Bütün yazarlar bayılı neşeli, keyifli, genel konulardan söz etmeye... Çoğu, hafta sonlarını bekler bunun için. Ama öte yanda da hayatın gerçekleri hızla akmaktadır; gazeteciyi her derde çere Marko Paşa gibi gören okurların gözü üstlerindedir, zorunlu oldukları gerçekle, istek duydukları fantezi arasına sıkışır kaklar.Gerçeklerin çoğu ne yazık ki rahatsız edici... Ve VATAN şu sıralarda iki gerçeği; ölüm ve boşanma konularını işleyen son derece ilginç yazı dizileri yayımlıyor. İlgi çekicilik özelliğini "duygulan irrite etmekten, kışkırtmaktan" alan konular bunlar: "her insanın korkusu" ölüm ve "her evlinin korkusu" boşanma...Ötenazi isteyen kadının, arkadaşının ağzından anlatılan hikâyesi, mini etekli doktorun alışmışlıkla gelen ve ölümü gereğinden fazla doğal kabul eden duygusuzluğu, ötenazi gerektirmeyecek hastaların bile bunu istiyor ve uyguluyor olması... Açık söyleyeyim, olanca cesur ve özgür ruhuma rağmen benim için fazla sarsıcı... Tahammül sınırlarını zorlayan bir durum.Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısındaki "Her canlı ölümü tadacaktır" yazısı gibi...Tamam ama bunun bu kadar açık ve acımasız şekilde kafalara çakılması mı gerekiyor?Bir arkadaşın, üstelik en sevilen arkadaşın ötenazisi sırasında yanında olmak, buna dayandığı gibi oturup bir de hikâyesini yazabilmek nasıl bir yürek gerektirir?Siz kabul edilebilir ve sonra oturup yazabilir miydiniz? Duygular bu kadar esnek ve dayanıklı mıdır gerçekten?Böylesi duygu stabilitesine sahip insanları takdir ederim ama ben öyle değilim; okumak bile fazla geliyor bana..."Sıkılmış limon gibi"kadınlarBu nedenle, Türkiye'nin en iyi kadın hakları savunucularından ve aynı zamanda en akıllı kadınlarından biri olan Avukat Canan Arın'ın "Boşanma" konusunda anlattıklarına yoğunlaşmayı tercih ettim.Son derece esprili bir karaktere sahip olan Canan Arın'ın açıklamaları aynı zamanda oldukça eğlendiriciydi... Neredeyse 30 yıl emek verdiği avukatlık mesleğinde müthiş bir birikime sahip olan Arın'ın karşılaştığı inanılmaz boşanma olayları, benzer durumları yaşayan aileler için yardım edici, yol gösterici özelliğe sahip.Erkeklerin "kıskanma" bahanesiyle, ilk yılların romantizmi içinde eşlerinin çalışmasına hangi sözlerle engel olduğunu, günün birinde "sıkılmış limon gibi" kapı önüne konduklarında "Ne yaparsan yap, beni hiç ilgilendirmiyor" sözleriyle nasıl karşılaştıklarını bilmek bütün evli çiftler, özellikle kadınlar için ne kadar önemli."Mal rejimi" geriye yürür mü?Canan Arın bu olayları anlatırken asıl can alıcı noktanın, 2002 yılından önce evlenen kadınların yararlanamayacağı şekilde çıkarılan (Medeni Kanun) Mal Rejimi Yürürlük Maddesi olduğunu söylüyor.Ecevit Hükümeti'nin gece yarısı, milletvekillerinin çoğu Meclis'te değilken çıkardığı bu madde için haklı olarak "Meclis burada kadınlara çok kötü bir oyun oynadı; '2002'den önce evlenmiş olanlar bu rejimi kullanmak istiyorlarsa notere gidip anlaşma imzalasınlar' dedi. Oysa bu mümkün değil, mümkün olmadığını bile bile çıkardılar" diyen Arın hemen arkasından "noter" konusunda eşiyle anlaşmazlık yaşayan ve günlerce dayak yiyerek boşanmaya karar veren kadının davasını anlatmış.Günü kurtarmak için kanun çıkaran ve yeni haksızlıklara kapı açanlar bunlan duymalı. Bu kadar önemli bir madde için bahane olarak "yasaların geriye yürümeyeceği"ni söylemişlerdi. Yürür mü, yürümez mi bunu yarın yazacağım.Mektuplar, mektuplar!O kadar çok konuda "yazmamız için" istek geliyor ki tahmin edemezsiniz. Bunların hepsine değinmek tabii mümkün olamıyor. Çare olarak 'biriktirip toplasam' diyorum arada sırada... İşte son günlerde en fazla mail alan ortak konulardan bazıları:-Yargıtay'a soruyorlar; Adalet ne içindir?Yargıtay'ın "Çocuk bağırmaz, yardım istemezse tecavüze rıza göstermiştir" şeklinde bir karar çıkararak 13 yaşındaki çocuğa tecavüz eden suçluyu serbest bırakması... Şunu söylemek mümkün ki insanlar bunu duyunca adeta çıldırdılar."Hangi kriterlere göre bu karar veriliyor: 3. şahısların çocuklarının başına geldiğinde mi, Yargıtay üyelerinin ailelerinin başına geldiğinde mi?"Aynı soruyu soran çok ve hepsi de "kanunlar adaleti, toplumsal düzeni sağlamak içindir. Devlet, ben kendi hukukumu yaratmayayım diye benim adıma ceza veriyor, sonra da keyfi olarak ceza indirimi yapıyor, af ediyor. Ne hakla?" sorusuyla devam ediyor.İnsanlar, ölüm korkusu ile yetişkinlerin, kadınların bile susturulduğunu bilerek çocuklar için böyle bir karan nasıl verdiklerinin açıklamasını YARGITAY'dan bekliyorlar. Ben de!(Bu karara imza atan üyelerin isimlerini de benden istediklerini bildirmek istiyorum.)-Bedelli askerlik: Aylardır en fazla mektup gelen konuların başında... İşini, gücünü kurmuş veya bir iş bulma şansına kavuşmuş, bazıları aileye karışmış gençler, Hükümet'in bu konuda verdiği sözü tutmasını istiyorlar. Çoğu; "Bize askerlik şubesine kaydınızı yaptırın ki sizleri bilelim dediler, yaptırınca da 'Haydi askere' diye yakamıza yapıştılar" diyor.Hükümet verdiği sözü tutacak mı, yoksa bu bir aldatmaca mıydı?-Ermeni soykırım iddiası: Halâ mektuplar aralıksız sürüyor. Pamuk'un "Sözlerim abartılmış, bu saldırgan ifade bana ait değil" açıklamasına rağmen, hiçbir belgede bulunmayan (ve "asıl abart bu" dedirten) rakamlar vermesi, ayrıca yurt dışında konferanslarda yaptığı konuşmalar, basına açıklamaları büyük bir toplum tepkisi yarattı. Bu arada Orhan Pamuk'un "The Diane Rehm Show"da yaptığı konuşmayı gönderenler bile var. Ermeni soykırım iddiası ile ilgili yazılarıma devam etmemi isteyen okurlarım için yakında tekrar konuya döneceğim.
Bugüne kadar kaç kez "Vurun medyaya" başlıklı yazı yazdığımı hatırlamıyorum. Basına, medyaya saldırı ilk kez olmuyor, hemen her iktidar, hatalarını ortaya çıkaran basına kin duyarak saldırıya geçmiştir Türkiye'de. Ve hemen her kez bu haksız ve yersiz tutum ya anında söyleyenlerin kendisine zarar vermiştir, ya da "kim haklı-kim haksız" düşünmeden "mağduru oynayan siyasetçi"nin yanına geçen halka...Hükümetler basının "kimsenin adamı olmayacağını, aslî görevinin hataları bulmak, uyarmak, eleştirmek, bir anlamda denetlemek ve toplumu olup bitenden haberdar etmek olduğunu" bir türlü öğrenemiyorlar. Basın genellikle iktidarlara bir süre zaman tanıyor, alışana, icraatları oturana kadar bekliyor.Başbakan Tayyip Erdoğan kendisine de verilen uzunca "kredi, hoşgörü" süresinin sonsuza kadar devam edeceğini sanmış olmalı ki, kendi bakanlarının bile şikâyet ettiği, açıkça dile getirdiği "rüşvetin, yolsuzlukların önlenmesi" konusunu gündemde tutan basına öfke ve hakaret yağdırıyor."Kendi özel işleri için bize gelenler yolsuzluk belgeleri varsa çıkarsınlar" diyor.Tabiî bu durumda akla ilk gelen şey, bugün Meclis'te ve hatta hükümette olanlarla ilgili, "dokunulmazlıkların israrla kaldırılmaması" nedeniyle rafa kalkmış olan dosyalar... Sonra yargıya intikal etmiş, basına yansımış olaylar. AKP'lilerin eşine dostuna verilen ve belediyeler tarafından açıklanan ihaleler.Daha ne olsun? Bu olayların sadece bir tanesi, bir başka ülkede hükümetin düşmesine yeterdi. Ayrıca Başbakan "Belge varsa çıkarsınlar" deme hakkına da sahip değildir. Dünyanın dört köşesine, ara vermeden, aile boyu geziler düzenleyeceğine; iktidara gelişlerinin en önemli nedenlerinden biri olan "dürüst siyaset, dürüst yönetim" isteğinin gerçekleşmesi için çalışmak, yolsuzlukları önlemek, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını sağlayarak topluma da güven vermek kendisinin göreviydi.Yolsuzluk belgelerini toplamak basının işi midir? Bu nerede görülmüştür?Köşeye sıkıştıran sorunlar!AKP'den istifa eden Erkan Mumcu "iktidarın, AB'nin istediği yapısal reformları gerçekleştiremeyeceği için erken seçime hazırlandığını" söylüyor. Aslına bakarsanız toplum içinde de "AB rüzgârıyla parti dışından olumlu puan toplayan, söz ettiği 'değişim'i gerçekleştirdiğine inandıran AKP'nin, şimdi işin zor kısmına gelindiği, bundan sonrasına dayanacak donanıma sahip olmadığı için yalpalamaya başladığı" konuşuluyor.Konu yalnızca donanım da değil, AB gerçeğiyle yüz yüze gelince radikal görüşleri yumuşatmak ve laik-demokratik devlet kurallarına uymak zorunda kalan parti yönetiminin ister istemez giderek tabandan uzaklaşması... Bu arada ortaya çıkan "kraldan çok kralcı" radikal görüşlerin parti içinde taraftar bulması... Milletvekillerinin "figüran" rolünden sıkılmış olması. Liderin parti içindeki farklı görüşleri birarada tutamayışı... Kendi grubunda "bizden olanlar", "bizden olmayanlar" ayırımına itirazların had safhaya varışı...Bunlardan da önemlisi toplumun "ekonomi iyi" masallarıyla uyutulmasına rağmen IMF'nin hâlâ yeni bir anlaşma yapmamış olması... Uzun süredir ertelenen anlaşma biraz daha geciktiği takdirde önlenemeyecek problemler çıkma ihtimali...Ve sonuçta bütün bu çözümsüz sorunların kabağı her zamanki gibi "medya"nın başında patlıyor.Ama bunu da kimse yutmuyor. Başbakan Erdoğan, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı'nın da söylediği gibi "Özel işleri için gelen gazeteciler" in isimlerini, bu özel işler konusunda ne cevap (veya ne destek) aldıklarıyla birlikte açıklamak zorunda... Basına "takıntılı" kelimesi için 15 milyar TL. tazminat kesen bir yargı var bu ülkede..."Takıntılı" hakaret ise bütün basını "yolsuzlukla, hükümetten haksız destek, ayırım" istemekle suçlamak nedir?Tekrar başa dönecek olursak; Mumcu'nün açıklamasından sonra öyle görünüyor ki sıkışan AKP, bir 5 yılı daha garantilemek için ülkeye acımayacak ve çok erken bir seçime gidecek.Aylar süren yaz tatilleri, 10'ar 15'er günlük bayram tatilleriyle zaten ağır aksak yürüyen işler bir kez daha tümüyle duracak. Memleket yine aylarca seçim hazırlığına kilitlenecek. Aş, iş bekleyen insanlar yine hava alacak.Eğer toplum olarak bir erken seçime daha (üstelik "Seçim" ve "Partiler" kanunları değişmeden, baraj sorunu halledilmeden) susarsak, CHP ve diğer partileri "böyle bir seçime katılmamaya" ikna etmezsek, hep birlikte sesimizi yükseltmezsek çok yazık olacak.Yeni krizlere şimdiden hazırlanmaya başlayalım!
Televizyon programlarının çoğuna, ekranları kaplayan, gün ve gece boyu yayınlanan birçok dizideki özensizliğe, konuşma bozukluklarına, her fırsatta gösterilen şiddet içerikli davranışlara karşı çıkıyoruz, beğenmiyoruz. Ama bu arada gerçekten büyük bir özenle hazırlanan ve beğeniyle izlenen dizilere de haksızlık etmeyelim.Ben mafyalı, şiddetli, vurdulu kırdılı, depreşir; izledikçe insanın ruh sağlığını bozan, huzursuz hissettiren dizilerle veya filmlerle oldum olası ilgilenmem. İnsan ekranın karşısına ya hoş vakit geçirmek, eğlenmek ya da bilgisini arttırmak için oturmalı. Hele boş zamanı az olan insanlar kesinlikle... Neyse ki bizde de iyi program, kaliteli, kendinize göre seçebileceğiniz dizi tümüyle "yok" değil!İşte rastladıkça karşısından kalkmak istemediğim diziler:* Hayat Bilgisi... Perran Kutman ve çoğu değerli sanatçılardan ve yetenekli gençlerden oluşmuş kadrosu ile bu diziyi başladığı günden beri zevkle izliyorum. Hem yararlı, hem de eğitici bularak... (Birçok sanatçısının olduğu gibi Pakize Suda'nın oyununa bayıldığımı da söylemeden geçemeyeceğim.)* Bir İstanbul Masalı... Zaman içinde ilk başlardaki heyecanı kaybetse de, bir kere başladınız mı bırakmanız mümkün olmayan dizilerden biri. En azından sanatçıların oyun kalitesini izlemek bile zevkli.* Kadın İsterse... Bu dizi başlar başlamaz "bilindik bir konu, sonu belli" gibi eleştiriler aldı ama kim ne derse desin başarılı bir 'sit-com' olarak kalitesini bozmadan devam etti. Cihan Ünal, çoğu haksız ve yıpratıcı bulduğum eleştirilere rağmen kendisini zirveye taşıyan oyun gücünü, komedi tarzı oyunlarda da gayet iyi olduğunu, bu tür dizilere, oyunlara da uyum sağlayacağını Kadın İsterse de kanıtlıyor. Hülya Avşar, tutmayan film ve dizilerden sonra bu sit-com'da belli bir çizgiyi ve sürükleyici rolü yakalamış durumda. Derya Baykal, Kazım Aksar ve Zerrin Sümer'in olağanüstü rahat, sevimli ve başarılı oyunlarını (evin genç kızlarını ve diğer rolleri de unutmayalım) izlemeye doyum olmuyor...Sayısız dizi arasında reytingi nedir bilemem ama bendeki reytingleri çok yüksek. "Comedy Max" kanalında veya yabancı kanallarda görebileceğiniz birçok sit-com'dan daha başarılı.* Cennet Mahallesi... Çingenelerin yaşadığı bir mahalledeki komik olayları anlatan bu diziye de çok seviyorum. Müjdat Gezen, Zeki Alasya, Melek Baykal, Çağla Şikel, Alişan ve diğerleri... Nasıl başarılı, nasıl sempatik bir oyun sergiliyorlar bu kadar olur. "Dizi için bir süre çingenelerin arasında mı yaşadılar acaba" diye düşünüyor insan. Oyun, kostüm, aksesuar, dekor, her şeyiyle kusursuz.İşte tekrarlarını bile aynı zevkle izlediğim 4 dizi... Bizde de istenirse bu kalitenin yakalanabileceğini görmek, sanatçılarımızın alkışa değer performansını izlemek bana gurur veriyor.Demek ki şiddet, silah, küfür, rezalet olmadan da başarılı dizi yapılabiliyormuş. Hepsini kutluyorum.Kuruçeşme Divan'ın ponçikleri!"Ponçik" de nedir demeyin şimdi, benim çocukluğumdan beri bayıldığım marmelatlı poğaçaların adı... Şüphesiz, fark ederek ya da etmeyerek siz de hayatınızın bir döneminde tadına bakmışsınızdır. İçi marmelatlı, üstü pudra şekerli, yerken ağızda eriyen poğaçalar bunlar.Nedense artık pastanelerde rastlayamıyorum. Geçen Pazar kahvaltı (daha doğrusu brunch) için Kuruçeşme Divan'a gittim. Son derece özenti hazırlanmış büfede gözüm önce ponçiklere takıldı, sonra da yanındaki kepekli kruvasanlara... Tadına bakmakla başladım ve başka bir şey yiyemedim. Böyle bir lezzet olamaz.Ben evde "kendin pişir, kendin ye" usulü sevdiğim için fazla dışarı çıkmam ama çıktığımda, özellikle Pazar günleri veya "Anneler Günü" gibi özel günlerde Kuruçeşme Divan'ı tercih ederim.Yemekleri lezzetli, servisi kusursuz, Boğaz manzarası olağanüstü... Bir de ponçikler olunca, daha ne ister insan.İstanbul'daysanız, Pazar brunchlarına da meraklıysanız bir deneyin derim!
Ekrandaki boynu bükük genç kızın gözlerinden yaşlar sicim gibi akıyordu. Kısık sesiyle kurduğu kısa cümleler hıçkırıklarla kesiliyor, devam edecek gücü toplayabilmek için sık sık konuşmasına ara vermek zorunda kalıyordu.Yüzünü -tanınmasın diye- biraz kapatmışlardı ama görebiliyorduk... Uzun süren hastane tedavisini izlettiler önce. Her yeri yara bere içindeydi, ayaklarının üstüne basamıyordu. Saçları kökünden kesilmiş, kafasındaki geniş yarıklara özensizce dikiş atılmıştı."Aynı apartmanda oturuyorduk, önce beni annemden istedi, vermeyince çalıştığım kuaföre gelerek kaçırdı" diye başladı söze. Sonra, yüzünü saklamak ister gibi kafasını iyice öne eğerek devam etti: "Beni arkadaşlarıyla birlikte zorla arabaya bindirip kaçırdılar. Üç ay tecavüz etti. Ağaca bağlayıp copla dövdü. Kerpetenle dişimi ve tırnaklarımı söktü. 'Yapma' diye yalvardım ama dinletemedim."O ağlayarak anlattıkça yanında duran annesi daha da çok ağlıyordu. Birkaç ay önce oğlunu da kaybeden zavallı kadının: "Çocuğumu böyle görmeye yüreğim dayanmıyor artık" diyerek akıttığı gözyaşlarına izleyenlerin yüreğinin dayanması da imkânsızdı."Deşifre" programında bir haftada birkaç kez gösterilen, 15-16 yaşlarındaki F.G.'ye tecavüz eden kişi yakalanmıştı. Tutuklandığında, kendisine soru soranlara tehditler yağdırmakla meşguldü...F.G. uzun süren tedaviden sonra yürüyecek hale gelip hastaneden taburcu edilmişti ama ya derin yaralar açılmış kafasından da beter durumdaki ruhu... Ya hayalleri, ümitleri? Onları kim tedavi edebilecek, geri verebilecekti ona?Önce bunu duyduk. Sonra da Urla'daki Barbaros Çocuk Köyü'nde çoğu kız 16 çocuğun taciz ve tecavüze uğraması nedeniyle açılan davada 20 sanık için 15 yıla kadar hapis cezası istendiğini... Savcının hazırladığı fezlekede, yaşları 4 ile 18 arasında değişen kız ve erkek çocukların dışardan veya Çocuk Köyü içinden gelenlerle rızaen veya rızadışı ilişki kurdukları belirtilmiş."Zorla ırza geçme" yani tecavüzden 10 yıl hapsi istenenler arasında Köy Müdürü'nün oğlu da var. Ama Müdür'ün kendisi, koruma görevinden asıl sorumlu şahıs için sadece "görevi ihmal' den 2 yıl hapis cezası istenmiş.Yargıtay böyle derse...Şimdi, sadece bu iki örneğin ışığında, aynı sıralarda bir başka çocuk tecavüzü ile ilgili olarak Yargıtay'dan çıkan akıl almaz karara bakalım:"Tecavüze uğrayan çocuk bağırmaz ve yaşadıklarını anlatmazsa, tecavüze rıza göstermiş demektir." Yargıtay bu nedenle "bağırmayan çocuğa tecavüz eden sanık için ceza indirimi" istemiş. Ve de, ve de Bursa Ağır Ceza Mahkemesi tecavüz edene "iyi hal indirimi" de yaparak cezasını iyice hafifletmiş. Sanık bir sürü indirimden sonra tahliye edilmiş.Bizden de bu olaylara bakmamız ve Türkiye'de adalet olduğuna inanmamız isteniyor. Çocuk yaştaki kızları kaçırıp üç ay tecavüz eden, en insanlık dışı işkenceleri yapan, 4 yaşındaki çocuklara bile acımayan sapıkların olaylarını izleyeceğiz ve sonra da "bağırmayan çocuk tecavüze rıza göstermiştir" takdirine mi inanacak, anlayış göstereceğiz?O zaman milletçe yeni TCK için ayağa kalkmamızın, kanunlara "çocukta rıza aranmayacağı" maddesinin eklenmesinin, bırakın çocukları yetişkinlere tecavüz suçuna 20-25 yıl ceza getirilmesinin ne anlamı kalıyor?Ben size bir şey söyleyeyim mi; bu korkunç tecavüz olayları Türkiye'nin yüz karasıdır ve toplum olarak ele alınıp devletten kesin çözüm istenmedikçe de asla durdurulamayacaktır.Devlet, kendisine emanet edilen çocukları koruyamadığı gibi suçluları da hak ettikleri şekilde cezalandırmıyor. Cezalandırmadığı gibi çoğu kez teşvik eder şekilde bir görevden alıp diğerine aktarıyor.Yargı "tecavüze uğrayan çocuğun rızası"ndan söz ediyor.Mağdurlar insanlık dışı olayları yaşadıkları gibi bir de teşhir olduğuyla kalıyor.Buna adalet denebilir mi?Denebilirse, o zaman tecavüzlerin neden hızla arttığını ve şiddetini de arttırdığını hiç merak etmeyelim!
Kalıplaşmış cümleler vardır, her hükümet döneminde başbakanların, bakanların ağzından sık sık duyarsınız. Bunların en "favori" olanlarının başında "yolsuzluklara damardan gireceğiz", "yolsuzlukla mücadeleye kararlıyız" cümleleri gelir. Ama her nedense bu damar bir türlü bulunamaz, ülkenin kaynaklan birilerinin cebine akar durur.AKP Hükümeti'nin iktidara gelme nedenlerinin başında halkın dürüst, inandıncı ve denenmemiş bir yönetime olan ihtiyacı geliyordu. Daha önce de aynı ümitle başka partilere sarılmış ve ortada kalmış olan halk "Bir de bunu deneyeyim, dini, inancı dillerinden düşürmediklerine göre belki daha dürüst çalışırlar" demişti. Peki şu ana kadar yolsuzluğun önlenmesi konusunda daha öncekilerden iyi bir noktaya gelindiğini gösteren bir bulgu var mı? Hayır. Aynı hızla, sadece yapanların partisi değişmiş olarak sürüyor.AKP'li bakanlar kendi ağızlarıyla rüşvetin her alanda devam ettiğini, bunun kanıtlarının da ortada olduğunu söylüyorlar.Enerjisinden ilacına, hastanesinden belediyesine, kaçak yapılaşmaya kadar nereye baksanız yolsuzluk almış başını gidiyor. Partililere, siyasetçilerin eşine dostuna dağıtılan ihaleler belediye başkanlarının ağzından anlatılıyor. Bakanlıklardaki yolsuzlukların arkasından AKP milletvekillerinin akrabaları çıkıyor.Kısacası, "AKP yolsuzluğu önleyebildi mi, önleyemedi mi" sorusunun cevabı; "kesinlikle önleyemedi..." Her ne kadar "bunun bir sistem sorunu olduğuna veya yolsuzlukların uluslararası boyutu olduğuna" filân milleti inandırmaya çalışsalar da yiyecek ekmeği için mücadele eden, maddi sıkıntı içindeki bir halkı buna inandıramazlar.Bir yandan eski başbakan ve bakanları Yüce Divan'a gönderirken, bakanlığında yolsuzluk olduğu ortaya çıkan kendi bakanlarını bugüne kadar inatla koruyan AKR bu tutumla kimseyi samimiyetine inandıramaz.İktidara geldiği günden bu yana kendisine binlerce kez hatırlatılan "dokunulmazlıkların kaldırılması"nı. böylelikle kendi siyasetçilerinin de yargı karşısına çıkmasını kabul etmeyen, onların yolsuzluk dosyalarını unutturmaya çalışan bir AKP de kimseyi samimiyetine inandıramaz.Sonuç olarak; bu "yolsuzlukla mücadele edeceğiz, kesinlikle izin verilmeyecektir" laflarını öyle çok duyduk ki hiçbir anlam ifade etmiyor artık, önleyemediklerine ve çaresine de yanaşmadıklarına göre susmayı deneseler nasıl olur?Eurovision'u neden kaybederiz?Bu yıl Eurovision'a katılacak şarkı belirlendiğinden beri tek bîr kişi de çıkıp "İyi bîr şarkı seçildi, kazanma ihtimalimiz var" demedi. Dinleyen herkes, en iyi anlayan müzisyenler dahil "Kesinlikle varlık gösterecek bir parça olmadığını ve hatta sonunculuğa aday olduğunu" söylüyor.Ben parçayı finale kalan diğer şarkılarla birlikte, seçildiği akşam TV'de dinledim ve aynı tepkiyi verdim. Sadece o değil, şarkıların hiç biri Eurovision'a gidecek kalitede değildi.Yanıldığımız nokta şu ki süslü püslü giyinmiş bir grup ve solist, oryantal temalı bir müzik ve göbek danslarıyla varlık göstereceğimizi sanıyoruz. Sadece müzikte değil, Avrupa'ya gönderdiğimiz şov gruplarında da aynı yanılgı var. "Göbek varsa, davul varsa, ney varsa iş tamam" anlayışı.İngiltere'de izlediğim bir gösteride göbek atanların, sahne kenarına gelip alkışla tempo tutarak izleyiciden alkış istediğini bile gördüm. Utanılacak bîr tabloydu.Oysa göbek dansı bizden çok Araplara özgü bir dans. Kalabalık bir grubu çıkarıp yarı çıplak kıyafetlerle dans ettirerek sonsuza kadar göz boyayamayız. Kısacası, yutturamayız.Öte yanda, İngilizce parçalarla katıldığımızda daha iyi sonuç alındığını bile bile yeniden Türkçe şarkıya dönmek, bunda İsrar etmek hangi akla hizmettir? Madem ki birçok ülke İngilizce ile katılıyor, bizim katılmamızda ne mahzur var? Haydi bunu da bir yana bırakalım, seçilen parça silik, solistin sesi yetersiz, yaptığı danslar modası geçmiş ve kötü iken neden göndermekte İsrar ediyoruz?Katılıp da iki yıl başarılı olduktan sonra alt sıralara düşeceğimize hiç katılmamak daha akıllıca değil mi?
Kaç gündür yazacağım, bir türlü sıra gelmedi. Geçen Pazar günü, benim gibi müziği çok seven, klip yayınlayan kanalları sürekli izleyen kızlarım Nazlı ve Yasemin'le TV'nin karşısındaydık.İyi müzik yapan, daha doğrusu müzikten anlayan sanatçıları (ki bunların çoğu enstrüman da çalıyor) ben de hayranlıkla izliyorum. Onları zevkle dinliyorum, konserlerine gidiyorum ama "kötü film" gibi "kötü müziğe" de dayanamıyorum.Bizde ise herkes oyuncu, herkes şarkıcı, herkes yazar olabileceğini sandığı için "kötü"ler az değil. İşin komik tarafı kimse kötü olduğunu kabul etmediği gibi, kötüye kötü demek de kötü bir davranış olarak algılanıyor. Klipleri izlerken, bir gece önce "Zaga"da seyrettiğim görüntülerin de etkisiyle "Acaba TV başına oturmadan önce birer sakinleştirici mi almalıyız" dedim. Benden "çok daha az seçici" olan kızlarım güldüler önce... Bakmakta olduğumuz klip başlıbaşına bir komediydi zaten; bana mı, ona mı güldüklerini anlamadım.Sonra hak verdiler teklifime. Gördüklerimize ancak sakinleştiriciyle katlanılabileceğinde hemfikir olduk.Şöyle bir anlayışa geldi insanlar Türkiye'de; "İsmini duyur da ne olursa olsun. Şöhrete giden yolda her tür kalitesizlik, budalalık, kendini bilmezlik geçerlidir." Durum böyle olunca banyosunda şarkı söyleyebilen herkes şarkıcı, mektup yazabilen herkes yazar, konuşmayı başaran herkes dizi oyuncusu veya sunucu oldu. Türkiye'deki kadar "ünlü"sü bol bir ülke daha yoktur dünyada, inanın. Biz yarattık onları, biz; ben, sen, o, hepimiz... Hayrını(!) da görüyoruz.O şimdi asker...Zaga izlediğim nadir programlardan biridir. Okan Bayülgen'i sevdiğim, zeki bulduğum, TV yeteneğini takdir ettiğim için izlerim Zaga'yı. Saatinin geç olmasına da üzülüyorum bu nedenle... Herneyse, Cumartesi akşamı Hababam Sınıfı'nın erkek sanatçıları ile birlikte filmin bir iki sahnesinde görülen, figüran diyebileceğiniz iki kadın konuk da vardı programda.Bunlardan biri; Tuğba Hanım (soyadını hatırlamıyorum) filmin şarkısını söylermiş meğer;"O şimdi asker, canı neler ister, uykuda Mevlâm beni ona göster" tekerlemesini, saatler boyu poposunu zorlukla örten eteği ile, o popoyu neredeyse kameraya yapıştırarak ve kıvrım kıvrım kıvrılarak 1020 kez filân söyledi. Diğeri ise "Kırmızı Pabuçlar" mı nedir, tek bir şarkıyı birkaç kez... O arada Tuğba Hanım'ın hoplayıp zıplamalarının, abuk konuşmalarının arkası da kesilmiyor.Okan Bayülgen sık sık yaptığı gibi "ti'ye aldı, dalgasını geçti. Şafak Sezerle Peker Açıkahnaçıktan açığa alay ettiler.Ankara'dan bir kadın izleyicinin itiraz ettiği gibi, insan üzülüyor bu aşağılamaya,alaylara tabiî... Ama "haksızlar mı?" diye sorarsanız ona cevap vermek de zor.Şöhret adına her türlü aşağılanmaya razı olan, program program dolaşıp çıplaklığı, seksi malzeme yapanlar zaten bu durumları da önemsemiyorlar.Nasılsa bir gün unutulur...Türkiye'de en büyük rezaletler bile unutulmuyor ve başroldekiler şöhretine şöhret katmıyor mu?Öte yanda genç TV izleyicileri arka arkaya gönderdikleri 'maillerde "Bir şeyler yapın, bıktık artık reytingden başka şey düşünmeyen TV'lerden, saçma programlardan" diyorlar.Özellikle "gelin-kaynana" kavgalarıyla yürütülen reality şovlara tepki çok fazla... Ekranlardan sürekli olarak topluma kavga, husumet pompalandığını, insanların giderek birbirlerine karşı yamyam gibi davranmaya başladığını endişeyle dile getiriyorlar.Gençler endişe içinde, yetişkinlerin ise hâlâ tek derdi var; reyting.Ne kara mizah ama!(Not: "O şimdi asker"in solisti Tuğba Hanım Zaga'dan sonra her gün başka bir programa konuk oldu. Nasıl biliyorlar "iş yapacak" numaraları, nasıl parmaklarında oynatıyorlar milleti değil mi?)
Sıkı bir iletişim var AB ile Türkiye arasında... "Türkiye'den bazı kesimlerle" desek daha mı doğru olur bilmem. Haydi son günlerde olup bitenlere birlikte göz gezdirelim.Türkiye'ye gelen, Fransa'nın AB üe ilgili Delege Bakanı Claudie Haignere "AB barışma ve iyi komşuluk ilişkileri temelinde yükselen bir projedir. Bu barışma sürecinde geçmişte olanlara da bakabilmek gerekir" demiş.Neyi kastediyor dersiniz? Bence Ermeni hikâyesini... Avrupa Konseyi Irkçılık ve Mücadele Komitesi nin yayınladığı son raporda da Türkiye'de azınlıklara kötü muamele yapıldığı belirtilirken Ermeni olaylarının ders kitaplarında yer alması da istenmiş. Bunu bindiğim takside açık olan radyodan duydum dün.Önce "Bakan Haignere'nin iyi komşuluk ilişkileri temelinde yükselen bir proje" lâfına takıldım ben... Söz ettiği "komşuluk" sadece sınır komşuluğu ise, bizden Ermenistan'a giden "iyi niyet grubu"nun (Doğu Konferansı) orada muhatap olduğu düşmanca davranışlara bir bakması gerekiyor. Veya Türkiye iki kez masaya, çözüme davet etmişken bu toplantılardan kaçan tarafın İYl(!) niyetine... Türkiye'nin de böyle tek taraflı uyarı ve baskılara pabuç bırakmayacağını bu hanıma (veya benzer cümleleri tekrarlayan herkese) konuştuğu anda hatırlatması lâzım. Bizim siyasetçiler, liderler o anda gülerek kameralara poz verdiğinden mi nedir, akıllan sonradan başlarına geliyor. Azınlıklara kötü muameleye, Ermeni ve diğer azınlık olaylarının ders kitaplarında anlatılması konusuna gelince...Apo yeniden sahnede!Bu tesadüfler ne ilginç? Bir hafta önce bizim "aydoş"lar ortaya "1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt'ün kesildiği" yalanını atıyorlar, hemen aynı sıralarda bu rapor "hazırlanma ve açıklanma safhasında" oluveriyor. Arkadan, Türkiye'de dün bir anda ortaya çıkıveren PKK-APO yandaşı grupların taşlı, sopalı gösterileri geliyor. Polisin de karışmasıyla, ortalığı Irak'ı aratmayacak bir savaş meydanına çeviriyorlar.Toplantı masalarında "belli yerlere" bağlı mikrofonlar mı var acaba? Yoksa "belli yerlerde" düğmelere filan mı basılıyor?Herneyse, bu konuların "en gerçek haliyle ve belgelerde yer alan rakamlarla" ders kitaplarında yer alması çok iyi olur bence de. En azından, bundan sonraki kuşaklarda birileri, tarih hakkında hiçbir şey bilmediği halde "aydoş"um diye ortalarda dolanıp zarar vermez.Avrupa Konseyi, azınlıklara kötü muamele yapıldığını belirtirken, örneğin Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop Mutafyan'ın Şubat 2001'de Patrikhane adına yaptığı ve:"50 yıllık Patrikhanesi, 2 hastanesi, 57 kilisesi, 58 vakfı, 18 okulu, 17 derneği, 2 spor kulübü, 3 gazetesi, 5 dergisi ve onlarca sivil kurumuyla Türkiye Ermenilerinin yaşam şartlarının gayet iyi olduğunu" anlattığı açıklamayı göz önüne alıyor mu?Ayrıca "iyi komşuluk ilişkileri temelinde yükselen" AB'lerinin (kızdım bak şimdi) Fransa'sı, asla "soykırım" olduğu ispatlanamayacak bir olayı Türkiye ile "iyi ilişkilerini" hiç düşünmeden yasalarına Nazilerin Yahudi soykırımı ile aynı maddeye koyabiliyor? Fransa'da "Türkiye Ermeni soykırımı yapmamıştır" diyeni cezalandırabiliyor?Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş! Karşımıza geçip çifte standartlarıyla bize tavsiyede bulunacaklarına söylediklerini önce kendileri uygulasınlar. "Komplo teorisi" gibi görünebilir ama ABD'nin Kuzey Irak'la, AB'nin ise Ermeni, Kürt, Rum olaylarıyla Türkiye'yi aynı anda köşeye sıkıştırması da bir başka garip tesadüf. Aklımızı başımıza toplayıp doğru adımları doğru zamanda ve birlikte atmadığımız takdirde çok yakında AB'ye değil ama büyük bir problemin içine gireceğimize hiç şüphe yok gibi geliyor bana!
Ermeni olaylarıyla ilgili yazılarıma iki gün önce ara verdim ama telefon ve mektuplar aynı hızla sürüyor. Orhan Pamuk ve destekçisi profesörlerin, doçentlerin kendi ülkelerine karşı yapılan baskının yanında yer alırken, haklılıklarını kanıtlayacak tek bir belge ortaya koyamamış olmaları büyük bir tepkiye (nefret demek istemiyorum ama öyle) neden oldu.Yazılı veya sözlü olarak bize ulaşan okurlar arasında Pamuk için "Elimde bir veya iki kitabı vardı onları da yaktım", "Hayatımda ilk kez kitap yaktım", "yakacağım" veya "Yakacaktım ama yine de yapmadım" diyen çok sayıda insan var.Bunlardan sonuncusu dün sabah beni arayan 80 yaşındaki okurumuz Remziye Sor idi. Ağlamaklı bir sesle:"Amcam 1914'te Sarıkamış'ta gazi oldu, babam İstiklâl Savaşı'nda... Ermenilerin Çınarcık'ta bir camiye Müslüman halkı 'Sizi Yunanlılardan kurtaracağız' diye doldurup hepsini yaktıklarını da orada yaşamış olan babamdan dinledim. Gencecik yeğenim Özkan Ararkan 15 yıl önce Şırnak'ta PKK saldırısında şehit düştü" dedikten sonra şunları söyledi:"Orhan Pamuk'un ailesinde bizler gibi bu vatan için çarpışan hiç kimse yok mu? Hiç mi acı çekmemiş? Çekmediyse olan biteni de mi okumamış. Bende bir kitabı vardı, sobaya attım."Haydi Remziye Hanım 80 yaşında ve fazla duygusal davrandı diyelim ama "kitaplarını yaktığını" söyleyen çok sayıda genç, öğrenci de var. Öyle görünüyor ki "Can güvenliği olmadığı için gelemediğim" dış ülkelerdeki konuşma ve röportajlarında sık sık dile getiren Orhan Pamuk bundan sonra can güvenliği nedeniyle değil ama toplumda yarattığı nefret nedeniyle buralarda eski rahatlığını bulamayacak. İnsanın kendi ülkesinde, kendi toplumunda ve hele de kendisini baş tacı etmiş bir toplumda böyle bir tepki yaratmasından daha acı ne olabilir bilmiyorum. Hangi ödül (Nobel bile olsa) bu kaybı telafi edebilir? Acaba Orhan Pamuk diğer ülkelerde "gerçekleri söylemek adına kendi toplumu tarafından dışlanmayı göze aldı" deneceğine ve bunun da ödül almasını kolaylaştıracağına mı inanıyor?Oysa ortaya 'ispatı olmayan' iddialar atmanın adı olsa olsa "ucuz popülizm gayreti" olabilir, gerçeği söylemek veya kahramanlık değil.Öte yanda, sevgili okurlar lütfen kitapları yakmayın. Bundan sonra evinizde bulundurmak istemiyorsanız bir başkasına verin. 'Almamak' kendi tasarrufunuzdadır ama 'kitap yakmak' bilgiye, emeğe saygısızlıktır.Yazarı Orhan Pamuk bile olsa!Ağaca tırmanmışYine dün telefonda, tarihe çok meraklı olan ünlü beyin cerrahı Dr. Cengiz Aslan önce Ermenilerin isyanları nasıl başlattıklarını, Rusları kendilerine yardım etmek için çağırarak işbirliğiyle illeri nasıl ele geçirdiklerim, köy ve kasabalarda halka yaptıklarını anlattıktan sonra 1987 yılında bir Hac seyahatinde duyduğu gerçek bir öyküyü de anlattı.Prof. İsmet Karaca'nın, 1987'de 90-95 yaşlarında olan babasının;"Ermeniler 11 kardeşimi kestiler, ben ağaca çıkıp saklanarak kurtuldum" dediğini.Yabancı arşivlerde, yabancı yazarlar, diplomatlar tarafından anlatılan buna benzer çok olay var.Kesinlikle bir "soykırım"dan söz edilemeyeceğini, çoğu kez saldırılar karşısında "meşru müdafaa" bile yapılamadığını, yapıldığında ise kayıpların her iki tarafta da olduğunu anlatan...Karşı fikirde olanlar, hele "Türkler'in 1 milyon Ermeni'yi kestiğini" iddia edenler dayandıkları belgeleri açıklamaya hazırlanıyorlar mı acaba? Yoksa onlar da masadan kaçmayı ve sadece lâf salatasıyla kafa bulandırmayı mı yeğliyorlar?"Töre anketinin şok sonucu"Töreye karşı gelen öldürülür" sonucunun çıktığı Güneydoğu anketini bu başlıkla vermişti VATAN iki gün önce... Kadının namusunun baba ve ağabeylerden sorulduğunu, cezasını ise hukukun değil onların vermesi gerektiğini söylüyordu ankete katılanların çoğu.Türkiye'de bu anlayış Güneydoğu ile sınırlı değil ne yazık ki, İstanbul'da işlenen töre cinayetlerinde de aynı başlangıç noktasına geliniyor. Olay araştırılınca altından bu anlayış çıkıyor. Çünkü göçler sonunda Doğu ve Güneydoğu büyük illere de taşındı. Aslına bakarsanız eğitimli insanların, hukukçuların arasında da kadına bakış açısı bundan farksız olan çok insan var.Buradaki asıl soru ve sorun ise "deprem" konusundan farklı değil: Devlet çözüm bulmak, bu anlayışı değiştirmek için ne yaptı? Ne yapıyor, ne düşünüyor? Halkının sosyal konulardaki eğitimine nasıl bir katkı sağlıyor?Devlet, TV'leri Türkiye'deki çağdışı olaylara çözüm getirmek, insanları eğitmek için kullanmadığı gibi yeni ceza kanunlarını, cinayet ve tecavüz gibi suçlara getirilen ölümden beter cezaları anlatmak için de kullanmıyor. Oysa bir yandan TRT bütün kanallarıyla bu konularda eğitim programı yaparken, bir yandan da özel kanallardan eğitim saati alabilir. Milletin paralan bir sürü gereksiz işe dökülüp saçılıyor da en gerekli konuya mı kullanılmayacak?Bunlar yapılmadığı için, hiç kimsenin yeni yasalardan haberi yok. Böyle giderse, suçlarda devletin de payı olduğuna inanmak yanlış olmayacak.