Hergün gelen çok sayıdaki okur mektubuna ne yazık ki sık sık zaman ayırmamız mümkün olamıyor. Bugün bunlardan bir kısmına değinmek istiyorum...En yaygın kitle iletişim aracı olan televizyonun denetimli, dikkatli kullanılmasının önemi konusuna sık sık dönüyoruz.Bir süre önce okurlarımdan biri, Arda Bilgin "Medyadaki başıboşluk ve toplumsal histerimiz" le ilgili olarak yazdığım yazıya değinen bir mail göndermiş."Televizyon seviyeli bir halkın seviyesini düşürmüyor. Halk eğitimsiz olduğu için seviyesiz programları seviyor" dedikten sonra şöyle devam etmiş:"Çözüm yasaklamakta değil. Yasaklamaya başlarsak sonu kaçar ve baskı rejimine doğru gideriz. Aman!Saygılarımla..."Bu 'yasaklar ve kurallar' konusundaki nüansı iyi ayırabilmemiz gerekiyor. Demokrasi hiçbir zaman 'yasaksızlık-kuralsızlık' demek değildir. Aksine kurallara dikkatle uyulması, sınırların 'demokratik çizgilerle' belirlenmesi gereken bir rejimdir. Öyle olmasa ceza kanunları da bu kadar önemli olmazdı.Sık sık hatırlattığım gibi, ABD'de ve bazı Avrupa ülkelerinde çevrilen filmlerin o ülkede gösterimi, topluma zararlı mesaj verebileceği, ruh sağlığını bozabileceği için yasak. Bunlar bizim gibi geri kalmış ülkelere pazarlanmak üzere yapılıyor. İngiltere'de Romeo-Julyet filmi yasaklanabiliyor.Basın-medya özgürlüğü tartışmasız çok önemli ama, medyanın hiç değilse kendi içindeki denetimi, sorumluluğu da çok önemli.Benim anlatmaya çalıştığım sadece bundan ibaret...Kitaplar bulunmuyorAB sürecinde Türkiye'nin karşısına çıkarılacak en önemli konulardan biri olan Ermeni olaylan ile ilgili bazı kitapların ismini (Dışişleri ve Kültür Bakanlığı sitelerinin adresleriyle birlikte) vermiştim. Çok sayıdaki okurum bu kitapları hiçbir yerde bulamadıklarını bildirerek yardım istiyorlar.Yardımı yapacak olan ben değilim, kitapları bastırarak kitapçılarda satılmasını sağlayacak gönüllü yayınevleri veya kuruluşlar. En azından kütüphane ve üniversitelere göndermesi gereken iki bakanlık.Umalım da yine yumurta kapıya dayanınca "işi zora koşuyorlar" diye sızlanmak yerine iyice geç olmadan bu görevi üstlensinler.Okurlarıma tek tek cevap veremediğim ve bu konuda yardımcı olamadığım için üzgünüm.(Not: Bana konuyla ilgili bir başka kitap gönderen Sinan Yurtkulu ile yazdığı 'Ermeni olayları hakkındaki' kitabını 81 ilin valisine, 59 üniversiteye, bazı belediye başkanlarına, okullara ve bana gönderen emekli Sosyal Bilgiler Öğretmeni okurum sayın Leman Alp'e çok teşekkür ediyorum.)"Genç" forumcular!Kısa süre önce yazdığım ABD'deki Türk öğrencilerin tartışması' başlıklı yazımda Amerika'daki Türkler'in bir forumunda yapılan konuşmalardan söz etmiştim.Bana gönderilen mail'den bunun öğrencilere ait bir internet ağı olduğu izlenimi çıkıyordu ama değilmiş.Ömer Komili yazdığı mail'de 52 yaşında olduğunu ama hâlâ öğrenmeye devam ettiği için tanımın da yanlış olmayacağını belirterek en gençlerinin "30'una yakın bir öğretim görevlisi; Ceyhun" olduğunu anlatıyor."Çabamız Ceyhun'a yanlış olduğunu düşündüğümüz görüşlerinin karşı tezini ve onun sözde Ermeni Soykırımı olayında bu noktaya nasıl geldiğini anlatmak" diyen Ömer Komili bu forumun, üyeleri dışındakilere kapalı olduğunu da belirtmiş.Artık bu sorunu da, konuşmaları bana 'forward' eden üyeleriyle halletmeleri gerekiyor. Teşekkürlerimle onlara, bizim için çok önemli olan Ermeni Soykırım İddiası konusundaki çalışmalarında başarılar diliyorum.Bilen bilmeyene...Sevgili okurlarım, bugünden itibaren köşe içinde bir köşe daha açmak istiyorum izninizle... "Ne demişler" köşesinin sizlerin ilgisini yeterince çekmesi bana bu cesareti verdi. Gittiğim yerlerde, karşılaştığım insanlann, ne kadar eğitimli, kültürlü olurlarsa olsunlar 'görgü kuralları' konusunda giderek aşırı bir rehavete düştüklerini, kaliteli ve iyi bir toplum oluşturmanın ise görgüyle, saygıyla birebir ilişkisini hatırlatıyor. Bu konuda daha bilinçli olmamızın önemini de... Onun için bugünden başlayarak haftada birkaç kez (yer müsait oldukça) bazı unutulan görgü kurallarını hatırlatmaya çalışacağım. Bakalım yararlı olacak mı?İşte başlıyoruz;İki kişi konuşurken üçüncü bir kişinin yanlarına yaklaşrak sözlerini kesmesi, samimiyet derecesi ne olursa olsun, ayıptır. Ve bu yapılanın sırada bekleyen insanlara saygı göstermemeyerek önlerine geçmekten hiçbir farkı yoktur.
Onu denize hakim bir kayalığın yanıbaşında otururken sık sık görüyordum. Akşamın inmeye başladığı saatlerde gözlerini ufka dikerek öylece oturur, etrafta olup bitenlerle hiç ilgilenmezdi.Kızgın yaz güneşinin iyice altın rengine boyadığı sarı saçları, ince uzun vücudu ve bronz teniyle Rönesans döneminin erkek heykellerini anımsatırdı.Sanki akşam güneşi altında kıyıya vuran dalgaları tek tek içiyormuş gibi dikkatle sahili izlerken yüzünde gençliğin masumiyeti ile hüzün ve mutluluk karışımı duygular okunurdu. Yaz boyunca arabamla önünden her geçişimde bir an duraklar, bu farklı, anlamlı ifadeye bakarak hep aynı yerde oturmasının nedenini düşünürdüm.O kadar gençti ki diğer gençler gibi gezip eğlenmek yerine burada oturarak denizi seyretmesi şaşırtıyordu insanı.Sonra bir gün... Onunla son kez karşılaştığımda yanında biri kız, diğeri erkek iki arkadaşı olduğunu gördüm. Aralarında şakalaşıyor, kahkahalarla gülüyorlardı. Sevinerek gülümsedim. Yanlarından geçerken onlar da hafif meğilli yoldan yukarı doğru çıkmaya başladılar.O oturmaya devam ediyor, iki arkadaşı ise... Tekerlekli sandalyesini itiyorlardı. Dudaklarımda donan tebessümle öyle kalakaldım. Altın saçlı genç adam yürüyemiyordu.Her gün, her Allah'ın günü orada oturmasının nedeni buydu demek. Acaba geçici bir rahatsızlık veya bir kaza mıydı neden, yoksa sürekli bir 'engel' mi? Bilmiyorum, ama sebep ne olursa olsun yürüyebilen bir çok insandan daha şanslı olduğuna inanıyorum onun.Doğanın güzelliğini duyarak, hissederek yaşayabiliyor, içten kahkahalarla gülebiliyorsa bir çoğumuzdan daha şanslı. Burnunun ucundaki güzellikleri, mutlu olması için yeterli olan sağlığını farketmeden, hissedemeden, değerlendiremeden ömrünü ihtiraslar peşinde, mutsuzluk içinde tüketen kimbilir kaç milyon geçiyor bu dünyadan...Altın saçlı genç size de sahip olduğunuz ama unuttuğunuz şansları hatırlatabildi mi acaba?Karizma yeterli mi?Bir süre önce Mustafa Sarıgül'ün CHP liderliğine soyunması ile ilgili bir yazımda 'Sarıgül CHP'de yeni olduğu için onun liderliğe aday olmasına eskiler kızıyor, ondan önce sırada biz varız diyorlardır. Ama liderlik yalnız sırayla değil, biraz da karizmayla olur' demiştim.Tekrar vurgulamak istiyorum. Evet, biraz da karizma ama daha çok; dikkat, iyi niyet, saygı, dürüstlük ve diğer olumlu özellikler gerekli.Salı akşamı Londra'da Türkiye'den gelen ve İngiliz Tiyatrosu'nun merkezi olan "West End"de sahne alan 'Flames Of Passion dans gösterisini izleyenler arasında İngiltere'nin Ankara Konsolosu Dominic Clisold da vardı. İstanbul'daki bomba olayından sonra oraya gelip beş ay görev yapan, bu nedenle (aynı gün) Kraliçe'den OBE nişanı alan Konsolos'la gösteri başlamadan önce yaptığımız konuşmada "AB üyeliğimiz ve bu süreçte beklenenler"den bahsederken bir ara Başbakan Tayyip Erdoğan'la karşılaşmasından söz etti.Onun vücut dili, konuşması ve göz teması ile etkileyici, karizmatik bir siyasetçi olduğunu söyledi.Hak verdim ona. Tayyip Bey gerçekten de bulunduğu ortamda varlığını hissettiren bir insan. Ama yeterli mi?Türkiye'nin son döneminde başbakanlık yapanların hemen hepsi karizmatik değiller miydi? Ama sonuçta çoğunun verdiği zarar yarardan fazla olmadı mı?Karizma iyi, hoş ama gerçekten bence artık bu konuyu da tartışmaya açmanın zamanı geldi. Umarım Tayyip Erdoğan kendisine ve partisine oy kazandıran karizmasını olumlu işlerde değerlendirir. Ama öte yanda diğer siyasi partiler içinde fazla karizmatik olmamakla birlikte kusursuz liderlik yapabilecek isimler var. Geçmişte de oldu.Dikkat ediyorum, isimleri gündeme geldiğinde en aydın insanlar bile "Onun yeterli karizması yok" diyorlar. Sadece bu nedenle o insanlar ya ortaya çıkmaya çekiniyor veya çıksalar bile yarışta geri kalıyor. Tartışmamız gerekmez mi sizce de?Ve bir güzel olay!Hangi partide olursa olsun ayakta alkışlar, şapka çıkarırım böyle davranışa. Hangi partinin yöneticisi olursa olsun saygı, hayranlık duyarım.Yapılan "normal olan dır aslında. Medeni ülkelerde normal olarak böyle davranılması beklenir ama bizimki gibi medeniyet adına arka arkaya "yasa paketleri" hazırlanmasına rağmen kafaların eski hamam, eski tas devam ettiği bir yerde hayranlık duyulur.CHP Genel Sekreteri Önder Sav, Adıyaman'da, aday olmak isteyen bir diş hekiminden milyarlarca lira para alan ve bir ev edinen ilçe başkanının hemen istifa etmesini istemiş. Evi de elinden alarak parayı veren diş hekimine devredilmesini sağlamış.Önder Sav'ın siyaset anlayışını, dürüst ve ilkeli davranışını kutluyorum. Onun gibi davranabilen siyasetçilerin sayısı arttıkça bu toplumun ümidi ve şansı da artacaktır.Bravo Sayın Sav, bin kez bravo!
Sanatın, bilimin, teknolojinin ne kadar geliştiğini yakından izlemek için seyahat etmek gerekiyor. Gelişimini tamamlamış, medeniyeti sindirmiş toplumlardaki yaşamın huzuruyla, gelişmekte olanlar arasındaki farkı görmek için de çok gerekli bu...Hâlâ İngiltere'deyim. Ve inanın bana burada uzun yıllar yaşamış olmama rağmen 21. Yüzyılda aramızda nasıl farklar olduğunu büyük bir dikkatle inceliyorum.Burada da üzücü olaylar oluyor, İngiliz toplumunun yıllar önceki kesin ilkeli, mutlak dürüstlük içeren anlayışının, artık neredeyse kendi vatandaşlarından daha çok nüfusa sahip "yabancı"lardan etkilenerek bir ölçüde değiştiğini ve hatta ünlü nezaketlerinin bile değişime uğradığını görmek mümkün. Bununla birlikte, eğitim ile 'kurallara bağlı yaşam'ı koruma gayretlerinin olumlu sonucu hâlâ ortada.Gündüz ve gece, her an binlerce kişinin seyahat ettiği metrolarda yasadışı bir olay yok. Erkeklerin kıskançlık nedeniyle genç eşlerine kezzap atmaları, namus cinayetleri işlemeleri gibi çağ dışı davranışlar yok. Adım başı siyasi ve her türlü rüşvet olaylan yok, hak etmediği halde rezaletle, sansasyonla şöhret olabilen yok, bu nedenle toplum değerlerinin sürekli aşınması ve buna seyirci kalınması yok. Tüm yaşamını para harcamaya, gösterişe, eğlenceye odaklamış, koloni halinde yaşayan bir zengin kitlesi yok. Yok babam yok.. Ote yanda bilim, sanat, teknoloji sadece insanların daha sağlıklı, daha mutlu, daha huzurlu olması amacıyla kullanılıyor.TV'lerde her konuda eğitim programlan, belgeseller, her zamanki ağırlığını koruyor. Zararlı davranışların, alışkanlıkların önlenmesi için özellikle gençlere yönelik kampanyalar sürdürülüyor. Bunları gördükçe bunca yıl sonra hâlâ 'isteyince bir çok şeyi başarıyoruz da eğitimi sağlamakta, TV'lerimizi bu amaçla kullanmakta neden hâlâ böylesine başarısız kalıyoruz' demekten kendimi alamıyorum.Örneğin günlerdir kafam Cem Uzan in "bir teknoloji üssü gibi" denilen çiftliğinde teknolojinin ne amaçlarla kullanıldığına takılmış vaziyette. Cem Uzan veya bir başkası nasıl olur da misafir yatak odalarına gizli kamera yerleştirmeyi düşünebilir? Bırakın herhangi birine yapmayı, insan evine davet ettiği, dostluğuna güvenerek gelen misafirine bunu yapmayı nasıl kendine yedirebilir?Ne tür bir ihtiras, gözleri karartıp vicdanı tümüyle susturacak nasıl bir hırs, insana bunlan yaptırabilir?Beni en çok üzen, dünyanın bir başka köşesinde buna benzer, ancak filmlerde görülebilecek şeytanca bir yaratıcılığın çıkma ihtimalinin milyonda birden bile az ihtimal oluşu.İçim acıyor düşündükçe biliyor musunuz, içim acıyor!Mudoİnsan hızla yazarken, bazen de dalgınlıkla unutabiliyor. Dünkü yazımda Türkiye'de konfeksiyona, butik mağazacılığa öncülük eden firmaları yazarken liste başı ismi unutmuşum. Mudo, Mustafa Taviloğlu'nun kendini adaması ile bu alandaki özgün yerini her zaman korumayı ve her geçen yıl kendini geliştirmeyi bildi. Bu notu ilâve etmeyi de ben görev biliyorum.
Bir süre önce yapılan Perakende Günleri 2004 etkinliklerinde "Yaşam Boyu Başarı Ödülü" Vitali Hakko'ya verildi. Bu ödülü "Biz perakendeyi Vitali Bey'den öğrendik" diyen Cem Boyner'in elinden alan Hakko toplantıda "Zürih'te satıcıların bir malı alsa da almasa da mağazaya gelen herkese teşekkür ettiğini gördüğünü ve bunu döner dönmez kendi mağazalarında uyguladığını", bundan sonra gemiyi gençlerin taşıyacağını söylemiş.Gerçekten de Vitali Hakko'nun Türkiye'de mağazacılığın gelişmesinde ve hatta mağazalarının bulunduğu semtlerin gelişmesindeki rolü büyüktür. Vakko ve Beymen mağazaları modern, çağdaş mağazayı Türkiye'ye tanıtan iki büyük firmadır. Bu arada örneğin Park Bravo, Roman, Polo Garage gibi, butik mağazalarının öncülüğünü yapan firmaları da unutmamak lâzım. Park Bravo Ankara'da 'Bravo-Dolfin' olarak gençler için ilk modern butiği açmış ve arkası çorap söküğü gibi gelmişti. Bugüne kadar kalitesinden hiçbir şey yitirmeden aynı çizgiyi sürdürdü. Hâlâ gurur duyulacak kalitede modeller üretiyor.Son yıllarda Avrupa başkentlerine gittiğimde (birçoğunuzun aynı duyguları paylaştığına eminim) artık vitrinlere, ürünlere eskisi gibi hayranlıkla bakmıyorum."Neden biz de bu kadar iyisini yapamıyoruz" duygusuna kapılmıyorum, çünkü yapıyoruz. Yaptığımız gibi bunları o ülkelere ihraç ediyoruz. Oralarda beğendiğimiz ürünlerin etiketlerinde "Made in Turkey" yazdığını görüyoruz. Avrupa başkentlerine yaptığım son seyahatlerde bizim alışveriş merkezlerimizin ve mağazalarımızın neredeyse onlarınkinden daha iyi olduğunu farkettim.En iyiyi başarabiliriz!Şu gecekondulara, çarpık yapılaşmaya, oy uğruna tahribata bir son verebilsek, şehirlerimizde tümüyle kusursuza ulaşabiliriz. Otelcilikte, mağazacılıkta hızla ilerliyoruz. Ürün kalitemiz Avrupa markalarını sollayacak kadar güzelleşiyor.Vitali Hakko'yu arayarak onunla bu konudaki görüşlerini paylaştım. Vitali Bey de "Diğer memleketlere gittiğimiz zaman taksiye 'bizi şık mağaza piyasasına götür' derdik. Şimdi bizde de mağazacılık çok ilerledi. Bir ülkede vitrinler medeniyeti gösterir. Birçok endüstri teşhire muhtaçtır. Teşhir ettikçe satış artar, yatırımlar artar, fabrikalar açılır, ülke gelişimine katkı sağlanır" diyor. Ve ekliyor:"Tabiî aynı gelişmişliği her bölgemize, Doğu'ya da taşımak lâzım ama..."Aynı fikirdeyim. Bugün şehirlerden Avrupa'ya giden Türkler'e otel ve vitrin beğendirmek zor artık. Bir de yatırım olsa, kişi başına düşen geliri arttırabilsek, işsizliğe, yoksulluğa çare bulabilsek, Doğu ve Güneydoğu'yu da geliştirebilsek...İnanın bana kendi ülkemizden güzeli yok. Manzara desen en güzeli, yemek desen benzersizi, insan desen en keyiflisi...Keşke kavgayı bırakıp elele vererek Türkiye'yi geliştirsek!
Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan isimli güzel hikâyesi bugün bitiyor. Önce geri kalanınını aktarayım, sonra da... Yorumu siz de yapacaksınız aslında ama çok sevdiğim bu öykünün benim aklıma neden geldiğini anlatayım.Şah İsmail, padişahın elçisine oturacak yer göstermeyince elçi Muhsin Çelebi "Beni zorla saygı duruşunda tutmak istiyorlar galiba" diye düşünmüş, hızla bir çare aramışta.Hemen sırtından ünü bütün ülkeye yayılan Pembe İncili Kaftanını çıkardı, tahtın önünde yere serdi. Şah İsmail ve vezirlerinin hayretler içinde bakışları karşısında bağdaş kurarak kaftanın üstüne oturdu. Koca salonu ve dev ejderha resimleri işlenmiş sivri kubbeyi çınlatan gür sesiyle:"Mektubunu verdiğim büyük padişahım, Oğuz Kara Han soyundandır" diye haykırdı. "Bugüne kadar onun atalarından hiç kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ataları doğuştan beri hükümdar olan bir padişahın elçisi hiçbir yabancı padişah karşısında divan durmaz."Muhsin Çelebi Türkçe olarak bağırdıkça anlamayan şah kızıyor, sararıyor, morarıyor, elinde heyecandan açamadığı mektup tir tir titriyordu. Tahtın arkasındaki cellâtlar kılıçlarını çekmişlerdi. Danışmanlar, vezirler, savaşçılar hükümdarlarının sabrına, buna dayanmasına şaşıyorlardı.Çelebi sözünü bitirince izin filân istemedi, kalktı, kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail taş kesilmişti. Çaldıran'da kırılacak olan gururu, bugün bu tek Türk'ün ateşli bakışlan ve davranışı altında erimişti.Muhsin Çelebi dışarı çıkarken şah adamlarına:"Şunun kaftanını veriniz" dedi.Savaşçılardan biri koşarak kaftanı topladı, elçiye yetişti:- Buyurun, kaftanınızı unuttunuz."Unutmadım, bıraktım"Muhsin Çelebi durdu. Güldü. Çıktığı kapıya dönerek şahın işiteceği yükseklikte bir sesle:"Hayır unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok... Hem bir Türk, yere serdiği bir şeyi bir daha üstüne almaz. Bunu bilmiyor musunuz?" dedi.Dönüşte olanları, hiçbir hakarete uğramadığını, şahın iznini bile almaksızın kalkıp gittiğini sadrazama anlattı. Zaten sadrazam onun görevini hakkıyla yapacağına emindi. Çelebi kalkıp çekileceği zaman "Satın almak istiyorum oğlum, kaftanın burada mı?" dedi.Sadrazam ne kadar üstelediyse cevap alamadı. Muhsin Çelebi yaptığıyla övünecek adam değildi. Hiç kimse Pembe İncili Kaftan'a ne olduğunu öğrenemedi.Ama eski zengin Muhsin Çelebi bu kaftan için girdiği borçları verip çiftliğini rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigâr kalan atıyla değerli taşlarla süslü takımını satıp Kuzguncuk'ta küçük bir bahçe aldı. Onu ekip biçerek geçimini sağladı. Ama yine de ne kimseye boyun eğdi, ne de servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakârlık üzerine gevezelikler yaparak övündü.SonuçPembe İncili Kaftan hikâyesi sizi de etkiledi mi bilmiyorum. Bu topraklarda ülkesine, soyuna, atalarına böylesine saygılı insanların yaşamış olduğunu bilmek hele şu günlerde beni duygulandırıyor.AB'ye girmek için "elimizden geleni yapmak" ile her teklif karşısında el pençe divan durmak farklı şeyler, önce bu aklıma geliyor.Sonra da kendisine maket otobüs hediye eden yabancılardan "Ben sahicisini bekliyordum" diyerek pahalı hediyeler isteyen, Airbus uçak alınırken bedava uçak isteyip Almanya Başbakanı araya girince 1,5 trilyonluk Mercedes'e razı olan Başbakanımız...Türkiye bu tür olaylarla ilk kez karşılaşıyor. Acaba bu ülkeyi yönetenler davranışlarının kendilerine değil Türkiye'ye mal edileceğini ne zaman öğrenecekler?Öğrenme dönemi içinde hiç değilse diplomasiyi bilen danışmanlar edinmeyi ve onları dinlemeyi ne zaman akıl edecekler?
''Şunun kafasını vurdursam..." Dün hikâyenin birinci bölümü, Muhsin Çelebi'nin yalakalarla ilgili sözlerine kızan Sadrazamın yukardaki niyeti aklından geçirmesi ile bitmişti.Tam kapıdaki nöbetçilere bağırmak için ağzını açacaktı ki içinden gelen ses onu durdurdu:"İşte sen de yaltaklanma, dalkavukluk, ikiyüzlülük yollarından yükselenler gibi dürüstçe bir sözü çekemiyorsun! Sen de karşında yiğit bir insan değil ayaklarını yalayan bir köpek, hor görülmenin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun!"İnsaflı sadrazam vicdanının ruhunda yankılanan sesini gururunun karanlığıyla boğmadı: "Tam bizim aradığımız adam işte..." dedi. Bu kadar korkusuz bir adam devletine, ulusuna yapılacak hakareti de çekemez, ölümden korkarak, göreceği hakaretlere eyvallah diyemezdi.Ona Şah İsmail'in kötülüklerini, acımasızlığını anlattı: "Ola ki göndereceğimiz elçiye er meydanında yapamadıklarını yapmak ister. Bize öyle bir adam gerekli ki hakaret görünce korkmasın. Bu hakareti aynen o kötü ruhlu adama iade etsin. Sen bu fedakârlığı kabul eder misin?"* Ederim ama bir şartım var.* Ne gibi?* Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz, karşılıksız olur. Ben makam, maaş, ücret filân istemem. Karşılık beklemeden bu hizmeti görürüm.* Ama nasıl olur? Onun elçisi çok ağır giyinmişti, atlan, hizmetkârları, giysileri kusursuzdu. Bizim elçimiz daha gösterişli olmalı. Bunlar için mutlaka hazineden sana bir kaç bin altın vereceğiz.* Kabul etmedi Muhsin Çelebi. Her şeyi kendi parası ile yapacağını ve hatta kıyafet olarak da kendine kumaşı Hint'ten, harcı Venedik'ten gelme "Pembe İncili Kaftan"ı alacağını söyledi. Sadrazam şaşırdı:* Ne?.. O kadar parayı nereden bulacaksın oğlum? * Şaşırmaya hakkı vardı, zira Sırmakeş Toroğlu'ndaki, bir ay önce tamamlanan, üzeri ender bulunan pembe incilerle işlenmiş bu kaftanın ününü İstanbul'da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler, padişaha armağan etmek için almak istedikçe Toroğlu fiyatını arttırıyordu."Çiftliğimle madıramı ve evimi rehine vereceğim.Tüccarlardan 10 bin altın borç toplayacağım. 2 bin altını atlarla hizmetkârlara harcayacağını. Geriye kalan 8 bin altınla da bu kaftanı alacağım."Sadrazam bunun iyi bir fikir olmadığını, zarar görebileceğini söylediyse de dinletemedi.Muhsin Çelebi 6 ay içinde söylediklerini yaptı. Eşi görülmedik zenginlikte bir ekip hazırladı. 'Pembe İncili Kaftan'ı da dönüşte 7 bin altına iade etmek üzere aldı ve yola koyuldu.Bütün Anadolu'yu geçerek Şah'ın ülkesine yaklaşırken bu yeni elçinin gösterişi, zenginliği, hele incili kaftanın ünü Şah İsmail'in kulağına gidiyordu. Bu kötü ruhlu adam yalnız masallarda işittiği 'pembe inci'lerle bezenmiş bu kıyafete ve ihtişama sahip elçiye kin duymaya ve onu hakareti altında ezmeye, gerekirse daha da ileri gitmeye karar vermişti bile.Huzura kabul etmeden önce tahtının arkasına cellâtları hazırlattı. Tahtın önündeki ipek şilteleri, seccadeleri kaldırtı. Sağında vezirleri, solunda savaşçıları duruyordu.Muhsin Çelebi, geniş altın kemerli kapıdan rahat adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her zamanki gibi yukarda, göğsü her zamanki gibi ilerdeydi. Koynundan çıkardığı padişah mektubunu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne garip bir yırtıcı kuş sessizliğiyle tünemiş şaha uzattı.Ayağı öpülmeyen Şah kızgınlığından sapsan kesildi. Muhsin Çelebi tahtın önünden çekilirken şöyle bir çevresine baktı. Oturacak yer yoktu. Gülümsedi. İçinden "Beni zorla ayakta, saygı duruşunda tutmak istiyorlar galiba" dedi. Bir an düşündü. Bu harekete nasıl karşılık vermeliydi?(Yine bitmedi, yarına...)Banliyö trenleri sahipsiz mi?Yine bir cep telefonu çalma olayı. Yine bir banliyö treninde... Kapkaççı bu kez, galeyana gelen ve üzerine yürüyen halktan kaçamamış, atladığı istasyonda da yakalanmış ama telefonun sahibi genci de trenden atmış. Neyse ki kurban sadece başından aldığı yarayla kurtulmuş.Son kapkaç olaylarından ölümlerden sonra polis takviyesi yapıldığı için saldırgan yakalanabildi. Ama eğer genci trenden atarken kimse görmeseydi yakalanmadan kurtulacaktı. Anlaşılan (ve anlatılan) o ki banliyö trenleri son derece bakımsız ve kontrolsüz...Öyle olmasaydı 15 kez kapkaçtan sabıka aldığı halde salıverilen, böylece "işine" devam eden kıdemli kapkaççılar işyeri olarak bu trenleri birinci tercih yapmazlardı.İnsanların korkudan ulaşım araçlarına binemeyeceği günler de geldi, önlem almak için ne bekliyorlar acaba?
Bayram için size bir öykü anlatmak istiyorum. Bilenler de hatırlamış olacaklar; Sultan Beyazıd'ın Şah İsmail'e gönderdiği elçinin öyküsü... Hem hoş, hem de özellikle tam şu sırada bilinmesi yararlı. Haydi birlikte geçmişe bir yolculuk yapalım. Bitmezse yarını da sabırsızlıkla bekleyeceksiniz, ona göre başlayın. ***Sultan Beyazıd ata binmekten, silâh kullanmaktan hoşlanmaz sakin bir hayatı tercih ederdi. Vezirleri onun huzuru için ellerinden geleni yapmalarına rağmen, Anadolu topraklarının bir kısmında saltanat kurmuş olan Şah İsmail yüzünden başarılı olamıyorlardı. Çünkü Şah geçtiği yerleri kan, ateş, zulüm içinde bırakıyordu.Sultan Beyazıd bu duruma seyirci kalamadı ve Divanı toplattı, zalim şaha bir elçi göndermeye karar verdiler.Ama böyle cesur, mert, kendisine ve temsil ettiği devletine karşı hakaret ve saldırılara göğüs gerecek bir elçi bulunabilir miydi?Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler önlerindeki halının renkli nakışlarına bakarak düşünürken yaşlı sadrazamın sesi yükseldi:"Yürekli bir adam gerekli paşalar... Biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine izin verdik, kuşkusuz o da karşılıkta bulunmaya kalkacak...Bütün vezirler ona hak verince sadrazam devam etti:Yürekli bir adam!"O halde bizden gidecek adamın çok yürekli olması gerek; öyle bir adam ki ölümden korkmasın, bu korkuyla hakaretlere boyun eğmesin."Bu şartlara uyan bir elçi uzun süre bulunamadı. O arada kendini Osmanlı hakanıyla bir tutan, geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan kudurmuş Şah İsmail yıkılmış olan Akkoyunlu hanedanının yerine yerleşmiş, akla gelmedik canavarlıklarla sağa sola saldırıyordu. Bir gün vezirler yine düşünüp dururken içlerinden biri:"Ben tam elçiliğe uygun bir adam biliyorum" dedi "babası benim yoldaşımdı ama devlet memurluğunu kabul etmez..."Kim, ne iş yapar?Tanımazsınız efendim; Muhsin Çelebi.. Biraz parası, pulu vardır, vaktini okumakla geçirir. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez, büyük mevkiler istemez. Niye?Bilmem ama, belki "düşüşü" var diye.Tuhaf...Ama çok yüreklidir, ölümden çekinmez, bir çok kez savaşmıştır. Yüzünde kılıç yaraları vardır.Bize elçi olmaz mı, çağırsak gelmez mi?Bilmem. Ayağınıza gelmez. Şahla dilenci gözünde birdir, dünyaya minneti yoktur.O halde biz de kendimiz için değil, devletine hizmet için çağırırız.Deneyiniz efendim.Etek öpmeyen elçiSadrazam o akşam kâhyasını Muhsin Çelebi'nin Üsküdar'daki evine gönderdi. Devlet hakkında bir iş için kendisiyle konuşmak üzere davet ettiğini yazmıştı. Sabah namazından sonra Muhsin Çelebi'nin geldiğini bildirdiler."Getirin buraya" dedi sadrazam. İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı kapısından palabıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. Bütün kullarının etek öpmesine, secdesine alışan Sadrazam bir an eteğine kapanılmasını bekledi. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm dururlardı. Muhsin Çelebi bunu yapmayınca şaşırarak ona oturacak yer gösterdi. İçinden "Ne biçim adam, acaba deli mi?" diyordu.Muhsin Çelebi ezilip büzülmeden rahat bir hareketle şilteye oturdu.Sadrazamın "Tebrize bir elçi göndermek istiyoruz, sen gider misin?" sorusuna "neden ben?" diye soruyla cevap verdi.Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da.Ben şimdiye kadar devlet memurluğuna girmedim. Niçin girmedin? Muhsin Çelebi biraz durdu, gülümsedi:"Çünkü ben boyun eğmem, etek öpmem" dedi. "Oysa zamanın devletlileri mevkilerine el etek, hatta ayak öperek çıktıklarından çevrelerine de aynı şeyleri yapanları toplarlar. Yiğit, doğru, kendisine saygılı, vicdanlı bir adam gördüler mi, hemen kin bağlarlar, yıkmaya çalışırlar. Gedik Ahmet Paşa niçin hançerlendi paşam?"Sadrazam dişlerini sıktı. Değil vezirken, daha derebeyiyken bile kimse karşısında böyle konuşamamıştı. Yine "Acaba deli mi?" diye düşündü. Deli değilse... Bu ne küstahlıktı. İçinden "Şunun kafasını vurdursam" diye düşündü. (Devam edecek)
Nasıl da korkardık ondan.. Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi'ndeydik. Son derece disiplinli, ciddi ve zaman kaybından hiç hoşlanmayan biri olduğu için dersini kaynatma şansımız olmazdı.İnce, kahverengi yay şeklindeki kaşlarını kaldırıp bana bakarak "Sen söyle Ruhat" diyecek diye ödüm kopardı. Görünmez olmak isterdim oturduğum yerde ama tam aksine gözünün hizasındaydım ve her seferinde görürdü.Ezberlemekten hoşlanmadığım tarihleri ezberlemek, bir sürü savaşı detaylarıyla, neredeyse komutanlarının çizmesinin rengine kadar öğrenmek, nottan çok bu korku adına mümkün olmuştu benim için.Tatlı sertti Ayşe Hocam. Lise eğitimimde unutamadığım öğretmenlerimden biri oldu. Mezuniyetten bu yana sadece iki kez karşılaştık. Sonuncusu bu yıl olmak üzere...Yıllar sonra öğretmenimi görmek ne hoş bir duyguydu. Üstelik artık korkmuyordum da ondan."Benden korktuğunu yazmıştın, aşkolsun" dedi "Ben korkulacak bir öğretmen miydim?"Liseye geri dönmüştük sanki, "Eyvah, demek yazmışım" diye düşünürken çekingen bir sesle "Evet hocam, korkardık sizden" dedim. Kahkahalarla gülmeye başladı. Muzip gözleri "O bir imajdı, çalışmanız için gerekli bir imaj" der gibi geldi bana.. Birbirimize sevgiyle gülümsedik.Aylar geçti aradan. İki gün önce aradı Ayşe Hocam. Hâlâ beni ve yıllarca aynı okulda hem öğretmenlik, hem arkadaşlık yaptıkları annemi görmenin onu nasıl sevindirdiğinden söz ediyordu. Bir ara durdu ve "Aferin Ruhat" dedi "yaptıklarını, yazdıklarını beğeniyorum. Bana yazılarını zevkle okutuyorsun, çok da yararlı bilgiler veriyorsun, 'ne çok şey biliyor benim kızım' diyorum" dedi. Kızardığımı hissettim, tarih hocam tarihle ilgili yazılarımı da okuyor ve beğeniyordu demek. Bir yazar için ne güzel bir duygu bu bilseniz. En zor beğenecek, en zor etkilenecek olan "okuruna" bile beğendirebilmek..'Biz iyi yetiştik hocam' diye cevap verdim, 'sizin gibi iyi öğretmenler yetiştirdi bizi, başarımızda emeğiniz, alın teriniz var'... "Öyle mi sence?" diye sordu fısıltıyla. Onu görmüyordum ama gözlerinin yaşardığını hissettim.'Sizi seviyorum' dedim. 'Bayramınız kutlu olsun!'Bayram ve Gazeteci!Dün bayramın ilk günüydü ve ben sizinle olamadım. Merak edenleriniz olmuştur eminim, zira artık aralıksız yazıyorum. Haftada beş gün olarak başlamıştım VATAN'da ama kendimi çarka kaptırınca hızımı alamayarak durmadan yazmaya başladım.Ne Pazar vardır, ne bayram, ne de tatil bu işte. Her günkü programınız bellidir, onun dışındaki işlerinizi, görevlerinizi hep dakikaları ölçerek, sayarak yapar, zamanla yarışır durursunuz. Ama bu mesleğe gönül vermiş olanlar, yani gazeteci doğanlar bundan şikâyet etmezler.Etmezler çünkü yazmak yaşamaktır, nefes almaktır, okurlarıyla her gün yeniden hayat bulmaktır onlar için. Benim için de böyle. Nefes alamıyorum, mutlu olamıyorum bir gün bile yazmasam. Eksik kalıyor bir şeyler hep!Ancak çok yorulduğumda veya önemli bir başka nedenle ara veriyorum bilmiş olun.. Bu kez önemli nedenim doğum günümdü. 13 Kasım, yani bayram arifesi.Birkaç günlüğüne Londra'dayım. Malûm tiyatro sezonu başladı ve her ne kadar Türkiye şartlarında bu "Yok artık, tiyatro için de gidilir miymiş" gibi dursa da benim için -eğitimimin bir kısmını da geçirdiğim- İngiltere sonbaharda, bazen yılbaşında 'fırsat varsa kaçırılmayacak' bir tercihtir. Hem tiyatro, hem her konudaki yenilikleri gözlemek, dışarda neler oluyor yakından izlemek ve ufkumu genişletmek için de gerekli bir tercih.Hoş sürprizlerle dolu doğum günümü size anlatacağım. Belki yarın, belki daha sonra. Şimdi öncelikle hepinizin Ramazan Bayramı'nı en iyi dileklerimle kutluyorum.İnşallah bundan sonraki bayramlarımızı daha da huzurlu, güvenli, adil, mutlu bir toplum olarak geçiririz.Buna kavuşmak için hepimiz elimizden gelen katkıyı yapmaktan geri kalmayacağız.Gönlünüzü ferah tutun, mutlu bayramlar!