Dün, "Türkler" sergisi için geldiğim ve birkaç gün daha kalmaya karar verdiğim Londra'da bir arkadaşımla konuşurken konu yine siyasete kilitleniverdi...
"Bu yıl iyi atak yaptık" dedi arkadaşım. "Avrupa'nın başkentlerinde harika sergiler açıyoruz, Türk filmleri arka arkaya sinemalara geliyor, DVD'leri mağazalarda satılıyor, ünlü sanatçılarımız başkentlerde konserler veriyor..."
Kısa bir duraklamadan sonra, yüzündeki mutluluk ifadesi kaybolarak ekledi: "Ama Türkiye'de siyaset yine karmakarışık değil mi? Hiç düzelmeyecek miyiz biz?"
Onu rahatlatacak şeyler söylemek için hafızamı zorladım, zira uzakta da olsak yakından izlediğimiz Türkiye gündemi gerçekten de kötü siyasi alışkanlıklar bırakılmış, artık "olumlu çizgiden sapmama" kararı alınmış gibi görünmüyordu doğrusu. Açıkçası ben de İngilizler'in ne kadar rahat, huzurlu, sorunları çözülmüş bir millet olduğunu görüp imrenirken, bir yandan da bizim "ne olursa olsun, ne kadar kötü tecrübeler yaşarsak yaşayalım 'eski tas eski hamam' kalışımıza, aynı siyasi alışkanlıkları, istismarı devam ettirişimize" üzülüp duruyordum.
Söyleyeceğim şu ki sevgili dostlar, "Davulun sesi uzaktan hoş gelir" sözü de her zaman için doğru değil. Bizim davulların sesi uzaktan da hiç hoş gelmediği gibi galiba insanın içini daha çok acıtıyor. Bir tarafta ilerliyormuş gibi yaparken diğer tarafta aynı yerde sayıp duruyoruz. Görüntü neye yarar ki, kafalar değişmedikten sonra...
Başbakan provokasyonu!
Adnan Menderes'i, sorgulayacak bir 'maddi istismar' konusu bulamadıkları için "Örtülü Ödenek'ten cımbız almakla veya kahvaltılarını karşılamakla" suçlayan ve sonunda idam eden bir toplum (ne yazık ki o karan verenler de bu topluma ait idiler) şimdilerde hâlâ on binlerce dolarlık hediyeleri kabul eden başbakanlar için mazeret uydurmakla meşgul. Hayır, hayır; ona "hediyeyi geri verdiği için teşekkür ettiğimi" unutmadım, o başka mesele... Ama birilerinin çıkıp da "kabul edilmesine kılıf uydurmaya çalışması" bana kabul edilemez geliyor.
"Bir büyük yanlış yapıldı -duyduğumuza göre ondan öncekiler de benzer yanlışları tekrarlamışlar- bundan sonra asla yapılmaması için çok dikkat etmeliyiz" değil söylenen, mazeret bulma cabası...
Ve daha bu tartışma bitmeden aynı Başbakan, teşekkürleri ağızlarımıza tıkayarak bu kez "kurban kesimi" konusunda bir başka fahiş hataya girişiyor. İnsanların 2005 yılında artık ülkelerinde vahşet sahneleri izlemek istemediklerini anlamak çok zormuş gibi, insanlık dışı kesimlere yapılan itirazları yine "dine karşı hareket" olarak algıladığını söylüyor.
Toplumu bilerek kutuplara bölüyor, provoke ediyor. Bir Başbakan'ın bu tür bir davranışı (hele de herkesin düşüncesini açıklamakta özgür olduğu demokratik bir ülkede ve hele de kendisi düşünce ve ifade özgürlüğünü -iktidara geliş nedenleri arasında o "mağduriyetin" büyük rolünü unutmasın- savunurken) kabul edilebilir mi?
Yapılan şey, maalesef artık oy getireceği kesin anlaşılmış bir din istismarını sürdürmek, aynı zamanda vatandaşı da "saf" yerine koymaya devam etmek değil midir?
İşte bunlar yurturuldukca/yutuldukça ortaya çıkan yeni lider adayları da aynı yoldan yürümeyi tercih ediyorlar. Bu yol kolay, bu yol zahmetsiz çünkü...
Sonunda Türkiye'ye yazık oluyor, ne gam? Beyler koltuk kapsın veya koltuğu korusun da...
Davulun sesi uzaktan da kötü geliyor, hem de çok kötü.
Bakan Topbaş'a soruyoruz...
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş boyasız ve çatısız binalara kızıyor, bunlara ceza kesileceğini söylüyormuş. Bu güzel... Ama depreme karşı güçlendirilmeyen binalar için nasıl bir önlem ve ceza düşündüğü sorusunu da getiriyor akla.
Öyle ya, boyasız ve çatısız bina çirkindir ama can almaz. Diğerleri ise, olacağı söylenip duran bir büyük depremde binlerce kişinin ölmesine neden olacak. Önlemler ne durumdadır bilmek hakkımız, değil mi?
Sık sık soruyoruz ve bekliyoruz Sayın Başkan, bir etraflı açıklama da deprem için yapın lütfen!
Davulun sesi uzaktan hoş gelmiyor!
Dün, "Türkler" sergisi için geldiğim ve birkaç gün daha kalmaya karar verdiğim Londra'da bir arkadaşımla konuşurken konu yine siyasete kilitleniverdi...
Haberin Devamı

