Bu duyguyu yıllar önce ilk kez Sakıp Sabancı'nın Los Angeles'ta ve Amerika'nın başka kentlerinde açtığı "Hat" sergisini gördüğümde yaşadım. Büyük kalabalıklar tarafından izleniyor ve izleyenler aralarında hayranlıklarını dile getiriyordu.
Sonra Koç'lar tarafından Paris'te açılan ve Sadberk Hanım Müzesi'nden değerli sanat eserlerinin sergilendiği etkinlik bana aynı gururu yaşattı.
Brüksel'de 2004'ün son aylarında açılan ve gördüğü büyük ilgi nedeniyle Avrupa'nın diğer başkentleri tarafından da talep alan "Analar, Tanrıçalar ve Hanım Sultanlar" sergisine hayran kaldım. Ve tabii, Londra'da yankıları hâlâ süren, binlerce kişi tarafından gezilen Doğuş Grubu'nun ana sponsorluğunu yaptığı "Türkler" sergisi...
Çarşamba gecesi Londra Kraliyet Savaş Müzesi'nde izlediğim "Gelibolu" belgeselinin gala gecesi de benim ve orada bulunan çok sayıdaki Türk'ün göğsünü kabartacak bir etkinlikti. Türkiye'nin diğer ülkelerdeki tanıtımı için gayret sarfeden iş adamlarımıza ve kuruluşlarına büyük teşekkür borçluyuz. Bugüne kadar hep kendi reklamımızı kendi içimizde yapıp dışarda ülkemizin tanıtımı ve anlatımı konusunda bir varlık gösteremediğimize olan inancımız onların sayesinde değişiyor artık.
Nitekim Gelibolu filminin galasında da kalabalık bir İngiliz grup, Doğuş'un hazırladığı kusursuz organizasyonda hem konuk olarak ağırlandılar hem de filmi büyük bir ilgiyle izlediler.
Benim bu belgesel hakkında oldukça fazla bilgim vardı, filmi gören çok sayıda izleyiciyle ve yönetmeni Tolga Örnek'le de konuşmuştum ama Londra'da izleyeceğimi önceden bildiğim için İstanbul'da görmemiştim. Londra Büyükelçimiz Akın Alptuna'nın konuşması ve Tolga Örnek'in "filmin hazırlıklarının bu Müze'de başladığını, onun için de ilk gösteriminin burada yapılmasının çok anlamlı olduğunu" belirttiği, "belgeselin tamamen objektif bir bakış açısıyla çekildiğini" vurguladığı konuşmasından sonra başlayan Gelibolu'yu, doğrusu beklediğimden de başarılı buldum.
Savaşın gerçeği
Bugüne kadar Gelibolu filmine gelen tepkilerin çoğu; belgeselde anlatımların Türkler'den çok İngiliz ve Anzak askerlerinin ağzından ve onların izlenimleriyle yapılmasıydı. Türk tarafına "Biz" değil "Türkler" diyen ve taraflardan herhangi birini "diğerinden daha mağdur" veya "daha haklı" göstermeyen bir metne sadık kalınması, çoğu Türk izleyicide rahatsızlık duygusu yaratmıştı.
Filmi izlerken, itiraf etmeliyim ki bu duyguya zaman zaman ben de kapıldım. Çok önemli bir savaşı, daha da doğrusu Türklerin "en zor, en imkansız bir zamanda köşeye sıkıştırılmalarına rağmen" ülkelerini savunmak için mucize yarattıkları bir savaşı belgelerle, asker mektuplarıyla anlatan önemli bir filmi yüzümüzün akıyla, dünya standartlarında ortaya çıkarmış olmaktan duyduğum haz, zaman zaman "bir şeyler eksik" hissiyle hafifçe gölgelenmedi değil.
Hepimiz biliyoruz ki, diğer ülkelerde izlendiğinde "tarafsız" bulunmayacak bir film hiç de inandırıcı olmaz. Özellikle belgesellerin mümkün olduğunca objektif olması şarttır. Ama "mümkün olduğunca"... Zira "gereğinden fazla objektiflik" de bir tarafa haksızlık gibi algılanabilir. Kimbilir belki İngiliz izleyici tarafından bile...
Sırf Doğu Cephesi'nde Türkler'e saldıran Rus ordularına "Türkiye'yi batıdan sıkıştırarak destek verme" amacıyla İngiltere'nin başlattığı bir savaşta, Türk tarafının mağduriyeti "dikkat çekecek bir üstünlük sağlamadan" biraz daha vurgulanabilirdi.
İnşallah Türkiye hakkındaki belgeseller bu başlangıçla devam edecektir. Onun için Gelibolu'yla ilgili eleştiriler önemli. Yarın devam ederiz...
Huntington Mayıs'ta geliyor...
Gelibolu'nun galası ve gelen grup için hazırlanmış aktiviteler arasına, çok kısa bir sürede yazımı sıkıştırmaya çalışırken Huntington'un Türkiye'deki konferans tarihini 24 Mayıs yerine 24 Nisan olarak yazmışım. Özürlerimle düzeltiyorum. Kalın sağlıcakla...
Bu arada yarından sonra bir iki gün yazımı göremezseniz merak etmeyin olur mu?
Türk'ü Türk'e değil, dünyaya anlatmak!
Bu duyguyu yıllar önce ilk kez Sakıp Sabancı'nın Los Angeles'ta ve Amerika'nın başka kentlerinde açtığı "Hat" sergisini gördüğümde yaşadım
Haberin Devamı

