Amerika, Tempel 1 isimli kuyruklu yıldızı parçalamak üzere bomba taşıyan Deep İmpact (Derin Darbe) isimli uzay aracını dün gece uzaya fırlatmış. Derin Darbe filmini görenler hatırlayacaklardır, dünyanın önemli bir kısmı meteorun çarpmasıyla yok oluyor, milyonlarca insan ölüyordu. Anlaşılan o ki "büyük güç" filmlerinde açığa çıkardığı büyük korkuyu zaman yaklaşmadan bertaraf etmeye çalışıyor.Belki de bu büyük güç dünyada yaşayan milyarlarca insanın bilmediği çok şeyi biliyor ama projeleri onlara hiçbir şey anlatmadan uyguluyor.Belki de attığı bombalarla veya bilmediğimiz diğer projelerle yerkabuğunun dengesini bozuyor ve depremlere neden oluyor. Belki 'Derin Darbe'nin yeryüzünde yaratacağı 'derin darbe' de bir şeylere neden olacak... Ki haberde "Çarpışmanın şiddetiyle savrulan yeryüzü tabakası ana gemi tarafından gözlenecek" diyor.Her şey mümkün, zira öyle görünüyor ki dünyanın senaryo yazan ABD, baş oyuncusu Bush ve bizler de "başına her an her şey gelebilecek" olan figüranlar. Gerçekten her olayın, sonunda ABD'yle bağlantılı olduğunu, onların ise kendi vatandaşları dahil toplu ölümleri umursamadığını gördükçe ben dekoru ve senaryosu Amerika tarafından hazırlanmış bir sahnede figüran olduğum duygusuna sık sık kapılıyorum artık.Bütün bu senaryolar bir tarafa ABD'li deprem uzmanlarının 'Türkiye'de önümüzdeki 5 yıl içinde büyük deprem olacak" iddialarına (Türkiye ve İran'da olan depremlere rağmen inatla) karşı çıkan bizim uzmanlar da sinirimi bozuyor. Onlar uyardıkça bizimkiler kendilerini adeta bilgi yarışmasında hissediyor ve anında atağa geçiyorlar.Hele İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın "Olacak bir depreme hazır mısınız?" sorularına "Büyük bir depremi hayal etmek bile istemiyorum, ciddi sonuçlar çıkar" cevabı korkulanının üstüne tüy dikiyor.Ne demek "deprem olmaz", ne demek "hayal etmek istemiyorum"?17 Ağustos depreminden önce ben ABD'nin İstanbul'da yaşayan kendi vatandaşlarını mektup göndererek uyardığını ve şehri terk etmelerini istediğini yazmıştım. Bizde kimse ciddiye almadı. "Aman panik çıkmasın" diye insanlar uyanlmadı. Şimdi de aynı şekilde ABD'nin uyanlarına kulak asılmıyor. Deprem önlemlerinin alındığını bilsek bu kadar korkmamıza gerek kalmayacaktı.Sayın Topbaş bence hayali filân bir tarafa bırakarak halka; hangi okul, hastane, iş yeri ve binaların kontrol edildiğini, hangilerinin güçlendirilerek depreme dayanıklı hale getirildiğini, "depremde zarar görecek semtler" listesindeki yerlerde ne önlemler alındığını açıklamalı.Hükümet, TV'lerden insanlara bilgi verilmesini, deprem eğitimini sağlamalı.Bir kez olsun önceden gerekenin yapıldığını görmek istiyoruz."Ciddi sonuçlar çıkar" demek yetmiyor, anlamıyor musunuz yermiyor!Kadın olduğumu unuttular!Erkek okurlarımdan "Kadınlar mı daha akıllı, erkekler mi?" yazıma ne tepkiler geldi bilseniz... Nassıll kızıyorlar bu akıl meselesine Tanrım, olamaz... Oturup bilim adamlarının seneler süren deneyler sonunda ortaya koyduğu sonuçları kromozomlarla; XX, XY hesaplarıyla filân çürütmeye kalkıyorlar.Bana "Aşkolsun Ruhat Hanım, sizden böyle bir açıklama beklemezdik" diyerek sitem edenler başlıbaşına bir olay. Erkek okurlarım, yazılarımda cinsiyeti, kimliği geri plâna çektiğim için kadın olduğumu unuttular galiba. Eh, arada bir böyle hatırlatırım işte. Olacak o kadar!
Time dergisi mutluluk duygusunun insanlara büyük ölçüde genlerle geçtiğini açıklarken bunun dışında nelerin mutluluk vereceğinin listesini de yayımlamış. California Üniversitesi psikologlarının önerilerinin başında iyilik yapmak geliyor.Peki ya kötülük? Kötülük yapanlar mutsuz oluyorlar mı acaba? Gece yataklarına yattıklarında veya kendileriyle başbaşa kaldıkları anlarda vicdanları onlara bu kötülükleri hatırlatıyor mu? Yoksa bu insanlar vicdan denen denetleyici duyguları da kötülükleriyle birlikte kafalarından tümüyle silip atma yolunu mu seçiyorlar?Dün kime rastlasam, kimle konuşsam Pazartesi akşamı Arena programında yer alan "Yurtbankzede lerden söz ediyordu.Bir anne... Kaptırdığı üç milyan biriktirebilmek için çocuklarının eğitim parasından bile kıstığını ve şimdi kaybettiği parası ile birlikte uzun yıllar yaptığı fedakârlıklara da yandığını anlatmış üzüntüyle...Bir öğretmen... Kaybettiği paranın üzüntüsünden kanser olmuş. Tedavi olmak için Ali Balkaner'den biraz para istemiş. "Şu anda bende de yok, sen birinden borç al ben öderim" sözü üzerine 2000 dolar borç almış, bu para da ödenmediği için borcu veren kimsenin yüzüne bakamadığını, ne yapacağını bilmediğini anlatıyormuş.Ve bir dede... Tek birikimi olan parasını kaptıran, İzmit'te prefabrik evlerden birinde oturan, yaşlı depremzede. Cebindeki 12,5 milyon TL'nin üç aylık ekmek parası olduğunu söylemiş.Buna yürek dayanır mı? Aynı durumdaki insanları İstanbul Bankası olayında da gördük, İmar Bankası'nda da, diğerlerinde de... Bu bankaların "zedeleri arasında ağır şekilde hastalananlar, üzüntüden kalp krizi geçirip ölen emekliler oldu. Acaba o bankaların sorumluları, sahipleri bu fakir milletin parasına acımadan el uzatanların hepsi, acaba vicdanlarını söküp atabildiler mi?İstanbul Belediyesi başta olmak üzere belediyelerde, devlet kuruluşlarında milletin vergisiyle toplanan veya onun hakkı olan paraları zimmetine geçirenlerin, partisine peşkeş çekenlerin, "Örtülü Ödenek"e bile el uzatmaktan çekinmeyenlerin, yılda 70 milyon dolar getirecek işleri partililerine ihalesiz, sorgusuz sualsiz verenlerin ve kendilerini tüm İsrarlara rağmen DOKUNULMAZLIK zırhının arkasına gizleyerek dosyalarını rafa kaldıranların vicdanı rahat mı?Din, iman budur!Paracıklarını gönül rahatlığıyla yiyor, çocuklarına yediriyor ve kazandıkları güçle huzur bulabiliyorlar mı?Bu ülkede baklavayı tanımayan insanların, çöplerden kâğıt toplayıp satarak geçimini sağlamaya çalışan üniversite mezunlarının, pazar yeri artıklarından yiyecek arayan memurların olduğunu hiç hatırlıyorlar mı?Zira ben ve gerçekten "inanan" herkes biliyor ki bir yandan inandığını söyleyerek bir yandan hak yiyenler, hem de böyle fakir bir milletin hakkını yiyenler ilahî cezadan asla kurtulamazlar. Din, iman şovunu insanlara yutturabilirler ama "kul hakkı" Allah katında en bağışlanamaz suçlardan biridir. Eğer cehennem ateşi varsa, kul hakkı yiyenler bundan asla kurtulamayacaklardır.Dinden sık sık bahsedilecekse -ki ediliyor- o zaman bunlan hatırlamakta da yarar var.Özellikle bazı bakanlıklarda çalışanların, bakanların kesinlikle hatırlaması gerekiyor.Şimdi ben İzmit'teki dedeyi arıyorum. 12.5 milyon TL'yi üç ay ekmek parası yapacak dedeyi. Bu yazıyı okuyacak olursa gazetemden beni mutlaka arasın!
Dün, uzun süredir zaman bulamadığım için gidemediğim kuaförüme uğradım. Bahattin Bey saçlarımı tararken gülerek aynen şöyle dedi:"Ne güzel, AKP Lütfi Kırdar Kongre Salonu'mı düğün salonuna çevirdi acaba bizim çocukların düğününü de orada yapsak izin verirler mi?"..'İzin verirler mi bilmem ama onlar kadar altın toplayamayacağınız kesin' diye cevaplarken bir yandan da AKP'nin halkın dikkatinden kaçtığını sandığı konularda ne kadar yanılmakta olduğunu düşünmekteydim.Sonra devam ettim;'Aslına bakarsan ben de bir şirket kurup büyük ihaleler almak istiyorum. Ama önce AKP'ye kaydımı yaptırmam gerekiyor. Zira AKP'li olursan ihaleye ve hatta şirketin olmasına bile gerek yok. 70 milyon dolarlık işleri kendilerine yakın isimlere istedikleri gibi veriyorlar.'..Gerçekten de o anda henüz VATAN'ın dünkü manşetinin ve Birol Bayram'ın muhteşem karikatürünün etkisi altındaydım. TCDD İzmir Limanı'nın, yılda 70 milyon doları bulan taşıma işleri, yasalara göre ihaleye girmek için şirketlerin en az 5 yıllık çalışma belgesi olması gerekirken bir AKP eski üyesinin şirketine ihalesiz verilmişti.Hem de liman hizmetlerinin özel sektöre devir işleri için (HANGİ ŞART ALTINDA OLURSA OLSUN) TCDD Rekabet Kurulu'ndan görüş alınma zorunluluğu olmasına rağmen, bu yapılmadan... Bu uygulama, bir kez daha AKP Hükümeti için yasaların, kuralların fazla anlamı olmadığını, istemelerinin yeteceğini gösteriyordu. Yapılanların nasılsa bir şekilde kitabına uydurulduğu, toplumun daha önceki hükümetler döneminde asla kabul ermediği her konunun kabul gördüğü bir dönemde "alıştırma, unutturma" yöntemi varken yasaya, kurala pek de gerek kalmamıştı zaten.Siyasiler yeni çıkardıkları yasalarla, basın ağzını açsa anında yargı yoluyla susturma metodunu kullandıklarından ve medyanın büyük bir kısmının da göbeğinden hükümete bağlı olmasından dolayı basın da tehlike değildi artık. Bu durumda kala kala gerçekleri dile getirecek bir VATAN kalmıştı.Öncekilerin günahı ne?Ulaştırma Bakanlığı, daha önce benzer "özel uygulamalar, yakınlara verilen özel haklar" nedeniyle gündeme gelmiş, olay yaratmış olmasına rağmen yeni bir skandal uygulamadan bile çekinmiyordu.Bunun yanında yine partili bazı büyük firmalarla iş ortaklıkları, yakın ilişkiler, bu firmaların adını anarak, poşetlerim taşıyarak ve dağıtarak sahipleriyle fotoğraf çektirerek yapılan reklâmların da sözü edilmiyordu.O zaman biz neden daha önceki liderleri, politikacıları "aile fotoğrafı" filân diyerek bu kadar hırpalamıştık ki, onların günahı neydi?AKP'nin karşısına iç sorunlarını halletmiş düzgün bir muhalefetin, halk desteğini alan bir liderle çıkması millî bir görev haline geldi. Bu konu artik CHP'nin kendi iç sorunu filân değil, tam aksine ülke sorunu. Haftalar boyu uzatmak yerine en kısa zamanda çözmedikleri takdirde karşılarına çıkacak asıl büyük sorun toplumun tepkisi olacak.Yoksulluk sınırı altında...Dün VATAN'da bu ihalesiz ve yasa dışı iş teslimi haberinin altında "Türkiye'de memurun %94'ünün yoksulluk sınırının altında yaşadığı" ve çalışanların vergi yükünün son 3 yılda 5.5 puan arttığı haberi vardı.Üniversite mezunu gençleri işsizlikten, parasızlıktan kıvranan, memuru işçisi yoksulluk sınırının altında yaşayan, çalışan halkının beli vergiyle bükülmüş bir toplum ne iktidara ne de muhalefete susar.Her ikisini de yerle bir edeceğini daha önce kaç kez gösterdi, hafızalar bu kadar mı zayıf?Ve bu uyuşturan TV programları acaba birileri malı götürürken halk uyanmasın diye mi yapılıyor?Doğu ile Batı arsındaki farkBu konu hepimizin dikkatini çekiyor, bizler de defalarca yazdık ama durum giderek daha da beter hale gelmekte...Kafanızda Türkiye haritasının ortasından dikey bîr çizgi çizin. Bunun batısında kalan illerin hemen tamamında okullar, eğitimi özel öğretmenlere ve kurslara bırakmış haldeler. Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerin "en iyi" denilen ve en iyi iddiasında oldukları için de en pahalı özel okuları bile öğrencilerini kurslara, özel öğretmenlere yönlendiriyorlar. Lise ve üniversite sınavları yaklaşan öğrenciler (iki yıl öncesinden başlamak ve hafta sonları dahil olmak üzere) yaz aylarında start veren kurslara devam ediyorlar. Bu da yermiyor matematik, Türkçe, dil, tarih kısacası hemen her dersten özel hocalar tutuyorlar.O özel okullara verilen paralara bir de bunlar eklenince ailelerin halini siz düşünün.Öte yanda, geçtiğimiz yıllarda görüldüğü gibi doğu illerinin devlet okullarından gelen öğrenciler ÖSS'de en iyi dereceleri alıyor.Peki bu durum bizim ilgimizi, tepkimizi, çekiyor da Milli Eğitim Bakanlığı'nı neden hiç ilgilendirmiyor acaba?Çocuğu olan aileler ne zamana kadar bu mağduriyeti yaşayacaklar ve batıdaki okulların yönetimleri, öğretmenleri neden sorumluluğu üstlenmiyor?Bakanlıktan bir çok konuda cevap bekliyoruz ama hâlâ çıt çıkmıyor!TV'lere önemli notMillet, yeni senaryolarla ortaya çıkan Caner'le Tülin'ininizden de, Semranım'la Sinem'inizden de, bunlara benzer programlarınızdan da bıktı.Üniversite, lise öğrencileri arka arkaya gelen e-maillerde televizyonlara ağza alınmayacak küfürler ederek, bu görüntülerle yeniden karşılaşmamak için TV'lerini açmadıklarını söylüyorlar.Bütün bu saçmalıkları bir şey sanıp izleyen ev kadınlarına göre gece gündüz, saatlerce yayın yapamazsınız. Tek isteğiniz işsiz güçsüzlerden gelen reytingler ile alacağınız reklâmlar olamaz.Lütfen toparlanın artik!Not: TV'lerden isteyen olursa bu mailleri gönderebilirim.
Bu başlığı görünce "genelleme yapılamaz ki, kişiden kişiye değişir" tepkisini verebilirsiniz. Doğal bir tepki bu... Ama doğru olduğu söylenemez.Mehmet Barlas'ın geçen hafta içinde, İngiliz Üniversitelerinin ortaklaşa yaptıkları bir araştırmadan çıkan "Erkekler kendilerinden daha az zeki kadınlarla evleniyorlar. Zeki ve başarılı kadınlar da kendilerine uygun partner ve eş bulmakta zorlanıyor, evlilik hayatında başarısız oluyorlar" şeklindeki sonucu doğru bulmadığını açıkladığı yazısına erkek okurlardan ciddi (ve öfkeli) tepkiler gelmiş.Barlas'ın "kadınların erkeklerden daha akıllı ve zeki olduklarını, evlilikte eş seçiminin ise genellikle kadınlar tarafından yapıldığını" yazması erkekleri pek kızdırmış. O, bu okur mektuplarının bazılarını yayımlamakla kalmış ve yorumunu devam ettirmemiş ama birkaç yıl önce aynı konuyu Hıncal Uluç'la uzun bir süre köşelerimizde tartıştığımız için ben bu öfkeli erkeklere kısa bir bilgi vermek istiyorum.Türkiye'de bugüne kadar iş, siyaset, ev ve her alanda söz hakkının erkeklerde oluşu onların daha akıllı olmasından ileri gelmiyor. Bu durum daha çok erkek egemen aile ve toplum düzeninden, karar noktalarında erkeklerin oluşu ve bu yüzden maddi gücün de sahibi olmalarından, kadınların eğitim ve iş konusunda ilerlemek için dahi erkeklerden izin alma, onların desteğine ihtiyaç duyma zorunluluğundan ortaya çıkıyor.Dayınılmaz gerçek!Daha doğrusu çıkıyor...du. Artık değişen Medenî Kanun'la, haklarını öğrenen ve almak için direnen kadınlarla eski geleneklerin, alışkanlıkların sürdürülmesi mümkün olmayacak. Olmayacağı, 2000'li yıllarda kadınların da her alanda ne kadar başarılı olduklarının görülmesiyle sabit zaten. Bakmayın, her ne kadar "kadınlar daha akıllı" diyen erkekler bile TV'lerdeki ciddi tartışmalarda masa başına sadece erkek meslektaşlarıyla oturuyor ve "nerede kadınlar? Türkiye'de bu konularda, düşünecek, konuşacak, yorum yapacak kadın yok mudur?" sorusunu sormuyorlarsa da bu tavırları "aslında tehlikeli ve dayanılmaz" buldukları gerçeği değiştirmiyor.Bilim ne diyor?Gelelim konunun ilmi açıklamasına. Tesadüfen, tam da biz yıllar önce aynı tartışmayı yaptığımız sıralarda "kadın ve erkeğin zekâsı, aklı" ile ilgili bilimsel açıklama uzun süren deneyler sonucu yapılmış ve tıp dergileri ile Newsweek, Time gibi diğer önemli dergilerde ve gazetelerde de yer almıştı. Bu açıklamalarda matematik, fizik, lisan gibi farklı alanlarda kadın ve erkek deneklere aynı sorular sorulduğunda beynin nasıl bir faaliyet gösterdiği de bilimsel fotoğraflarla anlatılıyordu.Örneğin matematik sorularında, örneğin "dil"le ilgili testlerde kadın beyninde kan dolaşımı çok daha süratli artıyor, beynin o konuyla ilgili bölgenin algılama, çalışma ve sonuç alma hızı daha fazla oluyordu. Ayrıca kadınların beyinlerinin her iki yarısını da aynı anda kullanabilmesine karşılık erkeklerde bu özellik yoktu.Son olarak bilim adamları erkeklerin akıl ve zekâyla ilgili genleri de babadan değil anneden aldıklarını açıklamışlardı.Bu gelişmeden sonra daha ileri bir deneyi ve bir bilimsel araştırmayı henüz duymadık.Onun için arkadaşlar, bunda kızacak, gücenecek bir şey yok... Gerisi çalışma ile, konsantrasyonla, yetenekle ve de elbette fırsatlarla ilgili.Aynı zamanda evinin tüm ihtiyaçlarını, ailesini, çocuklarının eğitimini, sağlık sorunlarını ve daha nice ekstra çalışmayı üstlenen kadınlarla, işinden başka neredeyse hiçbir şey düşünmeyen erkeklerin başarısını karşılaştırmak başlıbaşına hatalı bir değerlendirme...Hâlâ kızgın mısınız beyler?
Birkaç gün önce TV'lerimizde birbirine benzeyen sit-com, dizi ve filmlerden, "reality show" denen abuk subuk programlardan başka bir şey yapılmadığını yazmıştım. Aynı yazıda TRT'nin bu kadar devlet imkânı, çok sayıda elemanı olmasına ve reyting kaygısı da bulunmamasına rağmen etkileyici film ve programlar çıkaramadığına da değinmiştim.Bu yazıdan hemen sonra ünlü sinema ve TV yönetmeni Ülkü Erakalın'ın bugünün genç sanatçılarıyla Türk sinemasının ünlü yıldızlarını bir araya getirerek yeniden çektiği en güzel 10 filminden ilk 4'ünü (medya için yapılan ilk gösterimde) izledim. Aralarında Zeki Müren'in oynamış olduğu "Katip", Türkan Şoray'ın "Kadın İsterse", "Veda Busesi", Hülya Koçyiğit'in "Dudaktan Kalbe", Hülya Avşar'ın "Kısrak", Belgin Doruk ve Münir Özkul'un "Kanlı Nigar", Sadri Alışık'in "Üvey Ana" isimli filmlerinin de bulunduğu bu 10 filmin Videola TV Stüdyoları yapımı olan yeni versiyonlarının ilki 10 Ocak Pazartesi akşamı TRT l'de başlıyormuş.İlk 4 filmde bu kez başrollerde Gökhan Arsoy, Şahnaz Çakıralp, İpek Tuzcuoğlu, Zara, Umut Sezgin, Nilüfer Açıkalın, Vatan Şaşmaz gibi yeni dönem sanatçılan var. Onlarla birlikte Ediz Hun, Selma Güneri, Göksel Arsoy, Murat Soydan, Tomris Oğuzalp, Orçun Sonat gibi sinema ve tiyatronun star isimlerini izleyeceğiz. Filmlerin bana ilginç gelen özelliklerinden biri de Selma Güneri-Umut Sezgin, Göksel Arsoy-Gökhan Arsoy gibi sanatçı anne ve babalarla oğullarını bir araya getirmesi.Filmler o kadar kusursuz, o kadar güzel çekilmiş, duygu ve heyecan dozundan dekor ve kostümlere, kurgudan müziğe, en ince detaya kadar öyle özen gösterilmiş ki eski sinema filmleri kalitesinin yenilerde tutturulamadığını iddia eden herkes eminim izlediğinde bu düşüncesini değiştirecek. Giderek özel kanallara benzeyen TRT için de "kalite"ye dönüş açısından olumlu bir adım "10 altın film".Örneğin Ediz Hun'un Muallim Murtaza'yı oynadığı Paydos başlı başına bir olay! Ne aktörlerimiz var bizim ve onları bir köşede bekletiyoruz. Bu değerli sanatçılara fırsat tanınınca nelerin ortaya çıkabileceğini gösteren Paydos'u izlerken ben gözyaşlarımı tutamadım, siz de tutamayacaksınız. Ama özellikle eğitim fakültelerinden başanyla, ümitlerle mezun oldukları ve doğuda öğretmen ihtiyacı olan okullar boş beklediği halde önlerine yeni sınav engelleri konan genç öğretmenler çok etkilenecek. "Hepimiz Kardeşiz" filminde daha önce Aliye Rona'nın oynadığı Nazlı Ana'yı, Paydos'ta ise Muallim Murtaza'nın eşi Hatice'yi oynayan Selma Güneri'nin, Üvey Ana'da Göksel Arsoy ve Şahnaz Çakıralp'in performansları da olağanüstü.Ülkü Erakalın imzası!Bütün bu basanda Ülkü Erakalın'ın üstün yönetmen yeteneğinin rolünü vurgulamadan geçemeyeceğim. Çektiği filmlerin her karesine duyguyu, dinamizmi, görsel kaliteyi katmadaki ve sanatçıyı "başarısına inandırarak yönetme"deki ustalığıyla tanınan Erakalın bu 10 filmle adeta yeniden doğuyor.Biliyor musunuz, kendisi de bu filmlerle gençleşmiş gibi... Bitmeyen, hayran olunacak bir enerjisi var.Geriye kalan filmlerde Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Filiz Akın dörtlüsünün de yer almasını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu da gerçekleşirse özlemimiz tamamen bitecek. Son yıllarda eski filmleri yalapşap, alelacele çekilenlerle taklit ederek başarısızlığa uğrayanlar da sanıyorum hatalarının nerede olduğunu görecekler. Videola'yı ve tüm ekibi gönülden kutluyorum.Bu filmleri sakın kaçırmayın, bana hak vereceksiniz...Bekâret kontrolü?Genç okurlarımızın arasında "Yeni kanunlara göre bekâret kontrolünün suç olup olmadığını" soranların sayısı oldukça fazla. Bu nedenle son günlerde ceza kanunları, taciz, tecavüz gibi konularda görüşlerimizi almak üzere gelen televizyonlara özellikle bu sorunun cevabını söylemeyi unutmuyorum.Kendi rızaları dışında genç kızları zorla bekâret kontrolüne göndermek artık suç. Aile içi şiddet sayılan bu davranış kişilik haklarına, bireyin özel yaşam sınırlarına saldırı anlamı taşıyor ve yeni yasa bunu yapan anne-babaya, aile büyüklerine 3 aydan 6 aya kadar hapis cezası öngörüyor.Bu maddeye, izin verilebilmesi için "hakim kararı olması" şartı kondu ama çok yakında bu şartın da tamamen kaldırılacağına, cezanın ise arttırılacağına konuyla ilgili hukukçular kesin gözüyle bakıyorlar.Anlayacağınız ailelerin kızlarını zorla kontrole götürmesi artık YASAK!Bir kez de gazeteden duyurmuş olayım.
Bazı gazetelerde bazı yazarların yazı başlıklarında "Önce Vatan"ı görünce ben de önce arkadaşlar haklının hakkını teslim ediyorlar, bizim gazeteden söz ediyorlar(!) sanıyordum. Ama sonra, yazıları okudum ve herkesin fark etmediği önemli bir soruna(!) değinmekte olduklarını gördüm.Gerçi bu yazıları anlamak biraz güç gerçekten; din, siyaset, milliyetçilik, AB karşıtlığı, İslamcılık, laikçilik gibi kavramlar oldukça girift vaziyette kullanılıyor, yani 'çık içinden çıkabilirsen' bir durum söz konusu... Hele bir tanesi ipin ucunu öyle kaçırmış, "Türkiye'de gelecek yıl bunlar olacak" konusunu öyle abartmıştı ki, ordunun; bazıları tarafından "post modern darbe" olarak adlandırılan muhtıraları bile yazılan maddelerin yanında hafif kalırdı.Dün bir başka meslektaşımız yine 'önce vatan' konusunu ele almıştı. Türkiye'de şu anda muhafazakarlık, milliyetçilik ve modernliğin içice olduğunu söylüyor, artık insanların kavramlar arasında tercih yapmak yerine hepsini bir arada istediğini vurguluyor sonra da Avrupa ülkelerindeki "milliyetçilik" tiplerini tartışıyordu.Bizdeki "ulusal birlik duygusu"nun veya "nasıl bir milliyetçilik anlayışını benimsemeliyiz" sorusunun tartışılması, daha da doğrusu "tartışma" adı altında belli bir anlayışın birkaç kişi tarafından empoze edilmeye çalışılması bana biraz "yapay gündem yaratma çabası" gibi geliyor. Neden? Çünkü hepimizin ve de AB ülkelerinin gayet iyi bildiği gibi (buna müzakere tarihi verilmeden önce de AB liderleri konuşmalarında değindiler) Türkiye'de zaten genelde gelişmiş bir ulusalcılık duygusu, bir milliyetçilik olgusu var. Bu nedenle 17 Aralık öncesi Avrupa'da "Türk milleti bu şartları kabul etmez, yumuşatalım" türü gayretleri gördük.Aşırı uçları bırakacak olursak (ki nasıl olsa bırakılacak) bu genel milliyetçilik duygusu da bir birliğe girme talebinde ve sürecinde olan Türkiye'de, diğer Avrupa ülkelerindeki gibi bir miktar törpülenecek, son şeklini önümüzdeki 10 yıl içinde alacaktır. Hepimiz bu süreçte önümüze çıkarılacak ciddi sorunları biliyoruz. Çoğumuz "Teslim bayrağını çek, ver de kurtul" anlayışında değiliz, bir orta yol bulunması gerektiğinin biz de farkındayız, onlar da.Bu gerçek ortadayken "önce vatan" türü milli duygu okşayıcı (veya kaşıyıcı) sloganlarla ortaya çıkıp birbirimizi gaza getirmenin ne yararı olacağını anlamak güç.Bana biraz Rahşan Ecevit'in AB'ye girişimizle "dinin elden gittiği" bağlantısını kurduğu son konuşmasını hatırlatıyor bu.Oy, tiraj, reyting!Ne hikmetse (oy, tiraj veya reyting olabilir mi acaba) herkes konuşmasında, yazısında dine, muhafazakârlığa gönderme yapma ihtiyacı hisseder oldu birdenbire.Netekim, pardon nitekim DYP Ankara İl Başkanı Bülent Kuşoğlu, Akşam yazan Şakir Süter'e "Sayın Rahşan Ecevit'in 'din elden gidiyor' mealindeki konuşması yanlıştı fakat..." demiş. Ve eklemiş "Fakat AKP seçim öncesi söylemleri ve iktidardaki uygulamaları ile dine ve dindarlara olan güveni sarsmış ve Türkiye'nin milli ve dini birçok hassasiyetini zedelemiştir." Hoop duralım burada. "Beyefendi rica etsek biraz daha açar mısınız" diye sormamış meslektaşım; "Hangi uygulamalar acaba? AKP dine ve dindarlara ne yaptı, siz niye dindarlara gönderme yapıyorsunuz?"Diğer partiler (DSP, DYP gibi) bu gayrete girişince Meclis Başkanı Arınç'ın da hemen atılarak "Önce türban" demesine, bir süredir gündeme taşımaktan vazgeçtiği konuya tekrar dönmesine şaşmamak lâzım tabiî. Muhafazakâr kesimi kurda kuşa yem mi edecek?Aah arkadaşlar ah, din üzerinden, milliyetçilik üzerinden siyaset yaparken bizi de aptal yerine koymalarına daha ne kadar susacağız bilmem ki!
Şu anda hangi suça ne ceza verileceği belli değil. Yeni TCK yürürlüğe girmediği için işlenen suçlar hâlâ eski TCK'ya göre değerlendiriliyor ama eski suçlular yeni TCK'ya göre ceza indirimi alıp çıkabiliyor.Karakolda genç kıza tecavüz eden polisin cezası 8 yıl iken indirilerek, "2 yıl yattı" diye serbest bırakılıyor. Ama gazeteci "takıntılı" kelimesinden dolayı 15 milyar TL. ceza ödüyor.Zülfü Livaneli 29 Aralık'ta yazmıştı... Dünyanın en önemli basın kuruluşlarının katıldığı, ve Türkiye'de basın özgürlüğünün tartışıldığı Toronto toplantısında TCK'da basın ve ifade özgürlüğünü ihlâl eden, ilgili maddelerin düzeltilmesi istenmiş. "Bahsedilen uygulamalar Türkiye'de bilginin özgür dolaşımını engelliyor ve gazetecileri, devlete karşı eleştiri içeren haberler yapmak ve yayımlamaktan korku yoluyla caydırarak sansürü teşvik ediyor. Bunun yanında para ve hapis cezalarının uygulanıyor olması, gazetecileri haksız yere lekeliyor ve onları mesleklerinin gereğini yerine getirdikleri için cezalandırıyor" açıklaması Türkiye'deki durumun yakından izlendiğini gösteriyor.Tabii Basın Özgürlüğü Küresel Komitesi bu kadarla kalmamış; Türk Hükümeti'ni AB'de basın özgürlüğü ve insan haklarına verilen önemi de göz önünde bulundurarak hakaret ve sövme suçlarını düzenleyen tüm kanun maddelerini kaldırmaya çağırıyor.Olay açıkça ortada. Peki bu durumda yerimde siz olsanız ne yapardınız??Meselâ "takıntılı" kelimesi için AİHM'ye giderdiniz, değil mi? Ben de aynen onu yapacağım.Ama önce başta bu davalarda beni gönüllü olarak destekleyen değerli kadın hukukçulara; Devlet eski Bakanı Onay Alpago'ya, TKB Başkanı Sema Kendirci'ye, Canan Arın, Aydeniz Alisbah Tuskan ve Hülya Gülbahar'a, zaman zaman duruşmalarıma giren çok sayıdaki kadın avukata, benim ve gazetemizin avukatı Müjdat Gültekin'e, destek vermek için yazan, adliyelere gelen siyasetçi, sivil toplum örgütü temsilcisi, okur ve öğrencilere, sevgili dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bu hepimizin, milletin davasıydı. Ve biz asıl davayı TCK Tasarısı değiştirildiği gün hep birlikte kazanmıştık. Haklılığımız mahkemelerde de büyük ölçüde ortaya çıktı.Geriye kalanlarda ise hakkımı sonuna kadar aramaya devam edeceğim.Şehrin göbeğinde tecavüzDün sabahtan başlayarak CNN Türk, Best FM, Birgün gazetesi gibi TV, radyo ve gazetelerin "şehrin göbeğinde yaşanan taciz ve tecavüzlerle" ilgili sorularını cevapladım. Salı günü aynı konuda Flash TV'ye açıklama yapmıştım.SSK Okmeydanı Hastanesi'nden çıkıp evine giderken yolda tecavüze uğrayan ve kendisi hastanelik olan hemşire haberi herkesi şoka uğrattı.Biz buna aynen benzer olayları geçen yıl da izledik. Mecidiyeköy'de yol kenarında tecavüze uğrayan hemşire, Kadıköy Selamiçeşme İstasyonu'nda okula gitmek için tren beklerken taşla bayıltılarak tecavüze uğrayan öğrenci, çocuk yaşta kızlara (bürokrat, polis, komiserlerin de arasında bulunduğu) gruplar tarafından tecavüz olayları, ATM'den para çekmek isterken arabayla kaçırılıp tecavüz edilen genç kız, kendi arabasıyla otoparktan kaçırılıp tecavüze uğrayan kadın avukat, daha neler neler... Bu gözler ne haberlergördü.Sonra da aynı gözler o tecavüzleri yapan, kadınların ve ailelerinin hayatını karartan vahşilerin ertesi gün serbest bırakıldığını görüyordu. Türkiye yıllarca bu olaylara sustu ve katlandı.İşte bizim "Kadın, tecavüzcüyle (veya tecavüzcü gruptan birisiyle) evlenirse suçlular kurtulsun", "çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası olup olmadığı sorulsun" diyenlere karşı çıkışımızın, o davaların nedeni buydu. Bu çağdışı anlayış devam ettiği, yasalarda da yer aldığı takdirde olaylar asla önlenemezdi.Şimdi ise olayları önlemek medya ile devletin görevi. Önce devlet, iki ay daha beklemeden, ağır cezalar getiren yeni TCK'yı derhal yürürlüğe koysun. Sonra da TV'ler görevini yapsın ve bu cezaları "EN AÇIK VE ANLAŞILIR ŞEKİLDE" duyursun. Biraz daha beklerlerse şiddet ve vahşet kendi kapılarına dayanacak. Tabiî bu arada şehrin göbeğinde güvenliği sağlayamayan "Emniyet Müdürlüğü"ne, "İçişleri"ne ne kadar kızsanız haklısınız!Gençler başarıya doymuyor!Bizim kuşağın başlattığı arayış, yeni ufuklar bulma isteği ve hırsı bugünün gençliğinde çok daha baskın şekilde ortaya çıkıyor. Artık bir üniversiteyi bitiren ve meslek sahibi olanların ikinci bir meslek peşine düşmeleri çok sık rastlanan bir durum. Özellikle yurt dışında okuyan, başarılı, zeki gençlerin çoğu en ciddi meslekleri ele aldıktan sonra bu kez sanat yeteneklerini ortaya koyacak ikinci bir mesleğe yöneliyorlar.Amerika'da Brown Üniversitesi'nde "Ekonomi ve Uluslararası İlişkiler" okuyan, daha sonra New York Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden hukuk diploması alan Elif Uras da bu gençlerden biri.Böylesine önemli üniversitelerde ekonomi, siyaset, hukuk okuduktan sonra 'New York School of Visual Arts' ile Columbia Üniversitesi Güzel Sanatlar Okulu'nda lisans ve lisans üstü sanat eğitimi gören Elif Uras, 2001 yılında güzel sanatlardaki başarısı nedeniyle "The Rhodes Family Award" Ödülü'nü almış. New York'ta çok sayıda grup sergisine katılan, bir de kişisel sergi açan Uras'ın Türkiye'deki ilk kişisel sergisi şu anda Beyoğlu, İstiklal Caddesi'nde Galerist'te devam ediyor.Uras'ın son derece değişik bir yöntem ve göz alıcı renkler kullandığı resimleri, neredeyse sınırları ortadan kaldırıp sonsuzluğu yakalayacak bir özgürlük hissi veriyor. Deniz tablolarında da, gökdelenlerin arasından görünen gökyüzünde de aynı duyguyu hissediyorsunuz; "İstesem bütün dünyayı kucaklayabilir, sonsuzluğu tuvale sığdırabilirim" duygusunu...8 Ocak Cumartesi son gün... Sanatseverlere duyurmuş olayım!
2004 yılı biliyorsunuz sık sık mahkeme salonlarına taşındığım bir yıl oldu. Eksik olmayın sizler de beni başından sonuna kadar hiç yalnız bırakmadınız. Böylece, omuz omuza zor günleri aşük. TCK neredeyse baştan sona değişti, gerçi tamamı 'harika' oldu diyemeyiz; örneğin namus cinayetlerinin de töre cinayetleriyle aynı maddeye alınması sağlanamadı, örneğin 'üst sınırı 7 yıl olan suçlarda tutuklama olmaması' gibi asla anlaşılmaz maddeler var ama kadınlara karşı şiddeti ve haksızlığı önleyecek çok değişiklik yapıldı.Bu arada bana karşı, TCK 'eski' tasarısını hazırlayanlardan iki hukuk profesörü tarafından açılan 150 milyarlık davaların ne olduğunu çoğunuz merak ettiniz ama bütün israrlarınıza rağmen davalar yargıda olduğu için bilgi vermedim. Artık çoğu bitti sayılır, onun için kısaca merakınızı gidermek istiyorum.Prof. Sulhi Dönmezer'in "Çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızasının sorulmasını, kadınların ise tecavüzcüleriyle evlenmelerini isteyenler ruh hastasıdır" cümlesini içeren yazım nedeniyle İstanbul'da, Prof. Doğan Soyaslan'ın aynı nedenle Ankara'da açtığı dava (genel anlamda söylendiği, şahsa hakaret olmadığı için) benim lehime sonuçlandı. Birincisinde karar Yargıtay'dan döndü, ikincisi mahkeme kararıyla... Her biri 40 milyar değerinde olduğuna göre 80 milyar TL'lik bir haksızlık önlenmiş oldu. Bu kararı veren değerli hakimlere teşekkür ediyorum.Öte yanda Prof. Sulhi Dönmezer'in "Takıntılı Profesör" başlıklı yazımdaki "Kadınlara karşı bir takıntısı olmalı zira Medeni Kanun sırasında da bu tür konuşmalar yapmıştı" benzeri bir cümleden, yani hakaret sayılmayacak takıntılı kelimesinden dolayı mahkeme aleyhime 15 milyar tazminata hükmetti.Prof. Doğan Soyaslan'ın Ankara'da mahkeme dosyalarına kendisi için "Adalet Bakanlığı Müşaviri" yazdığı davalardan biri, HaberTürk'teki bir programda yaptığı konuşmaları eleştirdiğim bir yazı dolayısıyla açılan da aynı şekilde benim aleyhime sonuçlandı. Mahkeme, ilginç bir şekilde en önemli delil olan program kayıtlarını dinlemeye gerek görmemiş. Bu da 15 milyar TL. Diğerlerinin sonucunu henüz bilmiyorum.Her zaman söylediğim gibi, "Adalete" karşı saygılıyım, yargı kararlarına saygılıyım. Ama ne yazık ki Türkiye'de kanunlar yerine oturmamış durumda. Kararları avukatlar bile anlayamıyor.(Yarın: Dünya Basın Kuruluşları Türkiye'yi tartışıyor.)Çocuk hakları savunulacak!Erzurum Nene Hatun Kız Yurdu'nda öğrencileri baskıyla medya karşısına çıkaran yöneticiler ve Erzurum Valisi hakkında yazdığım ikinci yazının çıktığı gün aradı Bakan Güldal Akşit."Çok yoğun bir tempo içindeyiz ama okuyunca sizi aramak istedim" dedi, "SHÇEK Genel Müdürü ismail Bey de sizi arayacaktı" diye ekledi. Aramıştı ismail Barış aslında ama ben Sayın Akşit'ten Vali'nin neden bu işin içinde olduğunu, intihar eden kızları israrla basın karşısına çıkarmak istemesindeki nedeni de öğrenmek istiyordum."Sosyal Hizmetler İl Müdürü Vali'ye bağlı çalıştığı için onun da sorumluluğunda, belki de intihar olayı olması nedeniyle kızların sağlıklı olduğunu göstermek istediler" dedi Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan.'Sağlıklı oldukları nasıl görülebilir ki' diye sordum. 'Bu çocukların, hele de yalvarmalarına rağmen zorla teşhir edildikten sonra hangisinin ruhu sağlam olabilir?' "Haklısınız" dedi Bakan Akşit, "Yurtlardaki çocuklara baskı ve onların teşhiri kabul edilemez. Onun için biz de Sosyal Hizmetler İl Müdürü hakkında soruşturma başlattık, işin aslını öğrenince size de bildireceğiz." Aslında Vali'ye de davranışının hesabını yargı sormalıydı, gazeteciye ve herkese soruluyorsa valiye, siyasetçiye neden sorulmasın?O günler de gelecek inşallah. Şimdilik SHÇEK yurtlarında kalan kızların sahipsiz olmadığını hem biz bilmek, hem de onlara duyurmak istiyoruz.