"Ermeni soykırımı iddialarıyla Türkiye'nin gündemine bir göktaşı gibi düşen Ermeni propagandası, adeta bir düşünce yelpazesi zenginliğinde problemi gündemimize taşıdı. Ülkemizdeki eğitim sisteminin yetiştirdiği, tarih şuurundan, milli kültür derinliğinden mahrum bir kısım aydınlarımız Ermeni ağzıyla konuşmakta ve adeta onların avukatlığını yapmakta heyecanlı bir görevi kabul etmiş oldular. Fikir ve düşünce derinliği olan, yakın tarihi bilmeyi elzem telakki eden aydınlarımız ise sağlam, ciddi, tutarlı bilgi ve belgelere dayanarak 'Ermeni yalanlarını' kamuoyuna ve bulundukları çevrelere anlatma gayreti içine girdiler. Bu paragraf "Yeni Türkiye-Ermeni Sorunu Özel Sayısı" nda bulunan, Agâh Oktay Güner'in çoğu yabancı tarihçi ve yazarların kitaplarından ve arşivlerden yararlanarak nazırladığı inceleme yazısından alındı. İstanbul'da Ermeniler tarafından yapılan kanlı 'Osmanlı Bankası Baskını'nın, yine onların çıkardığı 'Adana Olaylan'nın anlatıldığı yazı "tehcir" denen "zoraki göç"ü de açıklıyor. Kısa bölümler alalım: "Osmanlı Bankası yabancı sermayeyi temsil ettiğinden Avrupa'nın geniş ölçüde ilgisini çekmek ve bu yolla Ermeni propagandasını daha güçlü kılmak amacı takip edilmiştir. Baskını yapanlar Rus pasaportu ile geldiler, bir grup bankaya kurşun yağdırırken diğerleri de Babıâli'yi dinamitlemek üzere saldırıya geçti. Ermeni evlerinin pencere ve balkonlarından asker ve halkın üzerine bomba ve kurşun yağmaya başlayınca Müslüman ahali emniyet güçleriyle birlikte meşru savunmaya girdi. Bu olay karşısında Türk hükümetinin seyirci kalması düşünülemezdi. Elebaşlar Rus ve Fransız elçiliklerinin himayesi ve yardımıyla derhal kaçtı."Osmanlı Bankası olayından sonra terörist çeteler Sultan Abdülhamid'i ortadan kaldırmak üzere ona 'bombalı araba' saldırısı düzenlemişler. O gün camiden geç çıkan Abdülhamid patlayan bombadan kurtulmuş ama 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış. (Devam edeceğiz!)Sonsuza kadar sessiz toplum!"Sessiz çoğunluk" demişlerdi bize bir kez. O aralar sessizdik hakikaten... Üçlü koalisyonda görüp duyduklarımız sesimizi soluğumuzu kesmişti. Tepki veremiyor, kabul edilemeyecek gelişmeleri paralize olmuş gibi izliyorduk. Yine aynı ruh haline girmiş bulunuyoruz.Dün VATAN'da manşet olan haber sessiz kalınacak gibi değil. Düzce depreminde yaptığı evin yıkılmasıyla çoğu üniversite öğrencisi 20 kişinin ölümüne neden olan birine sadece bir yıl hapis cezası veriliyor. Dikkatinizi çekerim; bu ülkede "köfteciyi trene biletsiz bindiren ve karşılığında ekmek arası köfte rüşvet aldığı iddia edilen" gişe memuruna da bu kadar ceza veriliyor (yoksa o daha mı fazlaydı?)Bu adaletsizlik, 20 kişinin canına karşılık (o da tecil edilmek üzere) yalnız bir yıl hapis cezası yetmemiş gibi Hamza Cebeci bey ondan da kurtuluşun yolunu buluyor.Birçok başka suçlunun bulduğu gibi... Hemen AKP'ye giriyor, Büyükşehir Belediye Meclisi'ne üye seçiliyor. Kenarda, köşede duracak bir üye değil: İstanbul'un imarından sorumlu üye.Şimdi VATAN'dan başka kimse bunun hesabını sormayacak mı? Büyük bir deprem beklenen İstanbul'da vatandaşın canı bu kadar mı ucuz? Cezasını (hem de verilenden çok daha ağır bir cezayı) çekmesi gerekenler böyle ödüllendirilirse suç nasıl önlenecek, adalete kim, nasıl inanacak?Tabiî şimdi aklınıza şu soru gelebilir:'30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir terörist başının parti kurdurduğu ülkede bunların lâfı mı olur?'...Haklısınız, aynı soru benim de aklıma geliyor!
Dünkü yazım "Ermeni ihtilâlcilerden birinin Robert Kolej'in kurucusu Dr. Hamlin'e 'bağımsız bir Ermenistan için seslerini Avrupa'ya duyurmak amacıyla Hınçak çetelerinin Türk ve Kürt köylerine saldıracağını söylemesi" ile bitmişti. Böylece gazaba gelecek Müslümanların Ermenilere saldırmasını ve Avrupa'nın bunu duyarak duruma el koymasını plânlıyorlardı.William L. Langer'in 'The Diplomacy of Imperialism isimli kitabından alınan bu olay Ermenilerin amaca ulaşmak için kendi vatandaşlarını bile gözden çıkardığını anlatmaya yeterli sanırım.Nitekim Ermeni Patriği Nerses olaylar başlamadan çok önce 17 Mart 1878'de İstanbul'da İngiliz sefirini ziyaret ederek -duyulmaması kaydıyla- ona olacaklardan söz etmiş. Sefir Layard'ın ülkesine çektiği telgrafta yazılanların bir kısmı şöyle:"Patrik, Ermenilerin taleplerini Avrupa'nın müdahalesi ile elde edemezlerse Rusya'ya müracaat edeceklerini, Türkiye içinde bağımsız bir Ermenistan'ın kuruluşu için yardım edilmediği takdirde Türk idaresine karşı toptan ayaklanarak Rusya'ya iltihak edeceklerini ifade ediyordu."İngiliz Büyükelçisi Layard aynı raporda Ermenileri bu görüşe sevkeden ciddi entrikaların varlığı konusunda da İngiltere'yi uyarıyor: "Bu arada Amerikan misyoner okullarından bazılarının isimleri bile, artık hangi kasıtla Türkiye'ye geldiklerinin ifadesi durumundadır. Meselâ 1878'de Elazığ'da (Harput) açılan Amerikan okulunun adı Ermenistan Koleji'dir (...) Almanların bu tür okullara 'dinamit okullan' demesine şaşmamak gerekir.(Devam Edecek)AB'nin ''Tartışılabilir'' demokratlığı!Bazı meslektaşlarımız "herşey ama herşeyin tartışılabileceği ve de tartışılmasının şart olduğu" konusunda oldukça İsrarlılar. Ben aslında çoğu kez isim vererek yazarım ama alındıkları için bundan sonra çoğu kez ortaya konuşacağım."AB'nin 'demokrasi' anlayışının temelinde bütün tabuları reddetmek, herşeyi konuşmak ve tartışmak" olduğunu söyleyen meslektaşıma (veya meslektaşlara) tek bir soru soracağım, bana bunun cevabını verdikleri takdirde sonsuza kadar (her ne kadar demokrasi asla yasaksız, kuralsız rejim' demek değilse de) hiçbir tabunun olmadığı demokrasiyi ve herşeyin tartışıldığı çağdaşlık anlayışını kabul edeceğim.Soru: Türkiye'nin AB'ye girmesi konusunda en büyük tepkiyi gösteren Fransa'da "Ermeni soykırımı yoktur" demek bir süredir suç sayılıyor. Tarihçiler bile bu konudaki görüşlerini ifade edemiyorlar. Acaba bu, AB'nin sınırsız düşünce ve ifade özgürlüğünün hangi bölgesine(!) girer?İşte 2001 yılında basılan "Yeni Türkiye Ermeni Sorunu Özel Sayısı" isimli, yerli ve yabancı bilim adamlarının makalelerinin yer aldığı kitaptan bir bölüm (Sayfa 502-503):"Bu yasaya göre Fransa topraklarında 'Ermeni soykırımı olmadığını' söylemek suç sayılacaktır. Çünkü sözde Ermeni soykınmı, Fransa'da Gayyssot Yasası olarak anılan ve Yahudi soykırımını suç sayan kanun kapsamına girmektedir(...) Tabir caizse herkes sorunu Ermenilerin iddia ettiği şekilde bilecek ve öğrenecektir. Son zamanlarda ABD'de ders müfredatlarına konulan soykınm derslerinin içeriği de böylece hazırlanmaktadır. Çünkü en safımız bile, Fransız veya ABD okullarının bu derste Kızılderili veya Cezayirli katliamından bahsedeceğini düşünmüyordu(...)Artık olan olmuştur ve Fransa topraklarında hiçbir bilimsel organda Ermeni soykınmını yalanlayan tez, hipotez ele alınamayacaktır. Her haliyle bu yasanın çıkması korkunç bir gelişmedir. Üstelik bilimsel araştırma yasağı, bireycilik, hürriyet ve eşitlik, serbest piyasa ekonomisi, fikir hürriyeti vs.'nin slogan ve ideal oluşturduğu liberal dünya tarafından konulmakta, tasarının önemsenmemesi söylenmektedir(...) Soykırımın biz tarihçiler tarafından bilimsel olarak tartışılmaması yeterince ürkütücü, üzücü ve ciddiye alınması sırf bu yüzden bile mühimdir."Buyrun, tarihçilerin ağzından Fransız demokrasisi! Fransa'da insan hak ve özgürlüğü!! Demek ki bunlardan söz etmek kolay ama uygulamaya gelince demokrasi çıkarlara göre ince ayara tabi tutuluyor.Onun için, kutuplara ayrılıp birbirimize saldırıya geçerek ülke çıkarlannı unutmadan önce iyi düşünelim. 'AB'nin istediği demokrasi', 'düşünce özgürlüğü' vs. gibi kalıplaşmış kavram ve sloganlara sığınmayalım.Kraldan çok Kralcı!Her aydın, her aklı başında insan tartışmanın önemini, yararını bilir. Örneğin 'Ermeni soykınm iddiası' da tartışılmalı ve gerçekler Türkiye açısından da ortaya çıkanlmalı, duyurulmalıdır. Burada tartışılacak şey ise "Soykırım'ın ne kadar insanlık dışı, korkunç bir uygulama olduğu -elbette-değil ama Türkiye'de gerçekleşmediğidir.(Bu gerçek çok sayıda belgeyle sabit. Öyle olduğu içindir ki bu belgelerin okunmasına izin vermiyor, toplatıyorlar.)Ama gel gör ki AB ülkesi Fransa'da Türkiye açısından bunu tartışmak, yazmak yasak.N'olcak şimdi?Ermeni Diasporası istiyor, ABD ve Fransa da destekliyor diye Türkiye kabul mü edecek?Kendine ve tarihine inanmayanlara kimse inanmaz. Kraldan çok kralcı olmayalım!
Bugüne kadar Dışişleri Bakanlığı'na "Ermeni soykırım iddiasına karşı Başbakanlık Arşivi'ni açmaları, Kültür Bakanlığı tarafından çıkarılan (Ramazan Çalık'in) Alman Kaynaklarına göre Ermeni olayları, Kâmuran Gürün'ün İngiliz, Fransız, Amerikan ve Türk kaynaklarından yararlanarak yazdığı 'Ermeni Dosyası' gibi kitapları çoğaltarak Avrupa'ya göndermeleri için kaç kez uyarıda bulunduk, sayısını unuttum.Bunlar yapılmadı. Hâlâ Avrupa'dan gelen mektuplarda arşivlere ulaşılamadığı şikâyeti yer alıyor. Bırakın arşivleri de bir yana sadece o iki kitap bile, olaylar sırasında Doğu'da bulunan İngiliz konsolosların yazdığı raporlar bile olayların Rusya'nın ve misyonerlerin kışkırtmaları sonucu çıkarılan isyanlarla başlatıldığını ve savaş şeklinde sürdüğünü kesin delillerle göstermeye yeter.Fransız basınında çıkan yazılar çok kısa bir süre sonra bu iddianın tekrar karşımıza sürüleceğini gösteriyor. Zararın neresinden dönülse kârdır, Dışişleri Bakanlığı en kısa zamanda bu kitapları bastırıp yabancı kütüphane ve üniversitelere, parlamenterlere dağıtmak zorunda. Bunu yapamıyorsa bu kitapların önemli bölümlerini İnternet'te yayınlamalı. Başbakanımızın bu konuda sorulan sorulara 'Tarihi tarihçilere bırakalım" demesi yeterli olmadığı gibi hatalı da. Zira onlar tarihi tarihçilere bırakmadıkları gibi yanlış bilgilerle Türkiye'nin aleyhinde sonuçlar doğuracak çalışmalarını sürdürüyorlar.Onun için ben bu arada sözünü ettiğim iki kitaptan, özellikle Kamuran Gürün'ün Avrupa'da satışa çıktığı anda Ermeniler tarafından toplatılan Ermeni Dosyası'ndan bazı bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum. Bunların çoğu yabancılar tarafından yazılan raporlar, bilgiler olduğu için itirazların da bize değil, onlara yapılması gerekiyor.Ermeni Dosyası-Alexander Powell (a.g.e. Sayfa 30):"Vahşet olayları çok büyük ölçüde mübalağa edilmiştir. Son dönemlere ait vahşet olaylarının bir kısmı ise hiç vuku bulmamıştır. Amerikan yardım teşkilâtının mahalli (İstanbul) basın temsilcilerinden biri, dostlarına açıkça, Amerika'ya sadece Türk aleyhtarı haberler gönderebildiğini, çünkü para getirenin bu olduğunu söylemiştir."William L. Langer (The Diplomacy of Imperialism-S.157)"İhtilalcilerden biri, Robert Kolej'in kurucusu Dr. Hamlin'e Hınçak çetelerinin Türkleri ve Kürtleri öldürmek, köylerini ateşe vermek ve sonra kaçmak için fırsat kolladıklarını, gazaba gelecek Müslümanların o zaman müdafaasız Ermenilere saldırarak onları katledeceklerini ve Avrupa'nın Hıristiyan medeniyeti adına müdahale ederek duruma el koyacağını söylemiştir. Dehşet içinde kalan Hamlin'in bu düşünceyi tahayyül ötesinde vahşi görmesi üzerine de şu cevabı vermişti: Hiç şüphesiz size öyle gelir. Ama biz Ermeniler hür olmaya kararlıyız. Avrupa Bulgar olaylarını duydu, Bulgaristan'a hürriyet verdi. Bizi de duyacaktır." (Devam edecek...)"Lütfen sesimi duyur"!Japonya depreme karşı her türlü önlemi alan, bu nedenle de depremlerde fazla zarar görmeyen ülkelerin başında geliyor. Buna rağmen Tokyo'da 6.8 şiddetindeki son depremde 20'nin üstünde ölü ve çok sayıda yaralı var. Aynı şiddette bir deprem (ki bekleniyor) birkaç yılda İstanbul'da olsa nasıl bir sonuç bekleniyor? Acaba AB turlan yapan yöneticilerimiz bu konuda çalışıyor mu? Binalar güçlendiriliyor, kaçak katlar yıkılıyor mu?Aslına bakarsanız her öncelikten daha da öncelikli olarak eğilmeleri gereken sorun bu. Seferberlik haline getirip hızla önlemleri almak ve çözüm bulmak zorundalar. Zira sonuçta bu zaman kaybından dolayı korkunç şekilde suçlanacaklar, hatırlatmak isterim.Bursa'dan yazan Jale Karakalem isimli emekli bir okurum "Sayın Ruhat hanım kızım, ALLAH rızası için sesimi duyur" diyerek şunları yazmış:"Belediye seçimlerinden sonra gecekondu ve diğer binaların üstüne plânsız, projesiz kat çıkmalar sistemli bir şekilde arttırıldı. Bilim adamları bunca depremden bahsederken bu nasıl uygulamadır? Depremlerde sağlam binaların bir kısmı üstüne yıkılan çürük binalar yüzünden zarar gördü, insanlar hayatını kaybetti. Ben evimi projeli 2 kat yaparken komşum belediyenin bilgisi dahilinde seçimden sonra 2 kaçak kat çıktı. Soruyorum; imar plânları niçin yapılıyor, her vatandaş kaçak kat çıkan komşusuyla kavga mı etsin yoksa kaçak katları kendisi mi yıksın? Sayın Başbakan'a ve deprem konseyini toplayanlara sesleniyorum; eğer biraz samimiyseniz bu gidişata derhal dur diyerek şimdiye kadar yapılan binalan denetleyin, yoksa bu cinayet gibi uygulamalara göz yumduğunuza inanacağım."İşte vatandaşın duyguları. İster dikkate alır ve belediyelerinizi seferber edersiniz, ister vicdanınızı, sorumluluğunuzu unutur sadece 'iftar davetleri' vererek günü geçirmeye bakarsınız.Asıl dindarlık böylesine büyük bir sorumluluğu bilmek, taşımak ve gereğini yapmaktır.Sonradan mazeretlerinizi dinlemeyeceğiz, ona göre!
Antipatik bir konuşmaydı yeni rektörün yaptığı... Suçlandığı sebep ne olursa olsun eski bir rektörün yenisi tarafından sokak kavgası benzeri sözlerle anılması hoş değil. Kemal Alemdaroğlu İstanbul Üniversitesi rektörlüğünden ayrıldıktan sonra hemen hiç kimse bu konuya değinmedi. Herkes önce sonucu görmek istedi. Hem Alemdaroğlu'na da kızanlar, antipatik bulanlar vardı, hem de çoğumuz "baskı yapıldı, istifalar oldu, keyfî uygulamalar vardı, yargı kararlarım uygulamadı" gibi suçlamalar dışında pek bir şey bilmiyorduk. Bunların hangisi doğrudur, hangisi yanlış onu da bilmiyorduk.Beklemek ve anlamak yapılacak tek şeydi. Ama Kemal Alemdaroğlu'nun "Rektörlük benim kazanılmış hakkım. Yargı kararıyla yerime döneceğim" sözlerinden sonra yeni rektörün "Hiçbir şekilde dönemez. Yargı yolu kapalı" diyerek halefi için ağzına gelen suçlamayı yapması birçok kişiyi rahatsız etti. Gittiğim yerlerde "Neden basın bu konuya hiç değinmiyor" sorusuyla sık sık karşılaşıyorum. Bu nedenle Alemdaroğlu'nu telefonla arayarak yargı yolunun gerçekten kapalı olup olmadığını sordum. Öyle ya, itiraz ettiğine göre hukuku onun da bilmesi, en azından avukatlarından öğrenmiş olması gerekirdi. Kemal Alemdaroğlu şunları söyledi: "Böyle bir şey olsa niye yargıya başvurayım? Yargı yolu açık ve daha önce benzer olaylarda tüm rektörler geri döndü. İdare hukukçuları, avukatlar, önceki kararlar var. Cumhurbaşkanı doğrudan, kendisi tayin ediyorsa ona karşı yargı yolu açılamıyor ama Cumhurbaşkanı'na bir karar gider ve onaylarsa yargı yolu açık.Benim için '2507 nolu yasanın ek-1'i nedeniyle görevden alınmıştır' dendi (23 Eylül 2004 tarihli Resmi Gazete). Bu maddeye göre rektörler, bölüm başkanları, dekanlar gerektiğinde görev süresi bitmeden görevden alınabilirler." Kendisine 'hangi yargı kararlarını neden uygulamadığını' sorduğumda ise şunları söyledi:Kapalı kapılar ardında!"Uygulamadığım yargı kararı yok, hepsini uyguladım ama gecikme olabiliyor. Örneğin, Maliye Bakanlığı sözleşme yapacaksa o bakanlığa bağlı gecikme oluyor. İncelerler, delilleri, belgeleri görürler, tanık dinlerler. Sanık durumunda olanlara savunma hakkı verilir. Benim savunmam alınmadı. Hakkımda hiçbir zaman disiplin soruşturması açılmadı. Böyle kapalı kapılar ardında yargısız infaz olur mu?"Yargı kararlarının uygulanmaması durumunda yaptıranın "soruşturma sonucunda disiplin cezası" verilmesi olduğunu söyleyen Alemdaroğlu, kendisi için yapılması gereken işlemlerin yapılmadığını, asıl bunun "Yargıdan kaçırma olduğunu" da sözlerine ekledi.Benim şu ana kadar öğrendiğim bundan ibaret. Tabiî vekil rektör Tankut Centel'in tüm suçlamalarını da dikkatle izledim.Ama hakikaten, doğruyu bulması gereken yargı değil mi? Soruşturmasız suçlama ile, savunma yaptırılmadan görevden alma haksızlık değil mi? Suçlanana öfke duysak bile 'adil yöntem isteme hakkı'na saygı göstermek gerekmez mi?Eski Hukuk Fakültesi Dekanı Centel keşke bu soruları da cevaplasa.Baba yitirmenin acısı!Kaç yaşında olursanız olun annenizi, babanızı kaybetmek bir çocuk kadar acıtır yüreğinizi. Çünkü onlar yaşadıkça siz hep "bir çocuk" olarak kalırsınız. Çok olmadı Bülent Eczacıbaşı'nın annesini kaybettiği gün mahzun bir çocuk ifadeli yüzünü görüp "Bülent'in en acı günü" diye yazalı.Önceki gün çok sevdiğim bir arkadaşım telefonda, annesinin yakalandığı ağır hastalığı anlatırken çocuklar gibi ağlıyordu. Ve dün, Genel Yayın Yönetmenimiz Tayfun Devecioğlu, henüz genç sayılabilecek yaştaki babasını yitirdi.Evlatlarının eğitimine büyük önem veren, hepsinin en iyi eğitimi, en başarılı şekilde almasını sağlayan iyi bir babayı kaybetmek hiç şüphesiz Sevgili Devecioğlu'nu da bir çocuk gibi üzecektir.Hayatta hiçbir mutluluk, hiçbir başarı canımızdan, kanımızdan olan insanların kaybını kolay unutturmuyor. Onları kalbimizin, beynimizin bir köşesinde yaşatmaya devam ediyoruz.Ben 13 yıl önce kaybettiğim babamı hâlâ her gün hatırlıyor, bazen hiç farkına varmadan, sanki yanıbaşımdaymış gibi onunla konuşurken buluyorum kendimi. Değerli bir insan. Öylesine taze anılan...Sayın Osman Devecioğlu'na Allah'tan rahmet, tüm ailesine başsağlığı diliyorum.
Fransız basınının, birçok Avrupalının görüşlerini de yansıtan saldırılan dozunu iyice kaçırmaya başladı. İşi Atatürk'e hakarete kadar vardıran 'Paris Match' dergisi 'yoksul ve geri kalmış Kürt çoğunluklu Güneydoğu yüzünden Türkiye'nin AB'ye alınmaması gerektiğini' yazmış. Doğu ve Güneydoğu insanlarının 'Almanya dışında bir AB ülkesinin adını bilmeseler de onun parçası olmak istediklerini' vurgulamış. Bazı yerlerde de elektrik, su olmadığını, "Avrupalı İstanbul'un bu bölgeler için eski bir hatıradan ibaret olduğunu" söylemeyi unutmamış.Kişisel olarak, ezelden beri Fransızlar'ın gerizekâlı olduklan kadar kendini beğenmiş olduklarına inananlardanım. Bunu söylerken 'küstahlıklarını' vurgulamayı da ben ihmal etmem ama galiba bundan sonra Atatürk'e uzatılan dillere (haydi koparmayalım) tüküreceğimizi belirtmeyi de unutmamak gerekiyor galiba.Avrupa Komisyonu üyesi Ollie Rehn'in, Yeşiller'in İstanbul'daki toplantısında yarım saat boyunca Atatürk'ü övdüğü, "Tarihimize gelmiş insanların hepsi Atatürk'ten ve onun yoktan var ettiği özgür ülkeden, ulusal birlikten etkilenmişlerdir" dediği konuşmasını bu küstahların önünde de yapmasını isterdim. Atatürk'ün arkasından bütün Avrupalı liderlerin, generallerin onun için söylediklerini de gözlerine sokabilmek isterdim. Gerizekâlılık o boyutta ki, zaten AB'ye girmeyi isteme nedenlerimizden birinin Türkiye'ye, her bölgesiyle daha çok refah sağlamak, yoksulluğu azaltmak olduğunu görmüyorlar.Bazen gerçekten de 'Yeter artık' noktasına geliyor insan. Ne kadar istesek de hiçbir çıkar için onurumuzu kaybetmeyeceğimizi bildirme ihtiyacı duyuyor.Aynı toplantıdan sonra TV'lere konuşan, eski Yeşiller Grubu Başkanı Angelika Beer 'PKK'nın, yeni adıyla KongraGel'in affedilmesi" gerektiğini söyledi. Kişisel görüşü olarak belirttiği bu istek aslında birçok AB'li siyasetçinin kafasında olan ama henüz açıkça dile getirmedikleri şartlardan biri. Yakında onlardan da duyacağız.Hele şu Abdullah Öcalan'ın talimatıyla kurulan parti bir ortaya çıksın ve bugün pek suya sabuna dokunmuyor gibi yapılan konuşmalar da gelişime, değişime uğrasın -her şeyin bir zamanı var- arkadan o da gelecek.Terör başka, hak başka!Angelika Beer'ın konuşmasından üç gün sonra PKK bir baskında yine 2 askerimizi şehit etti. Peki biz bunları yeterince duyurabiliyor, acımızı yansıtabiliyor muyuz? Hayır.Önce şunu söyleyeyim ki, Türkiye'nin Kürt vatandaşlarının da, daha medeni şartlara kavuşmasını, sağlıkta, eğitimde, ekonomide batı bölgelerindeki imkânların doğu ve güneydoğuda da sağlanmasını elbette ben de istiyorum.Bu süreçte daha esnek düşünmenin, tartışarak doğruyu bulmanın yalnız AB için değil, kendimiz için yararına inanıyorum.Ama azınlık hakkı başka şey, terör bambaşka... Bir yanda Apo'nun isteğiyle bir parti kurulurken aynı sıralarda PKK eylemlerinin sürdürülmesi herhalde durup dururken olmuyor.Avrupalılar, özellikle Fransızlar bu küstahlığı durup dururken yapmıyor. Biz, kendi aydınımızla, kendi basınımızla onlara bu cesareti veriyoruz. Açık konuşmaya başlamışken bu gerçeği de açıkça itiraf edelim."Ermeni soykırımı iddiası"nda bile, bırakın yabancı arşivleri ve onlardan yararlanarak yazılmış olan 'Ermeni Dosyasını, kendi ülkesinin arşivini bile gözden geçirme zahmetinde bulunmayanlar, bu kitabın bütün baskılarının Ermeniler tarafından Avrupa'daki bütün kitapçılardan niçin toplandığına kafa yormadan adeta birer Fransız gibi konuşuyor ve yazıyorlar.Böyle giderse AB'nin "Eh, siz de bizim gibi düşünüyorsunuz, kabul ediverin gitsin" demesi de yakındır.Türkiye'nin yapması gereken şey "Evet AB'yi istiyoruz, gereken değişiklikleri yaptığımızı da görüyorsunuz. Ama sınırlan aşmayın. İki konuda tartışmayacağız; biri 'Ermeni Soykınmı', diğeri Kürt terörü ve bunun hortlaması karşısında takınacağımız tutum" açıklamasını yapmaktır.Tabii bu konudaki yerli ve yabancı belgeleri açıklayarak, PKK terörünün devam ettiğini de iyice duyurarak.Orhan Pamuk "AB'ye girmemiş bir Türkiye'de can güvenliğinin olmadığını" söylemişti. Kendisi için değil ama Güneydoğu'daki zavallı erlerimiz için çok doğru bir söz!Başbakan'ın ve Dışişleri Bakanı'nın konuşmaları fazla zayıf kalıyor!
AB için Kadın Girişimi grubunun yaptığı Brüksel toplantısından sonra şimdi de AKP Avrupa ülkelerinin başkentlerinde seri toplantılar yapacakmış. Hollanda'nın başkenti Lahey'de 6 Kasım'da yapılacak ilk toplantıyı haber veren basın bülteni bana da gönderilmiş.Uluslararası Af Örgütü Başkanı Irene Kahn ile bazı AP milletvekili ve bakanlarının katılacağı toplantı için Türkiye'den de milletvekilleri, akademisyen, gazeteci ve STK temsilcileri gidecekmiş.Şimdi AB için tanıtım çalışmaları hızlandı ya, görünen o ki birbiriyle koordinasyonu olmayan bir çok grup ortaya çıkacak ve etrafa dağılacak. Oysa bu işlerde gruplar arası iletişim ve bir bütünlüğün sağlanması çok önemli. Sağlanmadığı takdirde, işte bütün toplantılarda izlediğimiz darmadağınık, çelişkili görüntüler, konuşmalar ortaya çıkıyor ve zaten Türkiye'ye şüpheli gözlerle bakan Avrupalıların kafası daha da karışıyor.Evet, özgürce tartışmak iyidir, her görüşün ortaya çıkması, rahatça dile getirilmesi yararlıdır ama bugüne kadar çekişmeyle, kavgayla çok zaman ve imaj kaybına uğradığımız da gerçektir.Neyi savunduğumuzun, nasıl savunduğumuzun önemini yadsıyamayız. Brüksel'de Türkiye adına konuşma yapanlardan, bana göre en az üç isim zaman kaybına neden olmuştu. Konuşmaları zayıf kaldı. Bazıları sinevizyonla gayet güzel anlatılan konuları tekrarladı.Avrupa'da yapılacak toplantılarda konuşacak olan isimlerin bir iki kişi tarafından seçilmesi hata oluyor. Örneğin; bir bakıyorsunuz kadına yönelik bir toplantıda yıllardır kadın haklarını savunan, yasaların değişmesinde büyük rol oynamış STK'lar, hukukçular veya basın mensupları yerine son birkaç yılda ortaya çıkmış ve reklâma dönük çabalarla adını duyurmuş bazı kuruluşlar veya şahıslar öne çıkıvermiş.Herkes "nasıl olur, kim karar veriyor" filân derken, her toplantıda 'konuşmacı' olarak yerini alıvermiş. Hem yanlış, hem de haksız bir durum.AB'nin kadın hakları ve STK'lara verdiği önemin anlaşılmasından sonra bu iki konunun üzerine eğilenlerin artması sevindirici aslında ama "Sezar'ın hakkını Sezar'a vermeyi" de unutmamak lâzım."Kadın" deyince Türkiye'nin en eski kadın kuruluşu Türk Kadınlar Birliği'nin, onun başkanı ve gerçek bir hitabet ustası olan Sema Kendirci'nin, "Türkiye'de kadın hareketi"nin mimarlarından Hülya Gülbahar, Canan Arın gibi isimlerin, Aydeniz Alisbah Tuskan, Sevgi Uçan, Önay Alpago gibi 'kadın hakları' konusunda uzman isimlerin öne çıkarılmaması (neyse ki Canan Arın, "Yeşiller"de unutulmamıştı), ya da çağdaş yaşam konusunda inanılmaz bir mücadele veren Türkân Saylan'ın konuşturulmaması onlar için değil, Türkiye için kayıptır.Bu toplantılar; 'STK'lar, çevre-sanat-kültür-gelişim'le ilgili çalışmalarını ömür boyu sürdüren isimlerin davet edilmeyişi de...Avrupa panelleri devam edecekse bu iletişim ve organizasyon hatalarını düzeltmek zorundayız.Analar, babalar ve ''Devlet baba''lar! Onun da adı anne ne yazık ki... Olup biteni yarım yamalak anlatabilecek, kendisine atılan dayakların nedenini bile anlayamayacak yaştaki bebeğine el kaldıran, onu gözleri morarıp kapanacak kadar döven kadının adı da "anne".Keşke bebeğini elinden alırken bu tanımı da alabilselerdi.Bir ana, bırakın kendi çocuğuna böylesi bir şiddeti reva görmesini, yabancı bir çocuğa bile el kaldıramaz. Adı üstünde; anadır, çocuklara karşı herhangi bir kadının olabileceğinden de daha duyarlıdır.Ama oluyor işte. Vahşetin, acımasızlığın her türlüsünü, en inanılmazını da görüyor insanoğlu.3.5 yaşındaki Sıla'nın, kendisine şiddet uygulayan ailesinden alınarak bir çocuk yuvasına gönderildiğini anlatan haberler dünkü gazetelerde "Devlet baba Sıla'ya şefkatli kollarını açtı", "Sıla devlet babanın korumasında" gibi başlıklarla çıktı.Devlet babanın çocuk yuvalarının çoğu şüphesiz gerçek bir koruma sunuyordur çocuklara. Ama bu tür haberleri okuyunca "sunmayanlar" da akla geliyor ister istemez. Çocukların bizzat yöneticileri tarafından taciz edildiği yuvalarla ilgili tartışmalar yaşandı. Tacizden sabıkalı müdürlerin, "görevden el çektirme" yerine başka yuvaların başına getirildiği biliniyor.Bu yuvaları kimler denetliyor, particilik adına suçlu müdürler korunuyor mu, benim asıl cevabını merak ettiğim soru bu... Sıla ve onun gibi masum çocuklar emin ellerde mi, bir açıklasalar da öğrensek!
Çok enteresan günler geçirmekteyiz/geçirmekteyim. Hayretten bazen de donakalarak "birbirimizi AB'ye şikâyet etme" seanslarını izliyorum. Sanki Avrupalı siyasetçiler bizim AB plânlanmızı değil de bu şikâyetleri, hesaplaşmaları dinlemeye geliyorlarmış gibi bir gayrettir gidiyor.Daha AB için müzakere tarihi verilmeden ve daha AB'nin "ucu açık bir süreç", "ne yaparsanız yapın sonunda üyelik garantisi yok" üstelik belki de sonsuza kadar Türklere Avrupa'da "serbest dolaşım da yok" gibi şartları tartışılmadan 'Ermeni Soykırımı iddiası' ve Azınlık Hakları çerçevesinde Kürt haklan' neredeyse bütün konuşmaların başlıca konusu.Tamam, bunlar da tartışılsın ama bir ülkenin vatandaşlarının sürekli kendi devletini yabancılara, imâlarla veya açıkça şikâyet etmesi de hiç hoş olmuyor. Hele bu şikâyetlere ve suçlamalara dayanamayan dinleyicilerin, sivil toplum temsilcilerinin anında söz alarak itiraz etmeleri durumu daha da vahim hale getiriyor. Tablo "kendi içinde kavgalı, görünenden de çok sorunları olan bir toplum", isterler mi sizce? Nitekim "AB Yeşiller Grubu" toplantısı konuşmacılarından Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir konuşmasını "Gelin çatışmaktan vazgeçelim. Hep birlikte mutlu bir ülke yaratalım" diye bitirdi. (Bir ailenin bile, dışarı yansıtmadan kendi içinde tartışması ve çözmesi gereken şeyler vardır, milletlerin de!)Öyle görünüyor ki azınlık kavramı ve azınlık hakları AB sürecinde içte ve dışta en çok tartışılan konulardan biri olacak. Ama yine dün sabahki toplantının ikinci bölümünde söz alan bir Çerkez dinleyicinin "Türkiye'de benim gibi 7 milyon Çerkez yaşıyor, neden bizim adımız hiç geçmiyor da konuşmalar sadece Kürt ve Kürt hakları çerçevesinde yapılıyor" itirazını da unutmamak lâzım. Zira gerçekten de Türkiye'de 26'dan fazla etnik kimlik olmasına rağmen azınlık haklarıyla ilgili konuşmaların merkezi sadece Kürtler. Brüksel toplantısında bir Diyarbakırlı konuşmacının "Bizim bölgeden sadece ben konuşuyorum, bana daha fazla zaman verilmeli" dediği andan bu yana kaç konuşma yapıldıysa durum değişmedi. Acaba o toplantıda bir Lâz veya Ermeni vatandaş da ayağa kalkıp "Bizim bölgeden de bir tek ben varım, aynı hakkı istiyorum" dese ne olurdu?Bir sosyoloji profesörü tarafından yapılan araştırmadan, Kürt vatandaşlara milliyetleri sorulduğunda yüzde 50'sinin "Ben Türküm," sadece yüzde 7'sinin ise "Kürdüm" cevabını verdiği sonucu çıkmış. O zaman, sanki azınlıklar Türk değilmiş, her azınlık grubu için ayrı bir bölge varmış ve bunlardan da sadece belli bir grubun haklan sözkonusuymuş gibi davranmak yanlış değil mi?Dinleyicilerin kendi aralarında yaptıkları konuşmaları da dinliyorum (araştırmacı/gözlemci gazeteci olaraktan); genelden özele inildiği ve tek bir etnik grup üzerinde gereğinden fazla yoğunlaşıldığı zaman "azınlık hakları" konusunun samimiyetine inanmayanların, sonuçta çok daha farklı noktalara gelineceği endişesi duyanların sayısı oldukça fazla.Ermeni soykırımı gündeme getirildiğinde tepkiler iyice çığrından çıkıyor.Soykırımı kabul mü edelim??Murat Belge yaptığı konuşmada "Avrupalıların gelip bize Ermeni sorununu anlatmasına gerek yok. Biz bunu biliyoruz. Rolleri karıştırmayın ve küstah olmayın" derken bir başka Türk konuşmacı "AB ilişkisinin Kürt ve Ermeniler'in geçmişte yaşadıklarını bir perde arkasına attığından, oysa Anadolu'da insanların 70-80 yıl önce olmuş olayları anlattığından, toplumun artık Ermeni olayını saklamak istemediğinden ve bu sorunun hükümet katında yapılacak bir açıklamayla çözümlenebileceğinden" söz etti.Murat Belge'nin söyledikleri gayet açıktı ama örneğin ben ikincinin ne kastettiğini anlamadım. Acaba, dünyanın her köşesinden 86 tarihçinin imzaladığı "soykırım yoktur" raporuna, Bernard Lewis, Andrew Mango, Justin Mc Carthy gibi dünyaca ünlü tarihçilerin (Ermeni tehditlerine rağmen) aynı yöndeki israrına, bütün yerli ve yabancı arşivlere, Ermeni Dosyası kitabındaki verilere rağmen Türkiye de Fransa'nın kararına mı katılmalı?Olası böyle bir baskı için ellerine kozu biz kendimiz mi vermeliyiz? Bernard Lewis "Soykırımı kabul etmeniz atalarınıza ihanet olur" derken yapacağımız bu mudur yani?İnsan bu konuşmaları dinledikçe inanamıyor doğrusu!Pamuk gibi skandalYazımı yetiştirmem gerektiği için Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün konuşmasının sonlarında toplantıdan çıkmak zorunda kaldım. Keşke kalmasaydım, şu anda telefonla aldığım habere göre ben çıktıktan hemen sonra Orhan Pamuk yaptığı konuşmayla yukardaki yazımı doğrulamış. Önce, ona bundan dolayı teşekkür borçluyum(!).Diğerleri hiç değilse açıktan açığa kavga ve şikâyet boyutuna vardırmamış, "ucu açık üyeliğe" giden yolda konuşmalarını da biraz "ucu açık" yapmışlardı.Kimi "AB'ye giremezsek muhafazakârların güçleneceğini ve bunun tehlike yaratacağım" söyleyerek, kimi "Bizi almazsanız siz kaybedersiniz" diyerek azıcık tehdit kokusu salıyor ama bir şekilde sonunu tatlıya bağlıyordu.Orhan Pamuk (reklâma da ihtiyacı yok ama, isim Avrupa'da daha çok duyulsa fena mı olur!!) Kafadan konuya girmiş ve:"AB olmazsa bu ülkede emniyetim yok" demiş.Bunun üzerine bir dinleyicinin kalkarak "Türkiye'den bu kadar nefret ettiğinizi bilmiyorduk" sözleriyle üzüntüsünü belirtmesi üzerine de:"Sen bana milliyetçilik dersi veremezsin" demiş. Avrupalılar Pamuk'u, Türkler dinleyiciyi alkışlamışlar. Yorumu siz yapın, bu tablo olacak iş mi? "Bizi bu halimizle alın" mı diyeceğiz, "Bize olgunluk öğretin" mi?
Geçen hafta Brüksel'den döndüğümde size İstanbul'da yapılacak Yeşiller Grup Toplantısı'ndan söz etmiştim. Dün, Hilton Kongre Merkezi'nde yapılan toplantının bir bölümünü izledim. İnanın bana, bin tane parlamento heyeti göndersek, bin siyasi görüşme yapsak, bu karşılıklı görüşlerin paylaşıldığı dostça toplantılar kadar yararı dokunmazdı Türkiye'ye. Herhalde 'Yeşiller kadar hiçbir yabancı grubun da yaran dokunamazdı' dersek yanlış olmaz.Sanıyorum Claudia Roth'un bu gelişmede önemli bir rol oynadığını da göz ardı etmemek lâzım. Türkiye'den ev alıp kısmen buralı da olan Roth, zaman zaman sıkı eleştirilerde bulunsa da (ki bu gerekli oluyor) sıkı bir Türk dostu. Brüksel'deki sempozyumda bize Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) lideri Angela Merkel'in, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin önünü kesmek için başlattığı imza kampanyası'nı gözlerini açarak, yanaklarını al basmış halde bir anlatışı vardı, ancak biz bu kadar kızabilirdik."Derhal durdurulmalı bu kadın" diyordu, "zarar verecek!"Claudia Roth ve Yeşiller'in diğer üyeleri bu içten tepkiyi yanlız bize göstermediler, Avrupa'da yapılan Türkiye ile ilgili toplantılarda da ortaya koydular. Kulis de yaptılar.Ve şimdi, toplantılarını Türkiye'de yapmakla Avrupa'ya; hem Türkiye'ye verdikleri önemi hem de onu şimdiden AB ülkesi olarak kabul ettiklerini göstermiş oluyorlar.Salı akşamı Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu milletvekillerine ve diğer yabancı konuklara Dolmabahçe Sarayı'nda bir yemek de veren Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın "Avrupa Birliği'nde Türkiye: Ortak bir gelecek" konulu konferansı açarken yaptığı konuşma çok güzel hazırlanmıştı.Dünyanın en eski medeniyetlerine, kültürlerine ev sahipliği yapmış, İslâm ülkeleri arasında en demokratik ve özgürlükçü ülke olan Türkiye'nin farklılıklarını, gelişimini, değişimini ve AB ile bütünleşmesinin her iki tarafa sağlayacağı yararları, "medeniyetler arası buluşmanın ve barışın en büyük göstergesi olacağını" kusursuz şekilde anlatıyordu.Yeşiller Grubu Başkan Yardımcısı Daniel Cohn Bendit de Avrupa Komisyonu raporu sonrasında neredeyse aynı görüşleri dile getirmiş, Türkiye ile müzakerelerin hızla başlatılmasına, "ucu açık" bir adaylık statüsünün yerine hak ettiği gibi "tam üyelik" hedefi verilmesine taraftar olduklarını vurgulamıştı."Türkiye örneğiyle demokratik ve Müslüman bir ülkenin olabileceğini, demokrasi ile İslâm'ın bağdaşmasının mümkün olacağını dünyaya göstermiş olacağız" sözleriyle...Ben Daniel Bendit'in bütün Yeşiller'in duygularını dile getirdiğine, bu duygulardaki içtenliğe ve gösterdikleri dayanışma ve desteğin Türkiye'ye çok yarar sağlayacağına inanıyorum. Ama bu arada bizim tepkilerimiz, bizim yaptığımız ve yapacağımız konuşmalar da büyük önem taşıyor. Konuşmalara yarın değineceğim.Bugün 09:30'da başlayacak toplantıda Cem Özdemir, Kemal Derviş, Zülfü Livaneli, Canan Arın, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer gibi isimler var.TV yöneticilerinin düşünme zamanı geldi!İki gün önce, ülkemizdeki skandal haberleri, bu skandallara neden olanların olumsuz yerine olumlu tepki alır hale gelmeleri ve bu yozlaşmada medyanın, özellikle TV haber ve programlarının rolü ile ilgili olarak yazdığım 'Bir rezalet öyküsü' başlıklı yazıma iki gündür yurt içi ve dışından destek maili yağıyor.TV yöneticileri arzu ederlerse bu mailleri kendilerine iletebilirim, belki gözleriyle görmeleri daha etkili olur diye düşünüyorum. Sadece birkaç tanesinden, kısa bölümler alabileceğim;Meral Doğan Çiçek: "Yazınızı okumak beni ne kadar rahatlattı bilemezsiniz. Çocuk yetiştiren bir anne olarak toplumdaki bozulma ve kötüye gidiş beni çok tedirgin ediyor. Diğer gazeteci ve televizyoncular da aynı hassasiyeti gösterebilirlerse belki bir şeyleri kurtarabiliriz. Sizi tüm kalbimle tebrik ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum."Salim Tuncay: "Ruhat Hanım, SİZİ TEBRİK etmek istiyorum. Türkiyemizin ve medyamızın gerçeklerini o kadar güzel ifade etmişsiniz ki yazınızda, sizi şahsım adına tekrar tekrar kutlamak istiyorum. Umarım yazınız bu kanayan yaraya el atılmasına yardımcı olur.Yazınızı 2 kez okudum ve arkadaşlanma mail olarak gönderdim. KOLAY GELSİN!!!"Nevres Taştan: "Yazınız bugün Türk toplumunun geçirmekte olduğu kültür iflâsının bir özeti gibi. Beyninize sağlık. Keşke bu yazıyı herkes okusa... Bir toplum düşünün ki mafyadan şikâyet etsin fakat o ülkede mafya dizileri reyting rekorları kırsın. Tefeciden, namussuzdan, hırsızdan, hortumcudan(....) şikâyet etsin ama TV'nin başına geçip bu hayâsızları kanal kanal izlesin. Ne oldu bize?" (Devamında özel kanalların sorumluluğunu vurguluyor.)Pelin Somit: (Cerrahpaşa Tıp E son sınıf öğrencisi): "(...) Uzun zamandır okuduğum en güzel yazılardan biriydi. Dile getirdiğiniz gibi 'uyum sorunu yaşayan' tek siz değilsiniz, biz de varız (...) Bu kadarına pes diyoruz.""itu.edu": "(...) Bu TV programları özellikle son zamanlarda iyice çığrından çıktı. Size yemin ediyorum televizyon seyretmek istemiyorum. Haber ve belgesel kanalları dışında seyredilebilir çok az program var. Onun dışında etmediğim beddua kalmıyor bu reyting canavarı kanallara. Ama seyredenler de bir numaralı suçlusu bu işin!"İşte böyle... Devamını isteyenlere gönderebilirim. TV'ler için de ciddi bir değişim zamanı geldi mi, gelmedi mi karar vermelerine yardımcı olur belki!