Geçenlerde hemcinsim bir meslektaşım tarafından, birçok kadın gazeteciye de sorulan şöyle bir soru yöneltildi bana;
"Uzun gazetecilik yaşamınızda röportaj yaptığınız kişilere flörtöz bir yaklaşımınız hiç oldu mu? Veya beğendiğiniz, flört etseniz hoş olabileceğini düşündüğünüz biri?"
Önce çok şaşırdım, bugüne kadar yüzlerce soruyla karşılaşmıştım ama böylesini hiç duymamıştım doğrusu... Sonra bu meslektaşımın konuyla ilgili bir kitap yazmakta olduğunu gönderdiği mail'den öğrenince kendisini telefonla aradım... Böyle bir şeyin en azından "mesleğime duyduğum saygı" nedeniyle olamayacağını, evli olmasaydım bile bunun aklıma gelmeyeceğini ve diğer sebeplerini anlattım.
O da "Lütfen hiç değilse bunları kısaca yazın" deyince yazıp gönderdim.
Olamazdı... Aklımdan bile geçemezdi çünkü; önce dediğim gibi mesleğime... Sonra kendime ve tabiî sevdiğim insana saygımdan dolayı olmazdı.
Sonra bir meslekte yükselen kişilerin aynı mesleği seçecek gençlere iyi bir örnek oluşturması gerektiğine inandığım için olmazdı.
Gazeteciliğin çok ciddi bir iş olduğunu bildiğim, kadın erkek ayırımı yapılmasına kesinlikle karşı olduğum için olamazdı.
En önemlisi insanın niyetini bozduktan sonra her an, her yerde flört etmesinin mümkün olduğunun bilincinde olduğum için bu mümkün değildi. Yani, uzun sözün kısası bence bu tür olaylar kesinlikle "niyetle ilgilidir.
Niyetin varsa fark eder veya yeltenirsin, niyetin yoksa; kurallara ve kendi ilkelerine uymak kararındaysan yapmazsın. Bu kadar açık!
Durum böyle olunca herhangi bir nedenle karşısındakiler! aptal yerine koyanlara da kızıyor insan...
Örneğin; omzundan askısı düştüğü için göğsü ortaya çıkan, elbette çok daha sansasyonel olduğu için gazetelerde böyle yer alan ve şöhretine şöhret katan mankenleri daha önce yazmıştım. Bir şarkıcının "fark etmeden askısı kaydığı için" göğsü tümüyle açıkta kalmış fotoğraflarını da gördük dün...
"Kazayla düşmüş askılar"... Kim ne derse desin, kim ne kadar bozulursa bozulsun "olmaz" efendim. Bir kadın her şart altında düşen askısını, hele göğsü açıkta bırakacak kadar düşen bir askıyı anında fark eder. Aslında daha düşerken, yoldayken fark eder.
Bunamamışsa, duyularını yitirmemişse tabiî!.. Aa, isteyen istediği gibi soyunuyor, TV'lerde bile çıplaklığın sınırı kalmamış, soyunmak kendi bileceği iş ama "kazayla" deyince olmuyor. Karşıdakilerin de duyuları küçümsenmiş, daha da doğrucası reyting uğruna aptal yerine, sürü yerine konmuş oluyor o zaman...
Veya şöyle bir örnek; bir yazarımızın uluslararası ödül alması veya bir edebiyatçılar derneğine şeref üyesi seçilmesi her vatandaşı gururlandırır, mutlu eder. Ama o yazar Türkiye aleyhinde açıklamalar yaptıktan çok kısa bir süre sonra ödüllendirilirse akla soru işaretleri gelir... Türkiye'den ne başarılı edebiyatçılar gelip geçmiştir tek bir ödül almadan. Tek ödülleri ders kitaplarına geçen eserleri, kuşaklar boyu elden düşmeyen kitapları olmuştur.
Aa, öyle oldu diye bunlar uluslararası ödül almasın mı? Alsın tabiî, şeref üyesi de olsun ama gel gör ki çok kötü bir zamanlama... Ne kulis faaliyetleri dönüyor Oscar ödüllerinde bile...
"Sarı Zeybek" adıyla piyasaya çıkacak olan rakının tanıtımını Atatürk Müzesi'nde yapmak için şirket Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne başvurmuş. İlk bakışta masum bir istek gibi görünüyor, ikinci bakışta "Ne gerek var?" Yer mi kalmadı? Bir bağlantı kurmak veya koskoca Atatürk Müzesi'ni rakı reklâmına bile açmak mıdır niyet?
Bilmem ki sizi de rahatsız ediyor mu bu "masum görünen" tesadüfler?
Aldatmak veya aldatmamak. Bütün mesele bu!
Geçenlerde hemcinsim bir meslektaşım tarafından, birçok kadın gazeteciye de sorulan şöyle bir soru yöneltildi bana
Haberin Devamı

