Belediyelerde eşe dosta, akrabaya partiliye peşkeş çekilen ihaleleri, "Bu arkadaşımızı kollayın" diyerek belediye başkanlarına gösterilen yalanları duymaya, hakkımızın bu şekilde sorumsuzca yendiğini görmeye ve hepsine susup sineye çekmeye alıştırıldık. Bunları dün de yazdım biliyorsunuz.Sonunda da 'Biz de bir şirket kursak, oradan buradan ağaç toplayıp ihalelere girsek, şu 150-200 milyarlık ihalelerinizden verir misiniz' diye sordum. Öyle ya, eğer vatandaşlar eşit haklara sahip ise ve bu ihaleler "en düşük fiyatı o verdi" diye istenen isme dağıtılabiliyorsa bize de versinler. Herkesin özel ilgiye, kollanmaya ihtiyacı var. Hepimiz çocuk filân okutuyoruz. Malûm, okul fiyatları, kurs ücretleri aldı başını gidiyor.Ama yook öyle, burası Türkiye. Önce partiye kaydolacak, genel başkanın gözüne gireceksin. Bakalım kollanmaya lâyık mısın bir anlayacaklar.Belediyeler tek kollama merciî değil tabii... Devlet kurum ve kuruluşları, devletin finanse ettiği TV kanallarını da unutmamak lâzım.Meselâ STAR televizyonu. Şu anda TRT'den farkı yok bir konumda kendileri. "Devamı" devlet tarafından sağlanıyor, elden çıkarmakta, satmakta ne kadar gecikilirse o kadar "yararlı"... Birilerine...Daha geçenlerde 'Star Televizyonu'nun pahalı programlar yapmaya, günde 10-15 milyar vererek program hazırlatmaya, sunucularına program başına 15-20 milyar ödemeye hakkı var mı?' diye sormuştum... Az söylemişim.İmparatorumuz İbrahim Tatlıses'in eski hayat arkadaşı Derya Tuna, anlaşma yaptığı STAR'dan tam 50 milyar TL (50 bin YTL) aylık alacakmış. Onlar önce 30 bin YTL teklif etmişler ama barışmalarının üzerine İmparator "50 bin YTL vermezseniz, ben de izin vermem" deyince 50 bin YTLye çıkarmışlar.Şamar oğlanı millet!Biz ise burada çöpten kâğıt toplayarak geçinmeye çalışan işsiz üniversite mezunlarının, okulu başarıyla bitirdikleri halde işe alınmak için yeniden kültür sınavına sokulan ve ağlaşan genç öğretmenlerin, beş para almadan avukatlık stajı için çalışan avukatların, iki üç dil bilen, iki üniversite bitirmiş olmasına rağmen yoksulluk sının altında yasayan gençlerin hakkını aramakla, kitapsız, masasız okullara malzeme toplamakla meşgulüz.Bu milleti "vur ağzına al lokmasını" budalalar yerine koyma, onların parası ile sırf ünlülerin karısı veya sevgilisi olduğu için birilerine 50 milyar aylıklar verme hakkını kimden aldıklarını STAR yöneticileri açıklamak zorundadır.TMSF denetiminde olan, devlet tarafından finanse edilen bir kanalda böyle bir özgürlükleri yoktur.STAR'ın, hangi özelliği (üstün eğitim, üstün yetenek, üstün kültür, üstün konuşma özelliği vb. vb. ???) nedeniyle Derya Tuna'ya bu maaşı verdiğini açıklamasını bekliyoruz. Şu ya da bu şekilde şöhret kazanmış isimlere kucak dolusu paralar ödenerek yaptırılan, birbirinin aynı abuk programlardan izleyiciye gına gelmişken, milletin cebinden ne hakla bir yenisine akıl almaz paralar ödeniyor, bunu bilmek her vatandaşın hakkıdır.Karşınızdaki millet 'şamar oğlanı' olmaktan bıktı artık!''Vatan haini''!Gazeteciyseniz eğer, görevinizi inandığınız şekilde yaparken bir anda "vatan haini" oluvermeniz işten bile değildir. Siz olanca iyi niyetinizle çalışmış olsanız bile farklı görüşteki meslektaşlarınız için anlamı yoktur bunun... Onlar gibi düşünmüyorsanız vatan hainisinizdir, o kadar!Irak savaşı öncesinde "Aktif olarak savaşa katılmayalım ama ABD'nin Türkiye topraklarından geçmesine izin verelim ki sonradan gelişmelerde seyirci durumuna düşmeyelim ve ayrıca belki böylelikle 'nasılsa önlenemeyecek' savaşın daha kısa sürmesi ve daha az can kaybı olması da sağlanabilir" dediğimiz için "vatan haini" olduğumuzda da sesimizi kesip oturduk, söylenecek bir şey yoktu.Şimdi ise, Kerkük'te Kürt grupların egemen olması, silahlı adamlarını bölgeye yığması, Türkmenler'i azınlık sayması gibi gelişmelere dinlenmeyen ültimatomlar yağdırıp duruyor Türkiye.Irak'ta ABD ile birlikte söz sahibi olma fırsatını kaçırdığı için kendi söyleyip kendi dinliyor.O zaman savaşa katılmadan, Irak çevresindeki Arap ülkeleri gibi sadece "geçişe izin vererek, sınırlarını kullandırarak" bunları engelleyebilirdi, şimdi ise savaşa girmek zorunda kalacak...ABD Dışişleri Bakanı, Irak'taki direniş için bile açıkça "Türkiye'yi suçladıklarını" söyledi.Farklı fikirlere saygı göstermeyerek bol keseden "vatan haini" etiketi dağıtanlar ne düşünüyorlar acaba?
Türk Tarih Kurumu Başkanı'nın "Ailesi de istemiyor, Latife Hanım'ın anıları yayınlanmayacak" demesiyle bir süredir tartışmakta olduğumuz konu kapandı ama kapanırken söylenecekler var.Bazı meslektaşlarımız Latife Hanım'ın Atatürk'le evliliği hakkındaki notlan ve mektuplarının açıklanmasına neden karşı çıkıldığını anlamadıklarını belirtir, TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun "Atatürk'ün anılarında utanılacak ne olabilir ki" sözlerini kendi görüşleri gibi yansıtır ve tekrarlarken karşı çıkanları da "Kemalist çevreden olanlar" şeklinde tarif ettiler.Ne kadar yüzeysel, ne kadar kolaycılığa kaçan ve gerekeni yapan meslektaşlarını kendilerine göre sınıflayıveren bir yaklaşım...Oysa bu meslektaşlarımız biliyorlar ki konu Atatürk değil de kendileri olsaydı, bugün o anıların yayınlanmasını haksız ve yasalara da aykırı görenler onların anılan için de aynı çabayı gösterirlerdi. Nitekim bir sanatçının özel görüntülerini kasete kaydeden ve ortada dolaştıranlar için de aynı tepki gösterilmiş, yapılan "özel yaşama saldırı" olarak değerlendirilmiş, o sanatçıya medya ve halk arka çıkmıştı.Birkaç kez tekrarladığım gibi; ilgili kanunlar, iki insan arasında yaşanan ilişkiler üzerinde iki tarafın da eşit haklan olduğu gerekçesiyle ve hukukta insanların "sır alanı" diye bir tanım bulunduğu için, o ilişkiye ait bilgi ve belgelerin yayınlanmasını yasaklıyor. Hele taraflar hayatta değilse, görüşleri alınamıyorsa bu bilgi ve belgelerin açıklanması tümüyle imkânsız. Buna uyulmadığı takdirde, bizde örnekleri görüldüğü gibi, her isteyenin her istediğine, her istediğini "anı" adı altında yapması ve onların sırtından para kazanması da gayet kolay olacaktır.Yani TTK Başkanı Halaçoğlu'nun; "Eğer ailesi isterse yayınlanabilir" veya "aile istemediği için açıklanamaz" sözleri de yanlış ve geçersizdir. Söz konusu kişilerin kendileri, tarafların ikisi birden onaylamadığı takdirde yayınlanamaz. Kısacası... Atatürk ve Latife Hanım'ın özel anılarının, mektuplarının açıklanmasına karşı çıkmak için bir ideolojiyi benimsemiş olmak filân gerekmiyor.İnsan olmak, insan haklarına saygı duymak yeterli. Ama tabiî üstüne bir de "kendisine parçalanmış bir İmparatorluk yerine özgür, demokratik, güçlü bir Türkiye" bırakanlara saygı duyuluyorsa (ki biz duyuyoruz) diyecek bir şeyleri olamaz herhalde...Kolaycılığa kaçmadan önce, hiç değilse 'aydın' olanların biraz düşünmesi gerekiyor.Biz de ihale istiyoruz?Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ve Kadıköy Belediye Başkanı Selâmi Öztürk'ün, CHP istanbul İl Başkanı Şinasi Öktem'in aile şirketine ihaleler vermiş olduğu haberi neden bizi yeterince sarsmadı?CHP Genel Başkanı Baykal in Özel Kalem Müdürü Nesrin Baytok'un eşine ait firma da ihale "kazanmış". O da fazla etkilemedi bizi, neden acaba?Ağlanacak bir nedeni var bunların; alıştık artık. Belediyelerin kendi partilerine, eşe dosta ihale paylaştırmasına ve üstüne üstlük sırf ihale dağıtabilmek için "bol ödemeli yeni inşaatlar" yaratmalarına da alıştık. Her belediye döneminde tekrar tekrar sökülüp değiştirilen kaldırım taşları, otobüs durakları, her köşeye açılan havuz, çeşme, köprü, bahçe, dikilip, dikilip çürütülen ve yeniden dikilen binlerce ağaç, çiçek vs. sayesinde ne 'yeni zengin'ler türedi bu memlekette.Bir belediyeyi ele geçirip de milletin parasını kendine, yakınlarına akıtmayan parti, neredeyse olmadı. AKP Hükümeti'nin de, belediyelerden kalan dosyaları beklettiğini, bu nedenle dokunulmazlıkları kaldırmaya yanaşmadığını bilmeyen var mı?Yolsuzluğa, haksızlığa alıştırdılar bizi, ne acıdır ki onun için şaşırmıyoruz artık... Hiçbir yolsuzluğa, hiçbir rezalete tepki vermiyoruz. Bunları yapanlar için manşetler atılıyor: "Halk adamı bilmem kim...""Fakir halkın yer sofrasında iftar açtı..." "Gönülleri fethetti..."Bizde gönüller kolay fethedilir, yolsuzluklar, ihale haksızlıkları kolay unutulur. Boşverin onun için... CHP de yapmış; bir fazla, bir eksik ne farkeder?Sahi; Selâmi Öztürk, Şinasi Öktem'in aile şirketinden 2002 ve 2003'te 140 milyarlık ağaç aldıklarını söylüyor; nereye ekmişler bu ağaçlan onu da söylese keşke, gidip görmek istiyorum da!Aa, bir de şu var; Ben de bir şirket kurup ihaleye girsem bir sonraki ağaç alımını benim şirketten yaparlar mı acaba?
Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun Atatürk ve Latife Hanım'ın evliliği ile ilgili özel belgeleri, mektupları açıklayacağını söylemesi üzerine dün yazdığım "Bu ne yetki Yusuf Bey" başlıklı yazıma cevap geldi.Halaçoğlu'nun, bu konuda en yetkili hukukçuların; "Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu'na göre evli bir çiftin özel belgeleri (hele hayatta değillerse) açıklanamaz" demesine, Latife Hanım'ın mirasçılarının da karşı çıkmasına rağmen, devletin bugüne kadar özel kasalarda özenle sakladığı belgeleri, mektupları, sadece Tarih Kurumu Müdürü olduğu için açıklama yetkisinin olmadığı ortadadır.Bunu bilmesine rağmen bazı gazetelere "Atatürk'ün yazdığı aşk mektubundan etkilendiğini" söylemesi, okuduğunu bildirmesi bile görevi kötüye kullanmak, yetkilerini aşmak anlamına gelir. Okumakla yetinmeyip bir de açıklayacağını söylemesi ise yetkilerini adamakıllı aşmaktır.Özürü kabahatinden büyük!Açıklayacağı yazıldıktan ve doğal olarak, "tek başına böyle bir karar veremeyeceği için" tepkilerle karşılaştıktan sonra Yusuf Bey çıkıp bu kez de basına "özrü kabahatinden büyük" yeni bir açıklama yapıyor ve:"Büyük Atatürk'ün utanılacak neyi olabilir? Ben utanılacak bir şey bilmiyorum. Arşivi görmeden nasıl böyle fikir yürütebiliyorlar" diyor.Sonra da AÇIKLANAMAYACAK 3 belge türünü, devlet arşivinin kuralları olarak söylüyor ki bunlar arasında "Kişisel bilgilere ilişkin belgeler" de var.Tabiî önce hemen 'Madem ki başkanı olduğunuz devlet arşivinin kurallarını bu kadar iyi biliyorsunuz, açıklayacağınızı neden söylüyorsunuz' diye sormak mümkün. Sonrada şunu söylemek:'Elbette Atatürk'ün utanılacak bir şeyi olmadığına hepimiz inanıyoruz.Ama çok özel bilgi ve belgeler buna rağmen açıklanamaz diyoruz.'Ayrıca Mustafa Kemal, tüm yaşamını milletine adamış bir kahraman olmakla birlikte hayatı seven, keyifle yaşayan bir insandı. Türk insanına özgürlüğü armağan eden uzun mücadelesi sırasında hayatı her boyutuyla yaşamayı da başarması ancak takdir edilebilir. Belki onun da sırlan vardı, kendinden başka kimi ilgilendirir?Bugün, ona zarar vereceğini sandıklan özel bilgilerin peşine düşenler, o olmasaydı şu anda nerede ve nasıl bir yaşamın içinde olacaklarını arada bir hatırlasalar iyi olur.Mektup!Şimdi, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'ndan gelen maili veriyorum: "Sayın Mengi, Öncelikle iyi günler diliyorum. Latife Hanım'la ilgili belgelerin açıklanması konusunda, her defasında 'ailenin onayı olmadan bir açıklama yapamayacağımı' belirttim. Belgeleri de kendime saklamak gibi bir düşüncem yok. Atatürk'ün manevi şahsiyetini zedeleyecek herhangi bir girişime müsade etmem mümkün değildir. Hele hele Türk Tarih Kurumu Başkanı olarak. Saygılarımla...Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu Türk Tarih Kurumu Başkanı"Bir tek eksiği vurgulamak istiyorum; Latife Hanım ve Atatürk'ün özel yaşamlanyla ilgili bilgi ve belgelerin açıklanması yönünde bir istekleri, vasiyetleri olmadığına, Latife Hanım'ın yaşadığı sürece bu bilgileri kimseye vermemiş ve konuşmamış olduğu bilindiğine göre aslında bu izni vermeye hiç kimsenin hakkı yoktur.Türk milletinin birliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri olan Atatürk sevgisine, buna bağlı olarak mücadele, ilke ve devrimlerine zarar vermemek aydınların ve devletin sorumluluğundadır.Prof. Halaçoğlu'na açıklaması için teşekkür ediyorum.Altın kalpler!Bir Arena programında konuşan, gerçekten içler acısı durumdaki Yurtbank mağdurları arasında bulunan depremzede dede Resul Varlı ile ilgili yazımı hatırlayacaksınız.Hani üç ayda bir 150 milyon TL. aldığını ve cebinde "bir ay geçirmek için" 12 milyon lirası kaldığını söyleyen dede... Onları görünce ben de hemen yardım isteğine kapılıyorum ama tek başıma yetişemiyorum, bunu yazmıştım. Hemen duyarlı okurlarımdan dedenin adresini, telefonunu soran 'mail'ler geldi. İsminin açıklanmasını istemediği için vermiyorum, İstanbullu bir kadın okurum her ay düzenli bir ödeme yapabileceğini bildirerek bu ay için 100 doları Resul Varlı'ya, dekontunun fotokopisini de bana gönderdi.Bu altın kalpli insanlara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Resul Bey de, bayram arifesinde parayı alır almaz gönderdiği mektupta "Allah sizlerden razı olsun. Siz beni sevindirdiniz Allah da sizleri sevindirsin" diyor.Ne mutlu bu dualardan pay alan herkese... Ne mutlu yardımsever insanlara!(Resul Varlı'ya ulaşmak isteyenler için Tel: 0536-544 53 46 -Aliye Baykara)
Yakında aynen bu olayların başlatılacağını, "Latife Hanım'ın anılarını yayınlıyoruz" diyerek Atatürk'ün manevî şahsiyetini zedelemeye çalışacaklarını adım gibi biliyordum.Akla hayale gelmez dedikodular, anıların yayınlanacağı iddia edilen tarihten çok önce fısıltı gazetesinde yol almaya başlamıştı. 18 Ocak tarihinde "Latife Hanım'ın günlüğü" başlıklı yazımı bu nedenle yazdım. O yazıdan kısa bir bölümü hatırlayalım:Terk edilmiş bir kadının hatıralarında intikam duygusunun ve başka olumsuz tepkilerin yer almayacağına kim emin olabilir?Çıkardığı ve Atatürk'ün isyanıyla sonuçlanan her kavgada, kendisini ailesinin evine gönderdiğinde yalvararak araya Salih Bozok'u koyup geri dönen, döner dönmez aynı tartşmaları sürdüren Latife Hanım'ın kıskançlıkla çıkardığı olayları, yine kıskançlıkla; Mustafa Kemal'i görmek için gelen Fikriye'yi köşkün kapısından kovduruşunu ve Fikriye'nin bu nedenle intihar ettiğini bilirken, bu yapıdaki bir insanın doğru bir durum analizi yapabileceğine veya olayların gerçek yüzünü anlatmayı başaracağına inanabilir miyiz?'Hukukçular diyor kiBunları yazdıktan sonra; 'Mustafa Kemal'in doğrulama-yalanlama imkânı bulunmayan, özel yaşamına dair bilgilere "halka mal olmuş" bahanesiyle dalmanın yanlışlığından ve üstelik tek taraflı olarak duyacaklarımızdan fena halde yanılma ihtimalinden' söz etmişim.Ertesi gün, 19 Ocak'ta ise okurlardan ve hukukçulardan gelen çok sayıda mail ve telefonlardan birini "kişilik hakları ve hukuk" konusunda uzman, değerli hukukçu Prof. Dr. Safa Reisoğlu'nun "İlgili bütün kanunlarda şahsiyetin korunmasına ilişkin özel hükümler olduğunu, bu tür yayınların durdurulabileceğini, evliliği paylaşan kişilerin 'anılar' üzerinde eşit haklara sahip olduğunu, taraflar hayatta olmadığı için bunların yayınlanamayacağını" belirttiği telefon konuşmasını anlatmıştım. Konuyla ilgili, 25 Ocak'ta yayımlanan "Profesör Latife Hanım'ın mektuplarından ne istiyor" başlıklı yazımın sonunda ise Türk Tarih Kurumu'nun. Cumhurbaşkanı Sezer "Atatürk Müzesi'ne koyacağız" diyerek istediğinde Latife Hanım'ın belgelerini vermeyişinin doğru karar olduğunu söylemiştim. (Meğer kendine saklarmış!) Her üç yazıda da bu kadar özel belgelerin tarihe değil sadece Atatürk düşmanlarına ve dedikoduculara ışık tutacağı belirtilmişti. Ve o yazıların amacı da bu istismarın önceden alınacak tedbirlerle önlenmesiydi.Şimdi ise Emin Çölaşan'ın dünkü yazısından öğreniyoruz ki, Kurum Başkanı Yusuf Halaçoğlu mahkeme kararıyla mühürlenen ve kasaya konan belgeleri kendisi okuduğu gibi "yarın açıklayacağım" diye tutturmuş.Gücünüz yetmez!Her konuda, her alandaki başıboşluk ve sorumsuzluk burada da kendini göstermese şaşardık zaten. Ama bu kez konu Atatürk! Eğer mahkeme kararıyla kaldırılmış, tek taraflı ve onun aleyhinde olan bir takım bilgiler bu beyefendi (nasıl oluyor da kendinde böyle bir yetki görüyor bilinmez) tarafından alelacele açıklanırsa, buna engel olunmazsa yalnız kendisi değil durdurmayanlar da suça ortak sayılırlar. Altından da kolay kolay kalkamazlar.Malûm, Türk milletinin güç ve birlik kaynağı olan Atatürk'e zarar vermek birilerinin mutlaka işine gelecektir.Ama o kadar kolay değil. Ayrıca... Ne açıklarlarsa açıklasınlar bu milletin Atatürk sevgisi asla bitmeyecek. İyi bilsinler!İstanbul'a dikkat!Güney Asya'da deprem olur olmaz bizim uzmanlar "O fay hattının Türkiye ile bir ilgisi olmadığı" konusunda yorum yarışına girdiler. Her zaman yapıldığı gibi "Aman halk telaşlanmasın, bir tatsızlık çıkmasın" anlayışı sürdürüldü.Biz, siyasilerimizin buyurduğu "vicdansız", "ABD güdümlüsü" basın da "gerçeği söyleyin, iyice araştırın, siz böyle derken yabancı uzmanlar yakında büyük deprem olacağından söz ediyor" dedikçe onlar yalanladılar.Kandilli Rasathanesi'nde 1 Şubat'ta yapılan "depremlerin uydu teknolojisi ile izlenmesi" konulu konferansta Prof. John Rundle "Yalova ve Kumburgaz'da iki sıcak fay hattı bulunduğunu" söyleyerek "İstanbul'a dikkat edilmesi gerektiğini" vurgulamış. Bu arada Türkiye'nin birçok köşesinde uzmanların şimdi, şimdi nihayet "Güney Asya ile bağlantılı olabileceğini" belirttikleri depremler kendini göstermeye devam ediyor.Peki bütün bu gelişmelere rağmen 'vicdansız basın'ın "Ne önlem aldınız" sorularına neden hâlâ cevap verilmiyor merak etmiyor musunuz?Büyükşehir Belediyesi ve Valilik İstanbul'un neresinde, ne gibi güçlendirme çalışmaları yapıldığını, kısacası İstanbul'a nasıl dikkat edeceklerini açıklamak zorundalar. Bekliyoruz!
Michael Jackson'ın çocuk tacizinden yargılanmasına başlandı. Tacizde bulunduğu kesinleştiği takdirde 20 yıl hapis cezası alacağı söyleniyor. Ve dikkatinizi çekerim söz konusu kişi Michael Jackson. Müziğiyle dünyayı sarsan, milyonlarca dolarlık servete ve milyonlarca hayrana sahip dünya çapında bir sanatçı...Ama cezasını alırken ne bunlar sonucu etkileyebilecek, ne de Amerika'nın gururu bir sanatçı oluşu...İki gün önce de ABD'de, yaptıkları şiddet içerikli çizimler nedeniyle tutuklanan 9-10 yaşlarındaki okul öğrencilerini ve rayların üzerine aracını bırakarak kazaya neden olduğu için idama mahkûm edilen genci yazmış ve "Adalet hangisi, bizimki mi, onlarınki mi?" sorusunu sormuştum.Bekir Coşkun dünkü yazısında cezaevlerinden tahliye edilen "12 bin kişiden fazla hırsız-katil ve terörist" den söz ediyor, bunlar arasında terör örgütü elemanları, Sivas Davası, Uğur Mumcu-Ahmet Taner Kışlalı davalarının sanıkları, kapkaççı, katil suçlularının olduğunu anlatıyordu.Sayın Coşkun bu affa itiraz etmekte yerden göğe kadar haklıydı ama bu kez (onun yazılarında nadir rastlanır) haksız olduğu bir konu da vardı; medyanın "bu ne rezalet" sorusunu iktidara sormadığı, tepki göstermediği ve aslındamedyanın "Rahşan affı"na da Ecevitler iktidardan uzaklaşana kadar tepki göstermemiş olduğu...Haksız bu noktada... Medya "Rahşan affı na Ecevitler iktidardayken gereken tepkiyi gösterdi. Yalnız medya değil, halk da gösterdi ama dinleyen olmadı. Onlar 'üç kafadar' kararlarını verdiler ve uyguladılar. Zaten siyaset sahnesinden silinme nedenlerinder biri de bu karar oldu. Millet, bugün hâlâ mağduru olduğu sokaklara salınmış suçlular hatasını affetmedi.Siyasi vurdumduymazlık!Biz Türkler'in en önemli kusurlarının başında hepimizin bildiği gibi hafıza zayıflığı geliyor. Ve tabii bunun yanında "nasıl olsa kabul ettireceğini, yutturacağını sanma" yanılgısı. Bu ikisi birleşince bugünkü iktidar da çekinmeden aynı hataya düşüyor. Çekinmeden... Onların sonunu paylaşmaktan korkmadan... Neden korkmuyor? Çünkü bizim saf millerimize birkaç kahramanca konuşma, birkaç "vatan-millet-Sakarya" edebiyatı büyük ve affedilmez hataları unutturabiliyor.Yeni 'Af'fa gelince...12 bin suçlunun, daha TCK'nın uygulamaya gireceği Nisan ayı gelmeden alelacele salıverildiği topluma duyurulmadı. Yasalardaki olumlu, iyileştirici hükümlerin tüm nüfusa eşit şekilde uygulanması gerekirken kadınların yansını (yasadan önce evlenmiş diyerek) mahrum bıraktıkları Medeni Kanun'un, Ecevit Hükümeti tarafından gece yarısı emrivaki ile Medis'ten geçirilmesi gibi bunlar da sessiz sedasız işi hallediverdiler.Medeni Kanun'un (bütün diğer ülkelerde tüm nüfusa uygulanmasına rağmen) geriye doğru işlemediğini söylüyorlar ama Ceza Kanunu yürürlüğe girmeden işleyebiliyor. Üstelik yeni kanunlarda suçlara verilecek cezaların azaltıldığı değil aksine ağırlaştırıldığı bilinmesine rağmen nasıl oluyor da katili, teröristi, hırsızı; 12 bin kişi birden serbest bırakılıyor? Ayrıca 'Madem ki yeni ceza kanunlarını şimdiden uygulayabiliyorsunuz haydi çocuk tecavüzcülerine de uygulayın' deseniz "ama yasalar daha yürürlüğe girmedi" cevabını alıyorsunuz. Bu nasıl adalettir?Açıkça anlaşılıyor ki, kendi depremzedeleri aç ve açıktayken Güney Asya'yı ziyarete gidenler döneminde de bu millet adaleti mumla arayacak.Yakın mumlarınızı, çıkalım sokaklara... Başka çare kalmadı!Konunun özeti!Güler misin, ağlar mısın kararsızlığı yaşamımızın her gününde karşımıza çıkıyor, kaçmak imkânsız. Buyrun sonuncuyu paylaşalım; CHP'de Olağanüstü Kurultay'ın ardından 'olağanüstü hal' dönemi başlıyormuş (teröristler birilerinin arazisine(!) girdiler ya, haklı CHP..) Haber şöyle; "Genel Başkan Deniz Baykal DSP'nin eski lideri Bülent Ecevit modelini benimsedi. Partide muhalif hiçbir sese yaşam şansı tanınmayacak."Şimdi de hep birlikte tekrarlayalım: Güler misin, ağlar mısın?.. Benim gözümden her iki durumda da yaşlar geliyor Allah sizi inandırsın. Ayol insan "sonu iyi olan bir örneği" benimser değil mi? Bu model nedeniyle ve bu modelden dolayı hatalarını kimse eleştiremediği için uzun siyasi yaşamı başarısızlıkla, partisini sıfırlamakla noktalanmış bir lider örnek alınır mı?"Olmaz, olmaz deme, 'olmaz' olmaz" da söylenmiş bir lâftır. Demek her şey olabiliyor gerçekten. 'Yeni modeliniz hayırlı olsun' demekten başka ne gelir elden?
İki gün önce, Urla'da "örnek çocuk köyü" olarak açılmış olan Barbaros Çocuk Köyü'ndeki taciz-tecavüz olaylarını yazarken bir ihtimalden söz etmiştim. Eğer bu köy örnek alınırsa gelecekte bazı Uzakdoğu ülkelerinde olduğu gibi bizde de yeni bir seks ticareti alanı gelişmesi ihtimalinden. Çocuk seksi ticareti! Dehşeti düşünebiliyor musunuz? Olay açıklığa kavuştukça bu ihtimalin gerçeğe dönüşmesinin pek de zor ve uzak olmadığı görülüyor.O yazıda çocuklara, hele 'kendilerine emanet edilmiş kimsesiz çocuklara el uzatanlara, onların bedenini ve ruhunu kirletenlere insan denemeyeceğini' de söylemiştim. Bir "pedofili"den gelen mektupta "çocuklara yönelik tacizler nedeniyle pedofilileri aşağılayıcı sözler sarf edilmemesi gerektiği" belirtilerek, "iki kişinin nzası ile yapılmış bir ilişkiye kimsenin müdahale hakkının olmadığı" iddia ediliyor.Pedofili hastalıktırAslına bakarsanız, Türk Ceza Kanunu'nun değişme aşamasında "çocuklara tecavüze ceza verilirken çocukların rızası olup olmadığı araştırılsın" diyen profesörleri, uzman(!)ları gördükten sonra bu sözleri de doğal karşılamak gerekiyor. Oysa gerçekte ne o teklif doğaldı, ne de bu düşünce.Öncelikle şunu hatırlayalım ki pedofili kelimesinin karşılığı "çocuk sevici" demektir. Tabiî şefkatle sevmeyi değil cinsel duyguları anlatan bir tanım bu. Adı üstünde, çocuk ise irade sahibi bir yetişkin değildir. Yani burada iki yetişkinin, iki "eşit'in ilişkisinden söz edilmiyor, yetişkinin çocuğu zorlaması veya kandırması söz konusu. Yani, pedofilinin bir cinsel sapkınlık, tedavi edilmesi gereken bir ruhsal rahatsızlık olduğu tanımından belli. Sürdürülmesinin anlayışla karşılanması beklenemez. Kaldı ki bu olayda, devlete teslim edilmiş çocuklara Köy'ün Müdürü'nden Doktoru'na, Sosyal Hizmetler Uzmanı na kadar yapılmış taciz ve tecavüzler var. Sadece onlar mı; başka köy görevlileri, Urla Şoförler Odası Başkanı, dışardan birçok isim ve hatta şimdi olayın içinde yerel yönetimden yüksek kademede görevliler olduğu bilgisi geliyor. Savcı 30 kişiyi daha sorguya çağırıyor.Türk Ceza Kanunu "iş yerinde cinsel taciz"i bile cezayı ağırlaştırıcı neden sayıyor artık. İşin içine görevi, mevkiyi istismar ve özgür iradenin bulunmaması girdi mi suç ağırlaşıyor. Örneğin polis gözaltındaki birine tecavüz ederse ve "nzası vardı" derse bu, sonucu hiç etkilemiyor. O zaman Urla Çocuk Köyü'nde işlenen suçlara en ağır cezaların verilmesi ve bu suçu işleyenlerin bir daha asla çocuklarla ilgili görevlerde çalıştırılmaması beklenebilir. Beklenen budur.Suçlu kim?Ama bu tür olaylarda suçu işleyenler kadar çocuk yurtlarına, köylerine anlı şanlı açılışlar yapan ama "örnek" olarak açılmış "koruma evlerine" bile sıkı bir denetim uygulamayan bakanlıklar ve bakanlar da suçludur.Barbaros Çocuk Köyü'ndeki başıboşlukla ilgili şikayetler uzun süredir devam etmekteymiş. Bu şikayetler değerlendirildi mi, hangi önlemler alındı, Bakan'dan açıklama bekliyoruz.Bu tür suçlan işleyenlerin başka benzer görevlere atanmayacağının da garantisini...Bakanlık ya denetim görevini doğru dürüst yapsın veya yönetimi böyle olacaksa Köy'ü ve çocuk yurtlarını kapatsın!Bilenler Bilmeyenlere!Köşemde, görgü kurallarını kısaca hatırlatan minik kareyi başlattıktan sonra birçok okurumdan teşekkür mailleri aldım. Gazeteden kesip sınıfın duvarına astığını söyleyen öğretmenler, çocuklarına okuttuğunu söyleyen anneler, kendilerinin rahatsız olduğu noktaları hatırlatan okurlar oldu.Ama kızanlar da var. İki örnek; Birincisi Bayram Fahri Can'dan geliyor:"İyi akşamlar Sayın Mengi, sizin çok iyi okurunuz olduğumu söyledikten sonra küçük bir eleştiride bulunmak istiyorum. Köşenizin sıkı bir takipçisiyim ama 'Bilenler Bilmeyenlere' bölümünüz bence çok gereksiz. Çünkü siz kaliteli bir yazarsınız fakat bu küçük köşeniz cahil, bir şey bilmeyen görgüsüz kişilere hitap ediyor bence. Oysa kaliteli yazarın kaliteli okuru olur. Toplumda gazete okuma alışkanlığı zaten az, okuyanların çoğu da iyi yazarı takip etmiyor. Açıkçası 'Bilenler Bilmeyenlere' köşesi benim gibi birçok insanı üzüyor, lütfen o köşeyi kaldırın. Sizi seviyoruz, kendinize iyi bakın, yazıları aksatmayın..."Kâzım Çiloğlu ve onun gibi bayağı öfke duyanlar da var; Efendim, Kâzım Bey olanca haksız saldırılardan sonra "kendi insanını küçümsemek"ten bahsediyor ve Atatürk'ün bir davranışını örnek vererek "olduğu gibi görünme" nin daha doğru olacağını vurguluyor.Ben bu söylenenlerin hiç biriyle aynı fikirde değilim. İddialarının doğru olmadığını bize bugüne kadar her kesim okurdan gelen mektuplar gösteriyor. Ben yazdığım hataların, görgü, bilgi eksiğinin veya boşvermişliğin en elit insanlar arasında da olduğunu kendim de görebiliyorum. İtiraz eden okurlar acaba bir sırada herkesi ittirerek öne geçen veya yemek masasında kürdanla dişlerini karıştırarak mide bulandıranlara, tükürüklerini yiyeceklere saçarak konuşanlara, öğrencisine hakaret eden, döven ve bunu hak olarak gören öğretmenlere, saygısız öğrencilere hiç mi rastlamamışlar? Bu alışkanlıklar gelecekte de aynen sürmeli mi?Ayrıca, eğer öylesi doğru olsaydı en medeni ülkelerde bile görgü kitapları yazılır mıydı?Öğrenmeye ihtiyacı olanlar için yazıyorum bunları... Fırsat buldukça, gerekli bir kural yakaladıkça yazmaya devam edeceğim."Bilen" okurlarımın "bilmeyenler" adına o küçük köşeyi atlamalarını rica ediyorum.Bugünkü sözümüz:İnsanlara grup içinde kilosu, yaşı veya sağlığı ile ilgili sorular sormayın. En yakın arkadaşınız bile olsa bundan hoşlanmayacağını bilmelisiniz.
Hiç unutmamaya çalıştığım bir ingiliz deyimi vardır; "Take it for granted"... Aslında onlardan çok bizim bilmemiz gerekiyor, onun için anlatacağım.Anlamını "sahip olduğun şeylerin kıymetini bilmemek, öylesine kabullenivermek" olarak açıklamak mümkün. Örnek vereyim; Boğaz manzaralı yalılarda oturma şansına sahip olanlardan kaçı bu ulvî güzelliğin gerçekten farkındadır? Penceresinden kaç kez bakarak, üç beş kişinin başına konmuş devlet kuşuna sahip olmaktan dolayı şükreder? Kaçı o güzelliği sindirerek karşısında bir kahve yudumlar?Kaçımız aç, susuz, muhtaç olmadığımız için mutluyuz ve sonu gelmeyen ihtiraslarla bu mutluluğu köreltmiyoruz? Aramızdan kaç kişi ailesinin, sevdiklerinin ve kendisinin sağlıklı, birlikte, huzurlu olmasını mutluluk için yeterli sayıyor ve yarış ati gibi koşturmadan, kavgalar, kıskançlıklarla tadını kaçırmadan bu mutluluğu yaşıyor.Kaçımız demokratik, özgür bir ülkede yaşamanın bizim için büyük şans olduğunun farkında.Bomba altında demokrasiCumartesi akşamı TV'de Irak halkının kuşaklar boyu baskı rejimine katlandıktan sonra ilk kez demokratik bir seçim için (silahlar, bombalar altında olsa da) sandık başına gitmekten duyduğu mutluluğu, dişlerinin yarısı dökülmüş bir kadının, oyunu kullanıp çıkarken kulaklarına kadar yayılmış tebessümüyle "Şu anda dünyanın en mutlu insanı benim" deyişini izlerken bunları düşündüm. "Take it for granted" sözü bir kez daha böyle geldi aklıma. Şanslarımıza nasıl da alışıveriyoruz!Aynı akşam CHP Kurultayındaki çağ dışı kavgaları, karşılıklı hakaret dolu konuşmaları, yarılan kafalardan akan kanlan izlerken de aynı sözü düşünmekteydim..Dün sabah gazetelerde Sarıgül'ün Bakırköy Belediye Başkanı'na attığı yumrukları, Baykal'ın sözlü şiddet haberlerini, o konuşurken Sarıgül saldıracakmış gibi ayağa fırladığında onu tutmaya çalışanları, şiddet filmlerinde gördüğü kavga figürlerini sahneleyenleri, "Ben aşirettenim, ölürsünüz lan" diyen silahlı milletvekillerini gördüğümde de "sahip olduklarını takdir edemeyen"leri düşünüyordum yine...Bunları gördükçe, kendisine emanet edilen çocuklara tacizde, tecavüzde bulunanları duydukça insanlığımdan utanıyorum. Tüylerim diken diken oluyor.Hayır, hayır, ne o, ne bu... Bu davranışı sergileyenlerin hiçbiri genel başkan olmamalı aslında.Medeniyet!Biz hak ettiğimiz medeniyeti istemeliyiz artık. Kendinden, ihtirasından başka bir şey düşünmeyen bunun için de her şeyi göze alan, ülkeye sürekli zaman ve prestij kaybettiren insanlar tarafından yönetilmemeyi istemeliyiz.Rüşvet yiyenleri, haksızlıklara gözyumarak yoksul bir halkın hakkına tecavüz edenleri, iktidar uğruna yolsuzluk dahil her kötülüğü meşrulaştıranları kabullenmemeliyiz."AB'ye gireceğiz" diye koşturanlar önce gidip o ülkelerin sokak sokak nasıl bir düzene kavuşturulduğunu, halklarının medeniyet düzeyini görsünler, öğrensinler.Elindekinin kıymetini bilemeyenlerin yeni güzelliklere hakkı yoktur, bu kafayla daha çok bekleriz biz!Okul çocuklarını tutukluyan Amerika!The Times'ın 28 Ocak Cuma günü verdiği haberi okumadan önce, çok kısa süre önce duyduğum bir başka ABD haberini kafamda tartışmaktaydım.Öylesine, kendi kendimi kemirerek...Los Angeles'ta, intihar etmek isteyen biri önce bileklerini kesip, göğsüne de bıçak sapladıktan sonra arabasını paralel iki tren yolunu kaplayacak şekilde rayların ortasına çekiyor. Aksi yönlerden gelen iki tren araca çarparak yoldan çıkıyor ve 11 kişi ölüyor, 200'den fazlası yaralanıyor. Onların geldiğini görerek arabadan atlayan yaralı ise kurtuluyor. Ve mahkeme, yanlış hatırlamıyorsam adamı 11 kez idama mahkum ediyor. Yani, mümkün olsa her ölen yolcu için bir defa öldürecek...Bizde ise, kendi hataları sonucu 38 kişinin yaşamını yitirdiği, 81 kişinin yaralandığı bir tren kazasına veya herhangi bir "can alan kazaya" neden olanların hepsi hiçbir ceza almadan kurtuluyor. Haydi, hep beraber düşünelim; adalet hangisi acaba?Gelelim diğer habere; Florida'da bir okulun iki öğrencisi, üçüncü bir öğrenciyi vahşice öldürdüklerini (bıçakla veya asarak) anlatan çizimleri öğretmenler tarafından fark edilince tutuklanıyorlar.Yaşlarını mı merak ettiniz; 9 yaşındalar. Aileleri itiraz ediyor "suçluluklarını kabul ediyoruz, okuldan atin ama tutuklamayın" diyorlar ama nafile. Polis "Üçüncü çocuk da resimleri gördü ve ruh sağlığı bozuldu, bunu dikkate almak zorundayız" diyerek öğrencileri bırakmayı reddediyor.Biz, örneğin futbol maçında bıçak çeken, yaralayan, öldüren gençleri "17 yaşında" oldukları takdirde doğru dürüst sorgulayamıyoruz bile... Sizce hangisi adalet?Türkiye'nin bu karşılaştırmaları yapması ve ceza kanunlarını bir kez daha gözden geçirmesi mutlaka gerekiyor. TCK'nın "en iyi şekilde" düzeltildiğine inanmak çok zor.
Daha iki gün önce yazdım Erzurum'daki Nene Hatun Kız Yurdu'nda öğrencilere baskı uygulayan yurt müdürü ile "Sosyal Hizmetler İl Müdürü"nün görevden alındığını... Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Güldal Akşit'in konuyla yakından ilgilendiğini ve bizleri bilgilendirdiğini...Biz bilgilenir ve örnek olsun diye bu haberi yazarken Urla'da Barbaros Çocuk Köyü'ndeki çocukların, aralarında KÖY'ÜN MÜDÜRÜ Erdal Tunca'nın da bulunduğu "görevliler tarafından" taciz edildiği haberini alıyoruz.Diyorum ya 'Ne AB'si, ne AB'ye girmesi, AB önce bu insanları alıp mikroskop altında incelemeli'... incelemeli ve ne tür mahlûklar olduğunu insanlara anlatmalı. Çünkü bunlara insan denemez, çocuğa tacizde bulunan veya şiddet uygulayanlar olsa olsa başka tür bir yaratık olabilir.Olaya bakın; çocukları emanet ettikleri müdürün kendisi, tepedeki adam, onları asıl koruyacak kişi tacizde bulunuyor. Bu yetmiyor, Urla Şoförler Odası Başkanı ve Urla Belediye Meclis Üyesi Güray Öz'ün oğlu Yiğit Öz, köy görevlisi Vehbi Yiğit, Evren Coşkun adında bir başkası da (her nasıl oluyorsa) aynı eylemi gerçekleştirebiliyor...Bu 4 kişi tutuklananlar. Daha aralarında Çocuk Köyü'nün doktoru ve Sosyal Hizmetler uzmanının da bulunduğu 15 kişi, 12 çocuğa tacizden göz altına alınmış.Türkiye'nin örnek projesi olarak başlatılan proje iyi örnek(!) olmuş doğrusu. Bu örnekten yola çıkarak yeni çocuk köyleri açacaklarsa, belki bazı Uzakdoğu ülkelerinde olduğu gibi maazallah bu işin yaygın bir ticarete dönüşmesi bile mümkün olabilir.Aldanma ve susma!Önce şunu hatırlayalım ki bu taciz olayı ilk değil. Bugüne kadar birçok çocuk yurdunda benzer olaylar ortaya çıktı, olaylarda adı geçenler görevden alındı. Ve sonra bu kişiler (kelime bulamıyorum tanımlamak için, özür dilerim) başka çocuk yuvalarına, yurtlarına müdür olarak gönderildi. Sanki geçmişteki felâketleri onlar yaratmamış, o küçücük çocukların ruhlarını, bedenlerini karartmamış gibi göreve devam ettiler...Artık yeter! Artık susmayacak ve bu vahşete ortak olmayacağız. Bu mahlûkların görevden alınması tam bir aldatmaca... Olayın üzerinden zaman geçince raporlar, dosyalar rafa kaldırılıp unutturuluyor. Bakanlık tarafından gönderilen bu görevlilerin, kendi görevlerini en kötü şekilde istismar ettikleri gibi bir de başkalarına kapı açtıkları mahkeme tarafından da kabul edildiği takdirde onlara yeni TCK'nın en ağır cezalarının uygulanmasını istiyoruz. Yargıyı, Bakan Güldal Akşit i, sivil toplum kuruluşlarını, hukukçulan göreve davet etmek hakkımızdır.Yeryüzünde bundan daha rezil bir olay olabileceğine inananlar susmaya devam edebilirler. Ama inanmayanların susması ancak dehşetten paralize oldukları takdirde kabul edilebilir. Susmayın, sustukça sefillik yayılıyor!Acı bir CHP görüntüsü!Türkiye neredeyse tek partili yönetime doğru sürükleniyor. Ortada güçlü bir muhalefet olmadığı gibi halkın çoğunluğu gelecek seçimde kime oy vereceğini bunca yıl sonra hâlâ bilmiyor.Bütün bunlar ortadayken CHP Kurultay'ındaki görüntülere bakın; kavga, kıyamet... Daha önce de benzerlerini gördüğümüz gibi sandalyeler havada uçuyor, kafalar atılıyor, sokak tartışması gibi konuşmalar yapılıyor. Lider adaylarının biri mikrofondan hakaretler yağdırırken diğeri ayağa fırlayıp el kol hareketleriyle tepki gösteriyor.Ve tabii, değişimi gerçekleştirip, partiyi "beklenen, istenen" hale getiremeyen (ne yazık) Baykal'ın her şeye rağmen koltuğunu korumak için çırpınması apayrı bir mesele...CHP'liler, benim gibi arada kalanlar ve ülkesini seven herkes için çok acı bir tablo bu! Kim seçilirse seçilsin, CHP en kısa zamanda eleştirilere kulak vererek kendini toplamadığı, esaslı bir değişimi gerçekleştirmediği, iç kavgalarına kesin bir son vermediği takdirde bir zamanların güçlü partilerinin geçen seçimdeki durumuna düşmekten kurtulamayacak. Umarız "koltuğu kapan" bu gerçeği asla unutmaz.Dağınıklık, umursamazlık, anarşi ve koltuk kavgası, kimlerin başını yemedi ki bugüne kadar?