Seyit Onbaşı ve 'Onlar'

Alman yazar Lepsius'un tarafsızlığına ne kadar güvenilebilirse, İngilizlerin Mavi Kitap'ına da o kadar güvenileceğini söyledik durduk

Haberin Devamı

Alman yazar Lepsius'un tarafsızlığına ne kadar güvenilebilirse, İngilizlerin Mavi Kitap'ına da o kadar güvenileceğini söyledik durduk.

Bizim "aydınlar", "kafadar profesörler" Ermeni tezlerinin haklılığını, tehcir kararının bile soykırım anlamına geleceğini, Mavi Kitap'ın doğruluğunu savunmak için kendilerini paralarken, haftalardır kitabın yazarı Toynbee'nin "Bu kitabın bir Ermeni propagandası olduğunu, tek taraflı yazıldığını ve kaynak olarak sadece Amerikan Konsolosluğu ile misyonerlerinin, Alman ve Ermenilerin görüşlerine, belgelerine yer verildiğini" anlatan itiraflarından söz ettik.

Dün Hürriyet Gazetesi Toynbee'nin itiraflarını manşetten verdi. "Yunanlılar ve Ermenilerin siyasi amaçlarının meşruiyeti yoktu. Çünkü iki grup da azınlıktaydı. İmparatorluğu bölmeyi amaçlıyorlardı..."

"Onların bu amacı, Türklere ciddi bir haksızlık yapılmadan gerçekleşemezdi. Türkler, yerli Ermenilerin Ruslar için 'beşinci kol' olarak çalışabileceğini keşfetmişti... Türkler bu nedenle Ermenileri savaş bölgesinden çıkarma karan aldılar. Bu da bir güvenlik önlemi olarak değerlendirilebilir..."

Toynbee "Hükümetin propaganda için hazırlattığını bilseydik, gözlerimiz açılsaydı yazmazdık. Oyuna geldik" dediği Mavi Kitap'ın yazılmasını "Amerikan kaynaklarına kolay ulaşabilen ve Amerika'da kendisine saygı duyulan Lord Bryce'in istediğini ama gerçekleri bilse vazgeçeceğini" de anılarında söylemiş.

Daha önce size "Enteresan gelişmeler" başlığıyla yazdığım bir yazıda, yabancı tarihçi ve yazarlar "soykırım olmadığını" belgelerle açıklamaya ve Türkiye'yi bu çıkmazdan kurtarmaya çalışırken bizimkilerin tam aksi yönde çırpınışlarının "traji komik" liginden söz ermiştim. Dün, Toynbee'nin itiraflarının verildiği Hürriyet'te bu çelişki bir kez daha görülmekteydi; "karşıyım karşı, her şeye karşı" meslektaşlarımızdan biri, yerli yabancı tüm belgelerde ve hatta Ermeni komita liderlerinin anılarında ortaya konmuş olan Ermenilerin Rusya ile işbirliği yapmasını "En kaba-tutucu Türk tezi" olarak değerlendiriyor, soykırımı kabul etmeyen Türkleri "çözümsüzlükten geçim temin etmekle" suçluyor, bir tarafta devlet, diğer tarafta devlete bağlı sade vatandaşların (Ermenilerin) olduğu durumda "mağdurun sade vatandaşlar olacağını" belirtiyordu.

Bu sade vatandaşların, savaş ortamında (Toynbee'nin, Mc Carthy'nin, Mango ve başka tarihçilerin, birçok yabancı diplomat ve ansiklopedinin de söylediği gibi) vatandaşı olduğu devleti arkadan vurmasının, erkekleri cephede olan kadınları, çocukları öldürmesinin, Türk ordusuna tuzak kurmasının ona göre hiçbir önemi yoktu.

Kabul edilemez bir tez!
Rus Çarı'nın Van'daki Ermenilere çektiği teşekkür telgrafları da onlara hiçbir şey anlatmıyordu.

Bugün düşmanca duygularla hareket eden, çocuklarını düşman olarak yetiştiren, diğer ülkelerdeki okul kitaplarına bu olayları soykırım olarak koyduran, Fransa'nın kanunlarında da aynı şeyi yaptıran Türkiye değil.

Ama bu da, Türkiye önüne sürülen her tezi kabul edecek demek değil. Ermenistan'a dostluk için, diyalog için giden Doğu Konferansı grubuna orada nasıl davranıldığını kendi ağızlarından duyduk. Karşı tarafın arzusu buysa, elbette Türkler de doğruyu, haklılıklarını sonuna kadar savunacaklardır. İşte Çanakkale Zaferi'nin nasıl kazanıldığını, Seyit Onbaşıların gövdesini bu vatana nasıl siper ettiğini günlerdir okuyoruz.

Bizim kuşaklarımızın rahatı, huzuru, özgür, onurlu bir ülkeye kavuşması için ne Seyit Onbaşı'lar, ne onbinlerce kahraman canını verdi... Merak eden, Gelibolu filminde bir kısmını daha yakından görebilir.

Peki... Onca özveriye ve kahramanlığa karşılık, hiç değilse "gerçeklerin ortaya çıkması için mücadele" bu kuşakların görevi değil midir?

Bu olay, fikir tartışması olmaktan çıkıp, kendi içimizde "zavallı bir teslimiyet kavgası"na dönüştü.

Çok yazık, çok!

DİĞER YENİ YAZILAR