"17 Aralık'tan sonrasına dayanabilecek misiniz?"

8 Aralık 2004

Avrupa Parlamento'sunda, Avrupalı Parlamenterlerin organizasyonuyla Pazartesi-Salı günü yapılan, benim de izlediğim toplantıdaki önemli konuşmaları aktarmaya devam ediyorum.Konuşmaların önemli kısımlarını buraya almamın ve sizlerle paylaşmamın asıl nedeni ise Avrupa'nın güzel ve okşayıcı sözler yanında "bugünden sonra" gelecek olan isteklerin "bugüne kadar" gördüklerimizden çok daha ağır olabileceğini anlattığını hepimizin bilmesi gerektiği gerçeği...Şimdi, toplantıda bir başka AP üyesi; konuşmasının sonunda "Hemen gitmek zorundayım zira bugün Karma Komisyon'a da başkanlık edeceğim" diyen Andrew Duff'ın sözlerine değinmek istiyorum."Şüphe yoktur ki Türkiye AB'ye dahil edilmelidir, bu konuda en ufak bir tereddütümüz yok" sözlerinden kısa süre sonra:"Kürdistan ayırımcılığı artık Türkiye'nin gündeminden çıkmalıdır" diyen Duff'ın, Avrupa Parlamentosu Başkanı Borrell'in birkaç gün önce yaptığı dil sürçmesini tekrarlaması dikkat çekiciydi.Arkasından hemen; "Eğer Erdoğan Hükümeti AB'den PKK ile görüşmelerde yardımcı olmasını isterse Brüksel bu konuda seve seve yardımcı olacaktır" dedi ki konuşmacılar arasında olan Mehmet Ali Bayar az sonra bu cümleye "Biz demokratik bir Avrupa'nın parlamentosunda olduğumuzu sanıyorduk. Türkiye'nin bir terör örgütüyle masaya oturmasını mı öneriyorsunuz" sorusuyla itiraz etti.Andrevv Duff'ın son cümlesi; "Türkler AB'yi gerçekten istiyorsa Kürtler ve Rumlarla nihai bir uzlaşmaya varmak zorundalar. Türkiye'nin Güney Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması hem Türkiye, hem Kıbrıs hem de Yunanistan kamuoylarının yumuşamasını sağlayacaktır" oldu.Duff'ın bu konuşma sırasında "Önemli bir uyarı yapmak istiyorum" diyerek söylediği şu sözler de "gelecek olan istekler" hakkında biraz bilgi veriyordu:"AB müktesebatı Türkiye tarafından benimsendikten sonra AB'yi isteyip istemediğine Türkiye'nin kendisi karar verecektir. Halihazırda tam üyelik Türk kamuoyunun tümüyle desteklediği bir proje. Zaman ilerledikçe bu destek azalacaktır zira insanlar tam üyeliğin ne demek olduğunu ancak o zaman anlayacaklar. Müzakereler sonrasında aynı desteğin devam edip etmemesi AB'yi gerçekten isteyip istemediğinizin testi olacaktır."Ve devam ediyor: "İç savaş koşullarında bir devletin AB'ye üye olması söz konusu olamaz. Bazı ihtilaflar olur ise ve Türkiye eski haline dönerse üyelik de askıya alınır. PKK'nın dağlardan indirilmesi ve şiddet kullanmaktan vazgeçmeye ikna edilmesi gerekiyor."Şimdi konuşmanın tümünü değerlendirin. Demek ki Türkiye'nin üyeliği sadece PKK'nın kararına bağlı olarak yeniden gözden geçirilebilecek. Haydi Kıbrıs'ı, 'Kürt meselesi' diyerek sanki Türkiye'de özellikle Kürtlere bir ayırımcılık varmış gibi önümüze sürdükleri 'sorun'u, Ermeni olayını filân bir tarafa bırakalım. "PKK terörü"nü(!) bile bizim taviz vermemiz gereken bir konu olarak görüyorlar. (Devam edecek)Şiddet'in ta kendisi!Gelinim Olur musun" isimli programda Semra Hanım ismindeki kaynana(!) ile Sinem isimli gelin adayının kavgaları, canhıraş feryatları insanların tahammül sınırını aşmış vaziyette. Görmemeye imkân yok çünkü ne zaman açsanız oradalar.Semra Hanım'ın Sinem'e yaptığı akıl almaz hakaretler, o genç kızın ağlayarak arkadaşlarına sığınması, bu hanıma (ne hanımmış ama) "Bana hakaret etmeyin, buna hakkınız yok" çığlıkları, bütün bu görüntülerin topluma, gençlere izletilmesi dayanılır bir durum değil.Yapılan tam bir şiddet olayıdır ve tekrar ediyorum; şiddetin her boyutundan muzdarip, kadınların erkekler tarafından ezildiği, tecavüzden töre cinayetlerine her vahşete maruz kaldığı bir ülkede buna izin verilemez.İlgili kuruluşların, STK'ların, kadın örgütlerinin "insan haklarına da aykırı" olan bu şiddet gösterisine itiraz etmesi ve önlenmesi için harekete geçmesi gerekmektedir.Neden susulduğunu anlamıyorum.

Devamını Oku

Avrupa Parlamentosu Türkiye gibiydi!

7 Aralık 2004

Bir ay içinde 2. Brüksel seyahati... Pazartesi günü Avrupa Parlamentosu'ndaydım. O meclisin sıralarında oturdum, kulaklığımı taktım, notlarımı aldım ve orada olmanın nasıl bir duygu olduğunu yaşadım.Nasıl bir duygu?Hemen söyleyeyim; çok güzel. Medeni ülkeler topluluğunun, dünyanın ikinci önemli gücü haline gelen bir kuruluşun içinde, hatta tam merkezinde olmak, yakında gerçekten "içinde" olacağını yerinde hissetmek güzel ve güven verici.AP üyesi Emma Bonino ile arkadaşlarının organize ettiği ve Turkcell'in de etkinliklere destek verdiği 'Turkey and the European Union: Reasons for a Historic Choice" (Türkiye ve Avrupa Birliği: Tarihi Bir Seçim İçin Nedenler) isimli konferansa davetli olarak katıldım.Önce şunu belirtmeliyim ki Turkcell kusursuz bir organizasyon yapmış. Saat gibi işleyen bir sistem, hiç bir aksama yok ve tüm faaliyetler son derece profesyonel genç bir ekip tarafından yürütülüyor. Benim hoşuma giden ve dikkatimi çeken, sözlüklerinde "imkânsız sözcüğünün olmayışı. "Sorun mu var, anında bir çözümü de vardır" anlayışıyla çalışıyorlar. Bu arada bir de 'Türkiye'yi tanıtma" çalışmaları olduğunu, tanıtım filmleri çekerek dağıttıklarını öğrendim. Bugünlerde dünya televizyonlarında gösterilmekte olan, THY uçağında da bir benzerini izlediğim muhteşem tanıtım filmlerini de onlar mı çekiyorlar bilmiyorum ama Avrupa faaliyetlerini gördükten sonra en iyisini yapacaklarına kuşkum yok.AB sizin eviniz ama...Şimdi gelelim AP'deki Türkiye konulu konferansa. Gerçekten de Türkiye'ye verdikleri önemi hissettiren ve bu nedenle bizler için son derece etkileyici olan toplantıda çok sayıda yabancı gazeteci, dinleyici ve siyasetçinin yanında yine çok sayıda Türk vardı. Emma Bonino'nun Türkiye'nin mutlaka AB'nin içinde olması gerektiğini, bunun için sonuna kadar ellerinden gelen her desteği vereceğini söylediği açılış konuşmasından sonra söz alan hemen hemen her Avrupa Parlamentosu üyesi benzer sözleri tekrarladılar.Durum böyle olunca kendinizi birdenbire her şey olup bitmiş ve siz de bu ülkelerin arasına girmiş gibi hissediyorsunuz. Ertesi sabahın erken saatlerinde Brüksel'in AB bayrakları dalgalanan yüksek binalarla dolu caddelerinden havaalanına doğru giderken, gözüme ilişen her AB posteri ve bayrağında "Biz de artık buradayız, biz de bu gücün içindeyiz" duygusunu hissettim.Kendimi o kadar kaptırmışım ki havaalanında AB üyesi ülkelerin pasaport sırasına girdiğimi ancak masadaki görevli söyleyince fark ettim. Ona "Önemli değil, nasıl olsa yakında buradan geçeceğiz, şimdiden geçsem ne olur?" deyince adam gülmeye başladı. Ama damgayı da vurdu.Anlayacağınız hepinizden önce AB'ye girmiş bulunuyorum arkadaşlar.4 önemli sorun!Kendimizi kaptırdık kaptırmasına da arkadan birçok AB parlamenterinin vurguladığı sorunlar geldi yine. Önce dört önemli konu üzerinde İsrarla durdular. Önce Bonino şöyle dedi: "Burası sizin eviniz, Avrupa sizinle beraber ama... Avrupa kamuoyunun hassas olduğu, itirazla karşılaşan 4 önemli konu var:1) Kürt meselesi 2) Ermeni Sorunu 3) Kıbrıs 4) İnsan hakları.Daha sonra diğerlerinin de tekrarladığı konular arasında, gördüğünüz gibi 'Yakında ciddi şekilde önümüze sürülecek' dediğimiz "Ermeni İddiası" da yer alıyor. "Müzakereler en kısa zamanda başlatılsın, AB iyi niyetliyse bunu göstermek ve Türkiye'yi 'aday ülke' yapmak zorunda" diyen, verilebilecek her desteği açıkça veren Avrupalı siyasetçiler bile "Bu sorunları halletmek zorundasınız" diyor.Yarın devam edeceğim...

Devamını Oku

Vurun basına!

7 Aralık 2004

Bir rezalettir gidiyor. Hani "susalım", "fevri davranmayalım", "bekleyelim bakalım" dedikçe hakaretin dozunu arttırıyorlar. Avrupa Parlamentosu Başkanı konuşmaya başladığından beri basın yine şamar oğlanı pozisyonuna geçmiş durumda.Gelen vuruyor, giden vuruyor.Önce Bülent Arınç "Palavros" konuşmasını yaptı ve Borrell'e soru soran basına palavracı dedi. Üstelik o basın bunu hak edecek bir şey yapmak bir yana son derece yerinde hareket etmiş, görevini hakkıyla yapmış ve abuk bir "Kürdistan" lâfına tepki göstermişti.Aslında kutlanması gerekiyordu, bir yabancı siyasetçinin önünde hakarete uğraması değil.Sonra sıra Borrell'in "Diyarbakır'a gideceğim" lafına itiraz eden gazeteciye geldi. Doğrusu ben izlemedim, olayı sizler gibi gazetelerden okudum ama kimi görsem aynı konudan söz ediyor. İnsanlarda müthiş bir tedirginlik ve öfke yaratmış.Bir gazeteci, üstelik STK Birliği Yöneticisi olduğunu söyleyen bir gazeteci "Diyarbakır'a niçin gidiyorsunuz" diye sorduğu için otelin güvenlik görevlisinden yumruk yiyor. Sonra da dışarı çıkınca bir daha salona alınmıyor.Bu bir skandaldır. Hem de "insan hakları" konusunda attı mı mangalda kül bırakmayan, senelerdir başımıza ekşiyen Avrupa'nın Parlamento Başkanı'nın karşısında! Otelin güvenlik görevlisinin bu cesareti bulmasına şaşırmamak lâzım, zira AKP hükümetinin yöneticilerinin de basına karşı tavrı bu. Kin, öfke, aşağılama, hakaret... Kendilerinde her hakkı görüyorlar.Ayrıca bir noktayı daha eklemek istiyorum; bu gazeteci haksız değil. Her gelen (Prens Charles dahil) bir kez Diyarbakır'ı ziyaret eder oldu. Neden önce Ankara, sonra Diyarbakır? Neden Gaziantep, Urfa, Siirt, Mardin değil de hep Diyarbakır? Maksat mutlaka oraya gitmekse, Güneydoğu'da, Doğu'da başka il mi yok? Yoksa orası bir başka ülkenin başkenti filân mı?Neden bütün uluslararası konferanslarda hep Diyarbakırlılar konuşuyor?Bu ani ve büyük ilginin sebebi nedir, açıklasınlar bize.Bülent Arınç ve onun gibi, basını aşağılayan tüm siyasetçileri kınıyor, gazetecilere yapılan bu haksız ve çağdışı saldırılara fırsat verenleri saygıya davet ediyorum.Saygısızlıklarını kendilerine aynen iade ettiğimizi bilsinler.AB'ye girmek için basını o adamların önüne paspas yapmaları gerekiyorsa, bedel buysa eksik olsun!Gönül ev gönüllerGeyre Vakfı çok eski ve önemli bir tarihe sahip olan Afrodisias'tan çıkarılan eserleri korumak ve bu bölgeyi tarihiyle yaşatarak ülkeye kazandırmak için yıllardır faaliyetini sürdürüyor. Sağlığında Sevgi Gönül'ün desteği ve onunla birlikte çok sayıda gönüllünün çabalarıyla yıllar süren çalışmalar sonunda elde edilen eserler onun ani ve üzücü kaybından sonra Ömer Koç'un desteğiyle koruma altına alınıyor.Afrodisias'ta kurulacak görkemli, güzel bir müze Sevgi Gönül'ün hayaliydi, o ne yazık ki göremedi ama yine de inşallah bu hayal yakında gerçek olacak.Geyre Vakfı, son olarak geliri tümüyle bu müzeye ve Afrodisias kazılarına bırakılacak bir konser organize etti. Koçbank Özel Bankacılık'ın katkıları ile gerçekleştirilen, Şef Alexander Rudin yönetimindeki Moskova Oda Orkestrası ile solist Tuncay Yılmaz'ın yer alacağı klâsik müzik konseri bu akşam saat 20.00'de AKM'de yapılacak.Ben önemli bir toplantı için İstanbul dışında olacağımdan ne yazık ki bu çok özel gecede bulunamayacağım. Ama bugüne kadar olduğu gibi bugün ve bundan sonra da Geyre Vakfı'nın çalışmalarını bütün kalbimle destekliyorum.Sadece başardıkları için değil, böyle güzel bir özveri örneği sundukları için de.Onlar Türkiye'nin sessiz ve alkışlanası gizli kahramanlarıdır!(Not: Yazılarımızı İnternet'ten okuyanlara küçük bir açıklama: Bizim sistemimizde genel bir hata olarak 'r ve ı' harfleri yanyana geldiğinde 'n' olarak çıkıyor. Şu sıralarda bu hatanın düzeltilmesi için çalışmalar sürüyormuş. Elimizde olmayan nedenlerle ortaya çıkan bu durumu bilginize sunuyorum.)

Devamını Oku

21. Yüzyıl gelişmeleri!

7 Aralık 2004

Anadolu Vakfı'nın dev sağlık yatırımı; 45 bin metrekare kapalı alan üzerinde 59 yoğun bakım yatak kapasiteli, toplam 209 yataklı Anadolu Sağlık Merkezi'ni sanıyorum duydunuz. Gazete ve TV'ler son günlerde bu müthiş habere yeterince yer verdiler.Tabiî olay sadece Türkiye'nin çok büyük ve çağdaş yeni bir hastaneye, eksiksiz bir sağlık merkezine kavuşması değil. Bu merkez aynı zamanda son 14 yılda "Amerika'nın en iyi hastanesi" unvanını kimseye bırakmayan Johns Hopkins Medicine ile işbirliği içinde çalışacak ve oradaki son bilimsel ve teknolojik gelişmeler aynen burada da uygulanacak.ASM, operasyonlarda, malzeme kullanımı, dizayn, plânlama gibi konularda uluslararası kalite standardını belirleyen "Joint Commission on International Accreditation" isimli özerk kurumun beklentilerine uyacak çözümler üretmek üzere kurulmuş bir sağlık merkezi. Uluslararası Kurtköy Havalimanı'nın yakınında, Türkiye'nin en yoğun karayolu ağının ortasında yer alan hastanenin acil bölümü, acil vakalarının sıklığı göz önüne alınarak son derece geniş ve donanımlı şekilde yapılandırılmış.Bu, gurur verecek dev sağlık merkezinin geniş doktor kadrosunu ve çalışma yöntemini tanıtmak üzere geçen cuma akşamı Atatürk'ün Savarona yatında yapılan toplantıya katıldım.Dile kolay; 200 milyon dolar!Anadolu Vakfı iktisadi işletmesi İcra Başkanı Tuncay Özilhan'ın kazandıklarının büyük bir bölümünü bu işe ayırarak Türkiye çapında; köy ve kasabalarda, varoş ve şehir merkezlerinde sağlık-eğitim konularında bugüne kadar yaptıklarını ve şimdi de sağlık hizmeti ile eğitimi bir çatı altına toplayacak Anadolu Sağlık Köyü'nü 200 milyon dolarlık bir yatırımla tamamlayacaklarını anlattığı konuşmasını büyük bir mutlulukla dinledim.Sadece Sağlık Merkezi'nin 80 milyon dolarlık bir yatırımla yapıldığını duymak ve bunu Özilhan'ın büyük bir zevkle anlattığını izlemek beni inanılmaz şekilde mutlu etti. Kendisine de söylediğim gibi iyi ki ülkesine kalıcı eserler bırakmak isteyen ve bunun için gözünü budaktan sakınmayan iş adamlarımız var. Onlar sayesinde yeni müzeler, hastaneler, okullar açılıyor, sanata ve kültüre yatırım yapılıyor, tarih kurtarılıyor, korunuyor.O akşam Tuncay Bey'le yemek yerken Avrupa Birliği konusunda da uzunca bir sohbet yaptık. Onun AB üyeliğimiz konusunda son derece rahat ve güvenli olduğunu gördüm.Oyunun kuralı!"Gereksiz yere endişe ediliyor, ben hiçbir sorun çıkacağını sanmıyorum" diyerek şöyle sürdürdü konuşmasını:"TÜSİAD heyeti İspanya, Hollanda, İtalya ve daha birçok Avrupa ülkesini ziyaret ederek temaslarda bulundu. Anlattıklarına göre durum bizim basında yansıtıldığı gibi ümitsiz değil. Türkiye'ye destek veren çok ülke var. Bizim 'milliyetçi' duygularımız fazla gelişmiş olduğu için hemen her söylenene itiraz ediyoruz ama benzer siyasi ve ekonomik müdahaleler, diğer konulardaki istekler bütün aday ülkelere yapıldı. Onlar da bekledi, uğraştı.Oyunun kuralı bu. Bir de öteki tarafa geçip AB gözüyle Türkiye'ye bakalım. Kolay mı 70 milyonluk önemli sorunları olan bir ülkeyi almak? Samimiyetle söyleyelim; kolay mı? Yapılacak tek şey inançla, çıkarlarımızı da dikkatle gözeterek bu yolda yürümek. Türkiye'nin yeri kesinlikle Avrupa Birliği'nin içindedir."Çıkarlarımızı dikkatle gözeterek bu yolda yürümek... Tuncay Özilhan bence çok haklı!Bu nasıl sözlük?Biz söylemiyoruz, yine okurlar söylüyor (bugünlerde çok biriken okur mektuplarına da yetişmeye çalışıyorum); 2 Aralık tarihinde Silivri Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından bir sözlük dağıtılmış. Laikliğin dinsizlik anlamına geldiğini bildiren bir sözlük.Silivri Belediye Başkanı da bu vakfın yönetim kurulu üyesiymiş. Okurlarımız ayrıntılı bilgi için telefon numarası da vermişler.Ben sözlüğü henüz görmedim, göreceğim.Ama bu arada belki Milli Eğitim Bakanlığı da görmek ister düşüncesiyle konuyu paylaşıyorum.Bu sözlüklerin, kitapların bir denetimi yok mudur?'Osama' başlıyor'!Senaryosunu Sıddıg Barmak'ın hazırladığı ve yönetmenliğini yaptığı, Kabil'de 1 yıl süren çalışmayla çekilen Osama filmini size anlatmıştım. Filmle ilgili yazılarıma özellikle üniversite öğrencilerinden "mutlaka izlemek istediklerini" bildiren ve mümkünse DVD'yi isteyen çok sayıda mektup geldi.Onlara DVD'yi tek tek gönderemiyorum ama şu haberi veriyorum; Osama 24 Aralık'ta vizyona giriyormuş.Daha fazla bilgi isteyenler için: Tel: 0212-244 51 59 Fax:0212-2449982

Devamını Oku

Avrupa Parlamentosu'na coğrafya hocası gönderelim!

3 Aralık 2004

Senelerdir yazdık durduk; 'Avrupa üniversitelerinde Türkiye'nin güneydoğusu 'Kürdistan' olarak okutuluyor. Hem de Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler gibi bölümlerde içinde Kürdistan olan Türkiye haritaları kullanılıyor' dedik, dinletemedik. Kimse bu durumun günün birinde önümüze dikileceğine inanmadı.Daha sonra Brüksel'de yapılan Türkiye'de Kadının Gelişimi' panelinde Kürtleri tek azınlık grupmuş gibi vurgulayan konuşmaları, İstanbul'da yapılan Yeşiller Toplantısındaki benzer anlatımlara bir Çerkez dinleyicinin kalkarak "Türkiye'de benim gibi 7 milyon Çerkez yaşıyor, neden bizim adımız hiç geçmiyor da konuşmalar sadece Kürt ve Kürt hakları çerçevesinde dönüyor" dediğini yazılarımda size aktardım.Aynı yazılarımdan şu cümleleri tekrar hatırlatayım, (21.10.2004'te yazılmış): "Zira gerçekten de Türkiye'de 26'dan fazla etnik kimlik olmasına rağmen azınlık haklarıyla ilgili konuşmaların merkezi sadece Kürtler. Daha AB için müzakere tarihi verilmeden ve daha AB'nin 'ucu açık bir süreç', 'ne yaparsanız yapın sonunda üyelik garantisi yok', 'üstelik belki de sonsuza kadar Türkler'e Avrupa'da serbest dolaşım yok' gibi şartları tartışılmadan 'Ermeni Soykırımı iddiası' ve 'azınlık hakları çerçevesinde Kürt hakları' neredeyse bütün konuşmaların başlıca konusu (...)"Yapılan her uluslararası toplantıda, özellikle AB ile ilgili toplantılarda benzer konuşmaları duyuyoruz, önce ya Diyarbakır'dan gelen konuşmacılar (çoğu kez Diyarbakır) veya aydınlarımız tek azınlık Kürt halkmış ve onların hemen her hakkı elinden alınıyormuş gibi konuşmalar yapıyor. Sonra da AB'li parlamenterler sözü onlardan alıyor ve işte buraya kadar getiriyor.Dilinize hakim olunNereye kadar? Avrupa Parlamentosu Başkanı Bay Borell'in "Kürdistan'a gideceğim" lâfına kadar. Hemen ardından, itiraz gelince "dilinin sürçtüğünü, sadece coğrafi bir tanımlama yaptığını" söylüyor. Konu Türkiye olunca ABD Dışişleri Bakanı (üstelik) Powell'ın, Borell'in, hepsinin dili sürçüyor nedense... Powell da Türkiye'den İslâm Cumhuriyeti olarak söz edip "dilim sürçtü" demişti. Ne dilmiş bunlarınki de ama?Biri bunlara "dili sürçmeden konuşma" dersi vermeli galiba... Biz daha güçlü, daha istikrarlı bir ülke olsaydık dilleri bu kadar kolay sürçebilir miydi?"Dil"den "coğrafya"ya geçelim, Borell Bey "Coğrafi olarak Türkiye'nin içinde Kürdistan gibi bir bölge olup olmadığı" sorusuna cevap vermemiş. Demek ki bilmiyor(!)Coğrafya hocasını da biz mi göndersek kendisine acaba? Bayağı AYIP OLUYOR da!Biz, bu meseleleri kokusu yeni çıkmaya başladığında ele alıp gerçekleri beyinlerine sokamadıkça, dev bir sorun haline gelmeden görmeme, ciddiye almama huyumuzdan vazgeçmedikçe daha çok dil sürçmeleriyle karşılaşacağız, hazır olalım.Ve asıl ondan sonrasına hazır olalım!Kadınlar dikkat eder!Dün, Türkân Sabancı'yla yaptığım röportajın ikinci bölümünde öyle bir fotoğraf çıktı ki 'eyvah' dedim, 'Türkân Hanım şimdi haklı olarak üzülür.' Haklı olarak, çünkü yüzü henüz öyle kırışık filân değil. Tam aksine o kadar güzel, pürüzsüz bir cildi var ki -lâf aramızda- hangi kremi kullandığını sordum.Tabii üzücü konulardan, üstüne üstlük bir de toplumun ciddi sıkıntılarından söz ederken o sıkıntı yüze de vuruyor. 20 yaşında biri konuşsa onun da yüzü kırışır. Kullanılan fotoğraf da üzüntüsünü yansıttığı için öyle seçilmiş besbelli. Ama ben kadınların, hepimizin bu konulara ne kadar dikkat ettiğini, üzerinde durduğunu bildiğim için aynı gün çekilen bir başka fotoğrafını buraya alıyorum.Torun sahibi bir hanım olarak mükemmel bir cilt, haksızlık etmeyelim değil mi?

Devamını Oku

GORA ve Büyük İskender (2)

2 Aralık 2004

Dün 'O filmlerde de sık sık değişen dekorlar, hızlı bir akış vardır. Dekorların, sahnelerin çoğu gerçek dünyayla bağlantınızı koparır. Sadece Inspector Clusoe'un oyununa, esprilerine kilitlenirsiniz' paragrafıyla bitirmiştik. Devam ediyoruz...GORA'ya çok emek verilmiş ve Cem Yılmaz iki ayn rolde müthiş bir performansla oynamış. İzlerken onun tamamen farklı bir boyutta çalışan beynine, zekâsına, doğallığına bir kez daha hayranlık duydum. Çoğu sahnede dakikalarca güldüm. Sonra 'keşke bir yabancı yapımda da oynayabilse' diye düşündüm.Gerçi GORA diğer ülkelerde de gösterilmeye başlandı ama tamamen bizim espri anlayışımıza göre yazıldığı için aynı şekilde algılanamayacağını biliyorum.Kara mizahŞimdi birkaç eleştiri... Birincisini daha önce bir başka filmi için de yapmıştım (hatırlayacağına eminim); çocukların, gençlerin (ve de sigaraya çok düşkün bir milletin) izleyeceği kesin olan filmde çook sigara içiyor. Sigaranın paketini de sık sık gösterdiği için reklâm amaçlı mıdır bilemem ama çook! Bence yanlış... İkincisi özellikle filmin başındaki okkalı küfür gibileri gerçekten olmasa da olurdu. Yabancı filmlerin çoğunda da küfür var ama yine; GORA çocukların da izlemek isteyeceği (ve özellikle Cem Yılmaz'ı sevdikleri için de etkileneceği) bir film...Aynı nedenle robota kırda çobanın tecavüz sahnesi... Ülkemizin gerçeği bir kara mizah olarak müthiş ama... Anne babaların o sahnede "Ne yapıyor?" sorularına cevap vermeleri biraz zor olacak. (İzleyen gençlerden öğrendiğime göre onların da çoğu bu sahneyi rahatsız edici bulmuşlar.)Sonuç: "Sen öylece dursan da güldürürsün, hiçbir şey yapmasan da idare eder" gibi sözler bence palavra. Sanat kolay değil ve iyi ki Cem Yılmaz öylece durmuyor.Hâlâ görmediyseniz GORA'ya gidin, beğeneceksiniz.Başrollerini Colin Farrell, Angelina Jolie, Anthony Hopkins, Val Kilmer gibi ünlü sanatçıların oynadığı Büyük İskender de savaş filmi sevenler için izlenebilecek bir film. Truva ve Kral Arthur benzeri sahneler kısa aralıklarla bu filmleri de izlemiş olanlar için biraz sıkıcı gelebilir ama ben beğendim.Burada da İskender'in süregiden eşcinsel ilişkileri, özellikle Aşil'in de eşcinsel olduğunun sık sık vurgulanması rahatsız edici olabiliyor.Erkeklerin öpüşme sahnelerini görmelerini istemiyorsanız çocuklarınızı götürmeyin.Çağdaş Sanat buluşmasıArt İstanbul Uluslararası Çağdaş Sanat Buluşması bu yıl'Barış ve Sevgi için'teması ile üçüncü kez düzenleniyor. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda 8-12 Aralık tarihleri arasında yapılacak olan fuarda 72 sanat galerisi yer alacak ve bu galerilerin çoğu Fikret Mualla, Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu. Burhan Doğançay, Koray Ariş, Kornet, Hamit Görele, Mustafa Plevneli gibi ünlü resim ve heykel sanatçılarının eserleriyle katılacaklar. Fuara yaklaşık 50 bin kişinin katılması bekleniyormuş ve bu yıl ilk kez çeşitli ilköğretim kurumlarının öğrencileri fuarı ücretsiz olarak ve ünlü ressamların rehberliğinde gezeceklermiş.Sanatseverlerin kaçırmaması gereken büyük bir fırsat...Ayrıca Genç Sanatçılar Resim Yarışması için başvurular 12 Kasım'a kadar kabul ediliyor. Yine ayrıca orada Art Cafe adında bir kafe ile, akşamları yemek, kokteyl minder sohbetleri gibi sürpriz etkinlikler de var. (Daha ne istiyonuuz?)Çocuk suçlular!Onlara ceza yok, suçu bir çocuk işlemişse hakkında zabıt bile tutulmuyor ve çocuk hemen ailesine teslim ediliyor.Eğer suça aile de ortaksa hemen bir sonraki eylem mekânına doğru yola çıkılıyor.Bankadan para mı çalınacak çocuklar önde, kuyumcudan altın mı yürütülecek ailece faaliyetteler.Çünkü onlar yasaları çok iyi biliyorlar. Peki buna bir çare bulunmayacak mı?Bu suçlu çocukları ailelerinden alıp ıslah evlerine göndermek, psikologlar ve eğitmenlerle onları vazgeçirmek mümkün değil mi?Cezaevlerindeki yetişkin suçlular için bile 'topluma kazandırma' projeleri üretilir, onlara el sanatlan öğretilirken çocuklar neden öylece salıveriliyor?Ve son soru;Bütün bu olaylar benden başka kimseyi rahatsız etmiyor mu Allah aşkına?Kedi Güler, Köpek Güler...Hayvanseverler için bundan daha iyi bir buluş olamaz. Güler, 2005 yılı için kocaman takvimler hazırlatmış. Burada kedi ve köpekler öyle puf puf bembeyaz ve duygu sömüren sevimli tablolar halinde sunulmuyor, grisiyle, tekiriyle, siyahıyla tam oldukları gibi doğal karakterleriyle yansıtılıyor. Zaten amaç da bu; Hayvan Güler alemini duygusal şablonlardan kurtarmak. O kadar da sevimli bir açıklama yapmışlar ki: "Güler ekibi, çalışma süresi boyunca 'çek şu kameranı!', 'sizin takviminizden bana ne!', 'bana dokunma tamam mı!' diyen, kendinden başkasını asla takmayan takvim kahramanlarını sabır ve sevgiyle poz vermeye ikna etti."2004 yılında çalışma masamda güzel kedilerle dolu bir takvim vardı. Bu yıl masaya sığmayacağı için duvarda duracak. Siz de Kedi Güler ve Köpek Giller'i görmek isterseniz Remzi, Nezih, İnkilâp, Dost, D&R gibi kitapçılarda bulabilirsiniz.Site Adresi: www.giller.cc Tel: 0212-217 96 04

Devamını Oku

GORA ve Büyük İskender

1 Aralık 2004

Bugünden başlayarak yavaş yavaş sanata dönüş yapacağım ve asla gereksiz abartılar, övgüler dizmeden size düşüncelerimi ve eleştirilerimi aktarmaya çalışacağım. Övgü varsa bileceksiniz ki hakkıyla almıştır, eleştiri varsa yine öyle... Ama tabii, sonuçta bunlar benim görüşlerim, herkes (siz de) farklı düşünebilirsiniz ve buna saygı duyarım.Kısacası ben bazı meslektaşlar gibi "eğer sivri akıllı değilseniz..., eğer her şeye bir kusur bulmuyorsanız..., eğer karamsar vb. değilseniz... mutlaka beğenirsiniz" gibi sözlerle herkesin benimle aynı görüşte olmasını beklemeye veya eleştirilerin önünü tıkamaya çalışmayacağım. Kendimize ait eserlerin tümüyle kusursuz olduğunu, onlarla hiçbir eserin yarışamayacağını iddia etmeyeceğim. Zira bu doğru bir yaklaşım olsaydı ne Broadway'de oynanan oyunlar için Amerikan gazete ve dergilerinde, ne de Londra'da, Paris'te, Roma'da, Viyana'da, Atina'da oynananlar için o ülkelerinkinde hiçbir eleştirinin çıkmaması gerekirdi.Sanat eserlerinin yaratılması ne kadar önemliyse eleştirilerle geliştirilmesi de en az onun kadar önemlidir. Bununla birlikte eleştiri, elbette Şehir Tiyatroları'nda bazı sanatçıların oynanan eserlerin durdurulması için gösterdikleri çabanın adı da değildir.Bugün GORA'dan söz edeceğim, oynamaya başladığında Londra'daydım ve sanıyorum oldukça fazla eleştiri aldı. Ben filmi Salı akşamı seyrettim ve çok beğendim.Bridget Jones (2) filmine övgüler dizebiliyorsak, orada paraşütle atlama ve domuzların arasına düşme sahnesini, birinci filmin benzeri sahneleri, koca popoların sık sık yakın çekimle komedi unsuru olarak kullanılmasını beğeniyorsak GORA'yı çok beğenebiliriz.Sadece karşılaştırma olsun diye söyledim, yoksa GORA başlıbaşına bir Peter Sellers veya Louis de Funes filmi lezzetinde. Bana her ikisini de anımsattı, özellikle Peter Seller'in Pembe Panter'lerini.O filmlerde de sık sık değişen dekorlar, hızlı bir akış vardır. Dekorların, sahnelerin çoğu gerçek dünyayla bağlantınızı koparır. Örneğin Pembe Panterlerde sadece Inspector Clusoe'un oyununa, esprilerine kilitlenirsiniz. (Devam edecek)Reddederim!Değerli bir meslektaşımız dün köşesinden Türk medyasına veryansın ediyor, trafik suçlarına karşı cezaların arttırılması için kampanya halinde İsrarı sürdürmediklerini iddia ederek "AB'ye gireceksek önce medya bu kafayı değiştirmeli, ben her zaman bunu söylemişimdir" diyordu. Önce bu iddiayı en azından medyanın bir üyesi olarak reddediyor sonra da nedenini açıklayarak küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.Sevgili meslektaşım bazen yazılarına yapılan itirazlan köşesine taşır bazen de 'hiç yapılmamış' farz eder, onun için isim vermiyorum. Ama... Kendisi Türk Ceza Kanunu tartışmaları sırasında önce "kadınların kendilerini kaçıranlarla veya tecavüz edenlerle evlendirilmeleri" konusunda harika yazılar yazmış, hak ettikleri şekilde cezalandırılmaları gerektiğini söylemiş, sonra bir gün fikir değiştirerek cezanın yeterli olmayacağına, asıl önemli ve öncelikli olanın eğitim olduğuna karar vermişti.Bunu yaparken de "Bütün medeni ülkelerin çözümü aynıdır, önce ağır ve caydırıcı ceza getirir, sonra zaman içinde eğitimi de (TV öncelikli olarak) yaparsınız" diyenlere yine kızmayı ve onları "işin kolayına kaçmak" la suçlamayı unutmamıştı.Olabilir, ben görüşlerine saygı duyduğum, aklına, deneyimine güvendiğim için bunu da kabul ederim (ama zamanında itirazımı da yaparım -ki yapmıştım.) Öte yanda ceza kanunları, "önce ceza" israrını yapanların çalışmaları sayesinde değişti. Trafik suçlarına verilen cezalar da ağırlaştırıldı. Bu israrı aylar boyu sürdürenler (hukukçular, STK'lar, bazıyazarlar) arasında ben de vardım.Şu anda yapılacak tek şey, yeni TCK'nın Nisan'dan önce uygulanmaya başlamasını istemektir. Başka bir itiraz da kalmadı ortada zaten!

Devamını Oku

Ermeniler neden gerçekleri tartışmıyor?

1 Aralık 2004

Senelerdir Ermeni Soykırım İddiası" konusunda bizim ve Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya gibi diğer ilgili ülkelerin arşivlerinden alınan rakamları ve olayları yazar dururuz. Kısa süre önce günler boyu dizi halinde bunları tekrar verdim.Bunları yazarken Başbakan Tayyip Erdoğan'ın aksine Tarihin yalnız tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli' olduğunu da sık sık vurguladım. Bu yazılarla ilgili, Ermeniler tarafından da yapılan zulüm ve cinayetleri, aile büyüklerinin yaşadıklarını anlatan çok sayıda okur mektubu aldım. Keşke hepsini burada size de duyurabilsem ama ne yazık ki mümkün olmuyor. Ermeni okurlarımdan gelen mektupların ise bazıları kendi taraflarından duydukları hikâyeler, bazıları "Ermeni-Türk ayırımı yapılmaması" isteğini içeriyordu. O arada Amerika'daki Türkler'in bile kendi aralarında gerçekleri ortaya çıkarmaya çabaladıklarını da anlatmıştım size.Şimdi bu soykırım iddiasını araştırmak ve gerçekleri dünyanın önünde masaya yatırmak için Türk ve Ermeniler'in birlikte yaptıkları bir çalışma var. Arşivler ve yabancı gözlemcilerin ağzından anlatılanlar, belgeler ortaya konacak, olay anlaşılacak. Böylece "soykırım"ı kabul eden ve hatta sınırları içinde 'soykırım olmadığını söyleyenlere' hapis cezası veren, bu olayı Hitler'in Yahudi soykırımıyla aynı yasa maddesine alan ülkelerin, ABD eyaletlerinin "ne kadar doğru veya yanlış" bir karar verdikleri de görülecek.Dün Yalçın Doğan yazmıştı, Ermeniler bu buluşma için kararlaştırılan 31 Aralık 2004 tarihini değiştirmek veya 'hiç buluşmamak' niyetindelermiş."Türkiye'de asla bir Ermeni Soykırımı olmamıştır, olaylar Ermeniler ve Ruslar tarafından başlatılmış, benzet katliamlar önce Türkler'e uygulanmıştır" diyen tüm tarihçileri korkutarak, tehditle, şantajla susturdular.Son konuşabilenler Bernard Lewis, Andrew Mango ve Justin Mc Carthy oldu. Atatürk rolünü oynayacak yabancı aktörleri bile tehditle sindirerek vazgeçirdiler. Büyükelçilerimizi öldürdüler. Soykırım iddialarını her fırsatta önümüze sürdüler. Ve şimdi tam ortaklaşa çalışma ile gerçeklere ulaşabilecekken, tam bu şansa sahip olmuşken kaçıyorlar.Neden acaba? Yeterli kanıt mı yok ellerinde, yoksa tüm kanıtlar kendilerinin aleyhinde mi?Biz de bilmek istiyoruz artık... Haydi bekliyoruz, buyursun açıklasınlar.Açıklamadıkları takdirde bu kaçışı dünyaya duyurmak da Türk hükümetinin ve basının görevi olmalı!Başkanlık ve padişahlık!Turgut Özal ve Süleyman Demirel döneminde de gündeme gelen ama basının "Kendileri için istiyorlar" bağrışmasıyla önü kesilen başkanlık veya yan başkanlık sistemi tartışmaları yeniden başladı.Bizde bu sistem değişikliği ne zaman konuşulmaya başlansa sanki 'babadan oğula' padişahlıktan söz ediliyormuş ve gücü eline geçiren mutlaka bir kez de o mevkiye çıkmak hakkına sahip olmalıymış gibi konu hep baştaki isimler etrafında yoğunlaşır.Şimdi de 'başkanlık sistemi' der demez hemen arkadan "Tayyip Erdoğan da bu sistemi istiyor. Başkanlık onun da hayali, arzusu" sözleri geliyor. Oysa biliyorsunuz başkanı halk seçiyor, her isteyen aday olabiliyor ve seçim iki turlu yapılıyor. Ayrıca adayın Meclis'ten olması da şart değil.Yani, kendini uygun gören ve oy alabileceğine inanan herkese yollar açık. Ama tabiî her işimizde olduğu gibi bizde gücü elinde bulunduranların kendileri için bunu kolaylaştırmaları da pek mümkün.Önce Meclis sizi seçer, Cumhurbaşkanlığı'na gönderir. Sonra başkanlık sistemine karar verilir ve siz o koltukta oturup, ne kadar yakışacağınıza da milleti inandırdıktan sonra kolayca rakiplerinize fark atarsınız.İşte bu halkın aldatılmasıdır.Onun için eğer başkanlık sistemine geçilecekse Cumhurbaşkanı Sezer'in süresi dolmadan konunun enine boyuna tartışılması, siyaset bilimcilerin görüşlerinin alınması ve eğer gerçekten Türkiye için "en iyi çözüm" olacağına inanılıyorsa, tek parti çoğunluğundaki Meclis tarafından seçilen bir aday cumhurbaşkanı olmadan önce buna karar verilmesi gerekir.Yoksa objektif olmayan bir takım görüşlerin TV'lerden empoze edilmesi, halkın belli isimlere şimdiden alıştırılması ile başkan seçmek, yine demokrasiyi ilkel bir siyaset oyununa alet etmek olacaktır.21. yüzyılda hâlâ oyunla, aldatmacayla sistem değiştirmek Türkiye'ye de yakışmayacaktır, yanılıyor muyum?

Devamını Oku