekilde, bir arkadaşının silahından çıkan kurşunlarla kaybeden Nazire Dedeman kadar telaşlanıyorlar mı bireysel silahlanmayı önlemek için? Hayır. Onlar basının kendilerini tenkit etmesini önlemeye çalışmakla, onlara hapis cezası getirmekle meşguller bugünlerde.İnsanların sürekli olarak cinayet, tecavüz, kapkaç, arabalarının veya evlerinin içinde otururken bile saldırıya uğrama korkusu içinde yaşaması, ne sokakta ne evinde rahatının kalmaması onları acil önleme yönlendirmiyor.TV'lerde yine en çok reytingi mafya dizileri alıyor. En sessiz, sakin dizi bile içine şiddet koyma ihtiyacı hissediyor. Çocuklar şiddet içeren diziler ve çizgi filmlerle büyüyor.CHP Milletvekili Canan Arıtman "Devlet can güvenliğini koruyamıyorsa evine giren hırsızı vurana ceza verilmesin" diyen bir kanun teklifi hazırlamış.O haklı ama buna göre herkesin silah taşıma; tecavüze kalkanı, kapkaççıyı vurma hakkı da olmalı... Zira siz vurmazsanız o sizi vuruyor.Bir ülkede vatandaşın can güvenliğini sağlayacak önlemleri en sıkı şekilde almak ve sonra da silahsızlanmayı sağlamak devletin görevidir. Hiçbir açıdan güveni sağlayamamış hükümet ise ancak "Ne yapalım, her köşeye polis mi dikelim" der.İşte bizimkiler de onu yapıyor!"Ya hayata bağlanır ya şansınızı zorlarsınız"Dün, 'Trafikte ölenlerin yüzde 50'sinin yaya ve 100 kişiden 26'sının da çocuk olduğunu" söylemiştim. Bu yayaların büyükçe bir kısmını TEM, E-5 gibi otoyollarda karşıdan karşıya geçmeye çalışanlar oluşturuyor. Müdür Ali Kemal Hanlı; "kazaların yüzde 98'inin hatalı davranışlardan kaynaklandığını" söylüyor. Yani yağmurda kayan veya freni patlayan, arıza yapan araçlar, gözüne far sıkıldığı için görmeyen veya kalp krizi filân geçiren sürücüler değil.Düpedüz bilerek hata yapanlar yüzünden...Bu nedenle yayaları ve sürücüleri ciddi şekilde bilinçlendirme" yoluna gidilmiş. Okul geçidi görevlileri eğitilmiş, filmler, posterler yapılmış.TV'ler mutlaka göstermeliHazırlanan fasa filmlerde emniyet kemerinin, uykulu direksiyon basına geçmemenin ve kaymayacak kalitede lastiklerin önemi, yaya ve sürücülerin yapması gerekenler kusursuz şekilde anlatılmış.Örneğin; emniyet kemeri takıldığında kurtulma şansının ne kadar arttığını görüyorsunuz. Filmden gelen kemer sesinden sonra şöyle bir cümle duyuluyor: "Ya 3 saniye içinde hayata bağlanırsınız ya şansınızı zorlarsınız.""45 km. süratle çarpmaya insan kas ve kemikleri direnemez" diyor Ali Kemal Hanlı; "Kemeri takılı olmayanlar aynı hızla uçarlar ve kemersiz sürücünün göğsüne aldığı darbe 6 tondur."Keşke "kemer" ve "alkol" nedeniyle yaşamını yitiren gencecik sürücüler de bu filmleri izleselerdi. Keşke, hiç değilse TRT bu filmleri saat başı gösterseydi...İstanbul'da kemer takma oranı yüzde 25'miş. Düşünün yüzde 75 bu büyük hatayı ya ciddiye almıyor veya hayatına önem vermiyor.Ehliyetsizler: Bir günde en az 8-10 tane ehliyetsiz sürücü yakalanıyormuş İstanbul'da... Tabancayla sağa sola serseri kurşun yağdırmak gibi... Bilmiyorum yeni TCK'da bunun cezası ne kadar ağırlaştırıldı ama gazetecilere vereceklerine bunlara hapis cezası düşünselerdi herhalde çok daha uygun olurdu.Rüşvet: TESEVin araştırmasına göre İstanbul'da polislerin yüzde 75'i rüşvet alıyor. Artık rüşvet alan polisler ihraç edildiği için bu oran epeyce düşmüş.İşte bilerek veya bilmeyerek yaptığımız hataların ve sonuçlarının kısa bir hatırlatması.Ali Kemal Hanlı'ya da bizi aydınlattığı ve İstanbul trafiği için ciddi bîr çalışma ortaya koyduğu için teşekkürler.Not: Sevgili okurlar, dün ilk baskılarda "Türkiye'deki sürücü kursu sayısı 363" olarak yazılmış. Hemen düzelttik ama bazı baskılar gitmiş oldu. Doğrusu "İstanbul'da 363" olacaktı.
Karşımdaki duvar boydan boya ödüllerle, teşekkür belgeleri ve diplomalarla kaplıydı. Bir trafik sorununu konuşmak için geldiğim "Trafik Denetleme Şube Müdürü" Ali Kemal Hanlı'nın odasında gözlerimi bu duvardan alamıyordum.Bir çerçevenin içinde 'Teşkilat'ın Altın Çocuğu" başlığıyla onu anlatan gazete kupürü, diğerinde "Dünyanın En Başarılı 10 Genci" yarışmasının ülkeler bazında ön elemesini oluşturan Junior Chamber Türkiye'nin yaptığı "Türkiye'nin En Başarılı 10 Genci" yarışmasında aldığı birincilik plaketi vardı.2002 yılında girdiği bu yarışmada "Hukuk-Siyaset ve Kamu Yönetimi" dalında birinci olmuştu. Bitlis Valiliği'nin, İçişleri Bakanlığı'nın, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün takdirnameleri, Rotary Meslek Takdir Ödülü, Türkiye Sokak Çocukları Vakfı'ndan teşekkür belgesi ve daha birçokları da ona anladığım kadanyla yararlı ve disiplinli çalışmalarından ötürü verilmişti.'Nasıl oluyor da bir polis müdürü "Hukuk-Siyaset ve Kamu Yönetimi" dalında birincilik alıyor' sorumun cevabını Ali Kemal Hanlı'nın aldığı bir başka belgeden öğrendim:"Yeditepe Üniversitesi İşletme Yönetimi Yüksek Lisans Derecesi..."Demek karşımdaki genç adam yüksek lisanslı bir polis müdürüydü. Demek Türkiye'de böyleleri de vardı. Merakla incelediğimi görünce;"Hukuk her yerde var ama uygulaması yok. Türkiye'nin en büyük sorunu kamu yöneticilerinin halkın sorunlarına duyarsız davranması. Hizmet götürmek çok önemli" diyerek konuşmaya başladı. İki saatten fazla süren sohbetimizde motosikletli polislere (Yunuslar) dahil olduğu dönemden, Maltepe Emniyet Müdürlüğü'ne, Brüksel Büyükelçiliği'ndeki görevine kadar edindiği deneyimleri öğrendim."Polis" hakkında merak ettiğim pek çok şeyi!Sizin de mutlaka duymanız lâzım.Merak ettiğiniz her şey!• Türkiye'de 363 sürücü kursu var, Brüksel'de 3. Bu 363 kurs "Trafiğin" değil tamamen M.E. Bakanlığı'nın denetiminde... (Ehliyet almaması gerekenlere ehliyet dağıtan kursları MEB nasıl denetleyebilir anlamak mümkün değil.)• Otomotiv, 2004'te üçüncü rekorunu kırmış. İstanbul'da son iki yılda mevcut araba sayısında %17 artış var. Buna rağmen (bilgisayarla duvara yansıtarak tabloyu gösteriyor):Ölümlü kazada......................%1.5Yaralı kazada.........................%1Trafik kazalarında..................%5artış var.Fark, araba artış oranına göre çok düşük...• Aşırı hız: Ali Kemal Hanlı nın Trafik Denetleme'nin başına getirildiği 2003 yılında İstanbul'da 56 bin kişi aşırı sürat yaparken yakalanmış. 2004'te bu rakam 76 bin.• Alkollü araç kullananlar: Bu suçlardan yakalandıktan sonra serbest bırakılanların sayısının çok azaldığını söyleyen, kulüp çıkışlarında çok sıkı kontrol ve kamera takibi yaptıklarını anlatan Hanlı:"Önce 'yeni bir müdür geldi, kontrol yapıyor, birkaç gün sonra balonu söner' dediler, iki yıldır başarıyla sürdürüyoruz" diyerek devam ediyor; "Ekipler sürücünün göreceği şekilde duruyor. Tuzak değil. Ciddi kontrol olduğu bilindiği için insanlar Reina, Laila gibi kulüplere veya restoranlara artık taksiyle gidiyor. Boğaz trafiği de tıkanmıyor..."Kızkardeşine ceza yazan müdür!• Ceza: "Aşırı hız yapan veya içkili araç kullananların ehliyeti 6 ay süreyle alınıyor. Sıfır tolerans. Kimseye ayrıcalık yok" diyor. Benim inanmayarak "Milletvekili veya yakını olsa bile mi?" soruma "Herkese" cevabını veriyor ve kızkardeşine ceza yazdığını anlatıyor.• Bağdat Caddesi'nde artık yarış yok. Sahil yollarında; Kadıköy-Kartal, Eminönü-Bakırköy arasında ölüm yok... Radar uygulaması yapılan, sıkı şekilde denetlenen yollar can güvenliğine kavuşmuş.• İstanbul'da trafikte ölenlerin yüzde 50'si yaya. Ölen 100 kişiden 26'sı çocuk...Bu sorunun nasıl çözüldüğünü, emniyet kemerinin önemini, rüşvetin nasıl azaldığını, ehliyetsiz sürücüleri de yann anlatacağım...Eurovision o kadar önemsiz mi?Televizyon haberlerinde Eurovision'a katılacak "Rimi Rimi Ley" ile yorumcusu Gülseren'in değişime uğramış halini de izledik..."Hint şarkısı ve kıyafetine benzemiş" diyorlar ama öyle de değil. Ne oraya, ne buraya benzemiş. Solist, gazetecilerin sorularını cevaplarken pek öfkeliydi... Umalım da yabancı gazetecilere de böyle davranmasın."Ben savaşa gitmiyorum, hoş bir anı yaşamaya gidiyorum" dedi bir soruya cevap olarak... Şarkıyı ve solisti eleştirmenin artık bir anlamı yok ama bu sözü bal gibi eleştirilebilir doğrusu....Savaşa gitmediği elbette doğru, bununla birlikte sadece sahne, salon hazırlamak için ülkelerin milyonlarca dolarlık hazırlıklar yaptığı, dünya televizyonlarında milyonlarca kişinin izlediği ciddi bir yarışmaya gidiyor. Koskoca bir grubun yarışmaya hazırlanması, kıyafetler ve her şey için dökülen paralar bir yana koskoca bir ülkenin adına bîr gidiş söz konusu... Madem ki o kadar önemli değil o zaman neden katılıyoruz?Kenan Doğulu katılmayı kabul etmişken onu göndermeyip bu solist ve şarkıyı seçenler de, solistin kendisi de maddi-manevî kayıpların sorumluluğunu üstlenmek zorundalar.Geçen Perşembe akşamı Star'ın "Deşifre" programında yakalandıkları hastalık nedeniyle yürüyemeyip sürünen iki genç kızkardeş ile iç parçalayıcı gözyaşlarıyla "yardım isteyen" annelerini izledim.Bu devletin, zor durumdaki hiçbir vatandaşına yardım eli uzatacak imkânı yoksa "sonucu önemsiz olan" ama pahalı bir yarışmaya katılmaya da hakkı yoktur.Bir mucize olur ve kötü bir dereceden kurtulursak "şöyle demişlerdi, böyle yazmışlardı" korosunun ortaya çıkacağını biliyorum. Onun için daha fazla yorum yapmayacağım. Umalım da olasılığı fazla olan "kaçınılmaz sonuç" gerçekleşmesin.Bu durumda yapabileceğimiz tek şey ummak.
Çanakkale zaferi, şehitlerimiz ve Atatürk... Bu konuda birkaç gündür gelen 'mail'lerin çoğu 18 Mart nedeniyle yazılan yazılarda, yapılan konuşmalarda ve gösterilen belgesellerde Atatürk'ün yeterince anılmadığından duyulan üzüntüyü dile getiriyor.Sadece 2 tanesinden kısa alıntılar yapacağım... Birincisi 78 yaşında, Orhan adında bir emekli işçiden geliyor (soyadlarını vermiyorum.) "Ruhat hanım kızım,Ben 78 yaşında, büyük Atatürk'ü bu gözleriyle görmüş emekli bir işçiyim. Bu yaşıma kadar Atatürk sevgisiyle yaşadım, 3 erkek çocuğumun 2'sini asker, birini sivil olarak bu sevgi ile yetiştirdim" dedikten sonra 18 Mart Cuma günü namaza gittiğini, hocanın; konusu Çanakkale olan bir hutbe okuduğunu, 15-20 dk. süren hutbede Mehmet Akif'in şiirinden pasajlar okumasına, şehitlere rahmet göndermesine rağmen Atatürk'ten ve onun silah arkadaşı gazilerden bir kez bile söz etmediğini anlatmış."O şehitler Çanakkale'de kendi başlarına mı savaştılar, başsız gövde ne yapabilirdi ki?" sorusundan sonra da Maltepe'deki caminin hocasını bu nedenle kınıyor.İkinci mektup Banu ismindeki lise öğrencisi okurumuzdan... O da;"Ben Atatürk ilkelerine bağlı bir Türk genciyim. Bugün Çanakkale şehitlerini anma günü dolayısıyla okuduğum lisede bize Kınalı Kuzu adlı bir belgesel izlettirildi. Çanakkale Destanı'nın önemli bir parçası olan gencecik şehitlerimizi konu alıyordu" diye başladığı mektupta "Türk ve İngiliz komutanlarının sözlerinin yer aldığı ve savaşın bir mucizeyle kazanıldığı hissini veren, hurafelerin bulunduğu" belgeselde Atatürk'ün adının geçmediğini üzüntüyle bildirerek bu önemli zaferin bile gençlere yanlış aktarıldığından yakınıyor.Görüldüğü gibi yaş 78 veya 18 hiç fark etmiyor. Birilerinin Atatürk'ü unutturmaya çalışması, genciyle yaşlısıyla bu ülkenin vatandaşlarını üzüyor.Çok haklılar tabiî, İngilizinden, Fransızına, Yunanlısına, savaştığı düşman generallerinin, mareşallerinin "önünde saygıyla eğildiği" bir kahraman, bir lider asla unutulmamalı. Unutulamaz.Unutanlar, dünyanın ona gösterdiği saygıyı görmek, onlarca yabancının ağzından Atatürk'ü öğrenmek için ünlü tarihçi Cemal Kutay'ın "Ne Buldu, Ne Bıraktı" isimli şahane kitabını bir incelesinler."Daha farklı bir göz" isteyenlere İngiliz Tarihçi Andrew Mango'nun kalın "Atatürk" kitabını da önerebilirim.Bir daha hiç unutmamak üzere hatırlamaları için...Futbolcular "şiddete karşı" kampanyada!Geçen hafta Perşembe akşamı Çırağan Otel'de; Birleşmiş Milletler ve AB temsilcileri ile iş dünyası yöneticilerinin olduğu bir yemekteydim.17-18 Mart'ta İstanbul'da, Lütfi Kırdar'da yapılan "1. İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Kongresi'nden sonra verilen yemekte Türkiye'nin ekonomi ve kalkınma sorunları yanında diğer sorunlar da fazlasıyla konuşuldu.O akşam yine, Amerikalı ve Avrupalı temsilcilerle konuşurken, çoğu kez olduğu gibi, onları etkilemenin, gerçekleri anlattığınızda "tarafsız düşünmelerini sağlamanın veya tarafımıza çekmenin" hiç de zor olmadığını ama bizim ne yazık ki bunu hâlâ yapamadığımızı fark ettim. Yemekte yanımda oturan Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu Türkiye Temsilcisi ve Ermenistan ile Azerbeycan'ın Ülke Direktörü Anne Birgitte Albrectsen, çeşitli konulardaki sohbetimiz sırasında birkaç kez Türkiye'nin "tanıtım eksikliği yüzünden savaşı sürekli kaybettiğini" "AB müzakerelerinde başarı kazanılması ve diğer konularda her ülkedeki her büyükelçiliğin çok kuvvetli PR. yapması gerektiğini" ve "Avrupalıların kafasındaki Türkiye imajının karmakarışık olduğunu" vurguladı."Neden bütün hükümetleriniz aynı hatayı sürdürüyor" sorusundan sonra "çok açık diyaloglarla, arü ve eksileriyle Türkiye'yi anlatmamız gerektiğini" söylerken "sadece imaj" konusunda bile kendimizi onların yerine koymamızın önemini hatırlattı."Bir yanda modern, çağın hızını yakalamış dinamik bir toplum, bir yanda çarşaflı, kocasının 20 adım gerisinde yürüyen kadınlar, töre cinayetlerini bile önleyememiş bir Türkiye..." derken Avrupa'nın AB üyeliğimize neden bu kadar kuşkuyla yaklaştığını ve uzun süre verdiğini anlatmaya çalışıyordu. Ve hiç de haksız değildi.Anne Birgitte Albrectsen aynı akşam Türkiye'de kadına karşı şiddetin önlenebilmesi için BM'in sevilen Türk futbolcularıyla hazırladığı kampanya hakkında bir konuşma da yaptı.Sinema ve televizyonlarda gösterilecek olan reklâm filminde popüler futbolcular kadına şiddet kullanmanın ne kadar çağ dışı ve kabul edilemeyecek bir davranış olduğunu anlatacaklarmış.1 Nisan'da yürürlüğe girecek olan ve şiddete ağır cezalar getiren yeni ceza kanunlarının yanında böyle kampanyalar da çok yararlı olabilir.Birleşmiş Milletler elinden geleni yapıyor, temsilcileri içtenlikle eksiklerimizi, hatalarımızı anlatıyorlar. Bütün bunları görüp duydukça merak ediyorum; acaba bizim Dışişleri Bakanı'mız, ne zaman "içişleri" nden uzaklaşarak söz edilen eksikleri düzeltmeye çalışacak?Avrupa'daki yüzlerce memur nasıl çalıştırılacak?
Alman yazar Lepsius'un tarafsızlığına ne kadar güvenilebilirse, İngilizlerin Mavi Kitap'ına da o kadar güvenileceğini söyledik durduk.Bizim "aydınlar", "kafadar profesörler" Ermeni tezlerinin haklılığını, tehcir kararının bile soykırım anlamına geleceğini, Mavi Kitap'ın doğruluğunu savunmak için kendilerini paralarken, haftalardır kitabın yazarı Toynbee'nin "Bu kitabın bir Ermeni propagandası olduğunu, tek taraflı yazıldığını ve kaynak olarak sadece Amerikan Konsolosluğu ile misyonerlerinin, Alman ve Ermenilerin görüşlerine, belgelerine yer verildiğini" anlatan itiraflarından söz ettik.Dün Hürriyet Gazetesi Toynbee'nin itiraflarını manşetten verdi. "Yunanlılar ve Ermenilerin siyasi amaçlarının meşruiyeti yoktu. Çünkü iki grup da azınlıktaydı. İmparatorluğu bölmeyi amaçlıyorlardı..." "Onların bu amacı, Türklere ciddi bir haksızlık yapılmadan gerçekleşemezdi. Türkler, yerli Ermenilerin Ruslar için 'beşinci kol' olarak çalışabileceğini keşfetmişti... Türkler bu nedenle Ermenileri savaş bölgesinden çıkarma karan aldılar. Bu da bir güvenlik önlemi olarak değerlendirilebilir..."Toynbee "Hükümetin propaganda için hazırlattığını bilseydik, gözlerimiz açılsaydı yazmazdık. Oyuna geldik" dediği Mavi Kitap'ın yazılmasını "Amerikan kaynaklarına kolay ulaşabilen ve Amerika'da kendisine saygı duyulan Lord Bryce'in istediğini ama gerçekleri bilse vazgeçeceğini" de anılarında söylemiş.Daha önce size "Enteresan gelişmeler" başlığıyla yazdığım bir yazıda, yabancı tarihçi ve yazarlar "soykırım olmadığını" belgelerle açıklamaya ve Türkiye'yi bu çıkmazdan kurtarmaya çalışırken bizimkilerin tam aksi yönde çırpınışlarının "traji komik" liginden söz ermiştim. Dün, Toynbee'nin itiraflarının verildiği Hürriyet'te bu çelişki bir kez daha görülmekteydi; "karşıyım karşı, her şeye karşı" meslektaşlarımızdan biri, yerli yabancı tüm belgelerde ve hatta Ermeni komita liderlerinin anılarında ortaya konmuş olan Ermenilerin Rusya ile işbirliği yapmasını "En kaba-tutucu Türk tezi" olarak değerlendiriyor, soykırımı kabul etmeyen Türkleri "çözümsüzlükten geçim temin etmekle" suçluyor, bir tarafta devlet, diğer tarafta devlete bağlı sade vatandaşların (Ermenilerin) olduğu durumda "mağdurun sade vatandaşlar olacağını" belirtiyordu.Bu sade vatandaşların, savaş ortamında (Toynbee'nin, Mc Carthy'nin, Mango ve başka tarihçilerin, birçok yabancı diplomat ve ansiklopedinin de söylediği gibi) vatandaşı olduğu devleti arkadan vurmasının, erkekleri cephede olan kadınları, çocukları öldürmesinin, Türk ordusuna tuzak kurmasının ona göre hiçbir önemi yoktu.Kabul edilemez bir tez!Rus Çarı'nın Van'daki Ermenilere çektiği teşekkür telgrafları da onlara hiçbir şey anlatmıyordu.Bugün düşmanca duygularla hareket eden, çocuklarını düşman olarak yetiştiren, diğer ülkelerdeki okul kitaplarına bu olayları soykırım olarak koyduran, Fransa'nın kanunlarında da aynı şeyi yaptıran Türkiye değil.Ama bu da, Türkiye önüne sürülen her tezi kabul edecek demek değil. Ermenistan'a dostluk için, diyalog için giden Doğu Konferansı grubuna orada nasıl davranıldığını kendi ağızlarından duyduk. Karşı tarafın arzusu buysa, elbette Türkler de doğruyu, haklılıklarını sonuna kadar savunacaklardır. İşte Çanakkale Zaferi'nin nasıl kazanıldığını, Seyit Onbaşıların gövdesini bu vatana nasıl siper ettiğini günlerdir okuyoruz.Bizim kuşaklarımızın rahatı, huzuru, özgür, onurlu bir ülkeye kavuşması için ne Seyit Onbaşı'lar, ne onbinlerce kahraman canını verdi... Merak eden, Gelibolu filminde bir kısmını daha yakından görebilir.Peki... Onca özveriye ve kahramanlığa karşılık, hiç değilse "gerçeklerin ortaya çıkması için mücadele" bu kuşakların görevi değil midir?Bu olay, fikir tartışması olmaktan çıkıp, kendi içimizde "zavallı bir teslimiyet kavgası"na dönüştü. Çok yazık, çok!
Ben günün olaylarını, övünmek gibi olmasın ama en iyi VATAN'dan takip ediyorum. Herhalde bu gazetenin iki yıl gibi kısa bir sürede büyük gazeteler arasına girmesinin, uzun yıllar 'tiraj alan' gazetelerin çoğunu geçerek en köklü iki gazeteyi de "tedirgin eder" duruma gelmesinin, "bağımsız ve iktidar pohpohlamayan" özelliği yanında bir sebebi de bu...Geçen Perşembe günü de benim yorum yapmak için ilgimi çeken haberlerin tümü VATAN'daydı.İşte bunlardan biri: Diyanet işleri, özürlü bebeklerin kürtajla alınmaması gerektiğini belirten bir yazı yayımlamış.Yazıya göre bebeğin özürlü olması, ensest ilişkiden gebe kalınması, tecavüz bebekleri veya anne sağlığının tehlikede olması gibi gerekçelerle kürtaj savunulamazmış. Açıklamalar iki kelimeyle "dehşet verici" bir anlamsızlık içeriyor. İleri sürdükleri nedenlerin biri örneğin;"Hangi anne baba evinde yaşayan özürlü çocuğunu öldürmeyi düşünebilir?".. 'Tecavüz bebekleri babalarının suçunun cezasını çekmek zorunda mıdır?"Diyanet yukardaki ilk kararı verirken önce özürlü doğan ve bu nedenle yaşamı boyunca kendisi acı ve sıkıntılarla boğuştuğu gibi aynı acılan ailesinin de paylaştığı insanlarla konuşmalıydı. Acaba, henüz iki-üç aylıkken (ki amnio sentez testiyle çok daha önce anlaşılabiliyor) özür anlaşılabilse ve doğum önlenseydi, onlar da bunu tercih ederler miydi?Doğrusu bu olmasa, tıp özürlerin ilk birkaç haftada belirlenerek bebeğin alınmasını neden gerekli görüyor? Bilim bir yana atılarak her şey, dinin birileri tarafından kendi istedikleri gibi yorumlanmasıyla kararlaştırılabilir mi?"Ensesi, tecavüz ve anne sağlığının tehlikede olması" nedenlerinin geçerli sayılmaması ise tümüyle insan haklarını hiçe sayan bir yaklaşım... Kendi rızası dışında şiddete uğrayarak hamile kalan, bu nedenle yaşamı işkenceye dönen genç kız ve kadınları bir de kendilerine olayı her an hatırlatan çocuğa mecbur etmek, ensest veya tecavüz çocuklarının da aynı mağduriyeti hayat boyu taşımasını sağlamak insani değil olsa olsa gaddarca bir tekliftir ve kabul edilir tarafı yoktur. O zaman Diyanet neden kabul edilemeyecek yorumlarda bulunuyor, sormak lâzım...Zaten asıl sorun da bu; kimse hiçbir şey sormuyor ve tepki göstermiyor!Kadınsız Türkiye!Antalya'da Mayıs ayında yapılacak olan "19. Alman-Türk Gazeteciler Semineri" için bir davet geldi. "Avrupa Birliği"nden "Dün, Gelenek ve Modern Toplum" a, "Türkiye ve Almanya'deki Basın Özgürlüğü"ne kadar çeşitli konuların tartışılacağı bir semineri izlemek isterdim... Ama kaçıracağım ne yazık ki...O tarihte yurtdışında olacağım için üzülürken konuşmacıların listesini de inceledim. Almanlardan "muhabir" olarak kadın konuşmacılar var ama bizden "yazar" olarak bile tek kadın yok.Prof. Dr. Nilüfer Narlı tek Türk kadın konuşmacı. Düzenlemeyi erkekler yaptığında (parlamento, medya, yönetici kadroları vb.) bu durumu kadınlara zorla dayatıyorlar ama seminerin "proje koordinatörü" kadın ise ve buna rağmen aynı tablo ortaya çıkıyorsa söylenecek şeyler olmalı diye düşünüyorum.Bu nedenle telefon ederek sordum. Durumu kendilerinin de fark ettiğini, kasıt olmadığını ve erkek konuşmacılardan "gelemeyecek" olanların yerine kadınları çağıracaklarını söylediler.Öncelik erkeklerin demek ki... Türkiye'nin kadın gazetecileri, kadın siyasetçileri ancak kadın örgütlerinin panellerine konuşmacı olarak katılacaklar demek ki...Siyasetçi grupları yurtdışı seyahati yaparken erkek erkeğe gidecek kadınlar da yalnızca liderlerin, bakanların eşleri olacak demek ki.Gazetelerin birinci sayfasında (bu gidişle sonsuza kadar) yalnız erkek yazarların yazıları anons edilecek ve onların kazancı da hep kadınlardan daha fazla olacak demek ki...Ben bu oyunda yokum arkadaşlar. Benden destek beklemeyin... Seyahatte olacağım. Durum sürecek olursa daha da uzun bir seyahate çıkmam veya görev değiştirmem bile söz konusu olabilir.Yine Türkiye'nin hizmetinde ama belki başka bir görevde...Belki sonucu daha fazla etkileyebileceğim bir yerde.Sıktı artık zira..."Önceden haber vermedi" denmemesi için tarihe bir not olarak (!) kaydetmiş olayım.